Annelik mi, kadınlık mı? Üçüncü kısım...

Doğanın otoritesi zaten tartışılmaz, değil mi? Doğuştan, temel, sonsuza kadar öyle ve pazarlığa tabii değil. Doğanın kuralları bellidir ve basittir. Peki teknolojinin çıkardığı bunca zorluk karşısında emzirmekten daha basit ne vardır? Öyleyse...

Elisabeth Badinter’in “Çatışma: Annelik mi, Kadınlık mı?” kitabı üzerinden konuya devam ediyorum.

 

ÇİZİMLER: ÖZGE EKMEKÇİOĞLU

Zamanımızda mükemmel bir çocuk hayali kuran anne adayı, büyük bir sorumluluğu üstlenmeye hazır olmalıdır. Bir çocuğun gelişimi için ihtiyaç duyulanlar, çocuk yetiştirmenin oldukça karmaşık olduğunun keşfedildiği 80’li yıllara göre çok daha artmıştır. Denilmektedir ki, bebek de belli bir kişiliğe sahiptir ve kendini yetiştiren kişiden gerekli özen, dikkat ve saygıyı ister. Yazılı ve görsel medya aracılığıyla çocuk psikologları ve doktorları annelere çocuklarıyla doğdukları andan itibaren nasıl iletişim kuracaklarını, onların ağlamalarını, jest ve mimiklerini, bağırışlarını nasıl yorumlayacaklarını öğretir. Çocukları için daima orada olmak, onları anlamak ve desteklemek zorundadırlar.

Annelik tarihini araştıran Yvonne Kniebiehler’e göre 70’li yıllardaki özgürlük rüzgarından sonra 80’li yıllarda çocuk yetiştirmekle ilgili yeni kurallar ortaya çıktı. “Küçük bir çocuk aptal değildir, kendine göre her şeyi anlar. Onunla bir erişkinle konuşur gibi konuşulmalıdır. Ne yapılacaksa ona da anlatılmalı, parka ya da yatağa gidilecekse onun da onayı alınmalıdır. Tuvalet terbiyesi gerekli değildir, çünkü ne zaman altını ıslatmayacağına çocuk kendisi karar verir. Travmatize edilmemesi ve utangaç olmaması için herhangi bir arzusunu yerine getirmemekten kaçınılır, yani ne isterse yapmasına izin verilir. Anne gün geçtikçe kendini daha çok adamak ve çocuğun bütün isteklerini yerine getirmek zorundadır.” Küçük bir diktator yetiştirme görevi üstlenmiştir yani anne.

Çocuk ana rahmine düştüğü anda başlar annenin görevi. O andan itibaren tek bir sigara içemez, sigara içilen ortamda duramaz, tek yudum alkol alamaz. Sigara içmeye bağlı zararlar bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Gelişme geriliği, erken doğum, dış gebelik vb riskler bekler sigara içen kadını. Sigara içen annelerin çocukları kulak burun boğaz enfeksiyonlarına, astıma daha yatkın olurlar.

Alkol de aynı derecede zararlıdır. Alkol fetüsün sinir sistemini doğrudan etkiler. Çocukta öğrenme ve bellek sorunlarından davranış bozukluklarına kadar bir sürü komplikasyon ortaya çıkabilir. Bu nedenle hamile kaldıkları andan itibaren gebelik ve emzirme süresince annelerin alkol almaları yasaktır.

Hiç sigara içmeyen  ve alkol kullanmayan kadınlar için bu tavsiyeye uymak çok kolaydır. Ama ya diğerleri? Üstelik bu kısıtlamalar ve bebekle ilgilenmek yalnızca kadının görevi olarak algılanmaya devam etmektedir ve yeni trend babanın artık annenin rolüne soyunmasından vaz geçmesidir. Bu durumda anneye uzun bir süre rahibe hayatı yaşamak düşmektedir.

Annelikle ilgili doksanlı yıllarda gerçekleşen devrimin merkezinde emzirmek vardır. Binlerce yıllık olağan pratik, kadının statü ve toplum içindeki rolünü tanımlar olmuştur. 70’li yıllarda memeden biberona geçiş genç annelere belli bir özgürlük alanı açmış, onlar da tekrar çalışma hayatına geri dönebilmişlerdi. Bu durum daha sonra yavaş yavaş ortadan kalktı ve beklenti tam tersine döndü. Bu tersine dönüş Amerikalı muhafazakar kadınların oluşturduğu bir birlik olan Leche League tarafından gerçekleştirildi. Yedi katolik kadın tarafından kurulan bu birlik Hristiyan Kadın Hareketi’ne dahildiler. Sabırla ve hiç vazgeçmeden neredeyse tek tek annelere ulaşarak çocuğu emzirmenin çocuk ve anne için, toplum için, aile için en doğru ve basit yöntem olduğunu anlattılar. Daha sonra bu birliğin etki alanı Amerika’nın sınırlarını aştı ve Avrupa’nın neredeyse her ülkesinde sayısız merkez açıldı.

70’li yıllarda kültür ve bilimin insan hayatını belirleyiciğinin 80’li yıllarda naturalist bakış tarafından bertaraf edilmeye başlanması süt tozu ve biberonun yerini anne sütünün almasına neden oldu. Anne sütüyle ilgili savaşın iki temel prensipi vardı: İlki, bir anne çocuğun ihtiyaçlarına ‘doğal olarak’ öncelik vermeliydi, ikinci prensipse, çocuğun ihtiyaçlarının doğa tarafından belirlenmiş olduğu ve bunların yeni yeni tam olarak anlaşılmaya başladığıydı. Bu iki prensip üzerine Leche League şu dört ana temayı belirledi: Doğanın moral otoritesi, emzirmenin avantajları, kadının statüsü ve toplumdaki moral reform.

Doğanın otoritesi zaten tartışılmaz, değil mi? Doğuştan, temel, sonsuza kadar öyle ve pazarlığa tabii değil. Doğanın kuralları bellidir ve basittir. Peki teknolojinin çıkardığı bunca zorluk karşısında emzirmekten daha basit ne vardır? Öyleyse…

Annenin çocuğu emzirerek göstereceği özen bebeğin ihtiyaçlarını anlama ve karşılamanın en basit ve etkili yoludur. O zaman, tıbbın, bilimin, bireyciliğin ve tüketim sarhoşluğunun öldürdüğü annelik güdüsü yeniden uyandırılmalı ve anneyle bebek bir araya getirilmelidir. Romalı yöneticilerin çocuklarını emzirmek istemeyen Romalı kadınlara dayattıkları ahlaki baskının bir benzeri de Leche League tarafından günümüz annelerine yapıldı. Kadınların göğüsleri esas olarak bebeklere aittir ve anneler de onları beslemekle yükümlü olduklarını öğrenmelidir.

İkinci önemli temaysa emzirmenin avantajlarıydı. Yıllar içinde avantajlar listesi durmaksızın uzadı. Her yıl sayısız yeni bilimsel çalışma yayınlandı. Emzirmenin faydaları zaten bilinen bir şeydi. İmmun sistemi güçlendiriyordu, mide barsak sisteminin gelişimini sağlıyordu, bebeğin alerji riskini azaltıyordu. Bunun yanında anne bebek ilişkisini güçlendiriyordu. Bebeğin ne zaman katı gıdalara geçeceğini belirlemek ve emzirmeyi sonlandırmak doktorların değil, annelerin karar vermesi gereken bir şeydi. Yani ideal olan, çocuk arzu ettiği müddetçe emzirmekti. Bu anne açısından avantajlıydı. Bedensel olarak daha hızlı eski formuna kavuşabilirdi, doğal bir doğum kontrol yöntemiydi ve göğüs kanserinden koruyordu.

Yıllar içinde bebeği de birçok kanserden koruduğuna yönelik çalışmalar yayınlandı. Başka çalışmalar çocuğun kognitif gelişimine de destek olduğunu gösteriyordu. Anneyi doğum sonrası depresyondan koruması da cabasıydı. Bütün bunların gerçekleşebilmesi için bebeğin en az altı ay emzirilmesi gerekiyordu. Emzirmenin 3.5 yılı aşkın sürmesi gerektiği de ciddi bilimsel çalışmalarla gösterilmeye başlandı. Bu arada ikinci çocuk da dünyaya gelebilirdi elbette.

Ayrıca ekonomik ve ökolojik faydaları da vardı emzirmenin. Biberon ve mama şirketlerinin ürettiği süt tozunun kullanılması ve bunun sonucunda ortaya çıkan atıklar ekonomik ve ökolojik olarak aileye, dolayısıyla topluma bir yüktü.

 

Kısacası Leche League aracılığıyla biberona, süt tozuna, kreşlere ve sonuç olarak annelerin çalışmasına karşı ciddi bir mücadele yürütülmüş oluyordu. İyi bir anne tam gün anne olmalı, dolayısıyla evde kalmalıydı. Ama bu kadarı da biraz fazla olduğundan kadının evde kalmasının gerekliliği vurgusu biraz tavsatıldı ve annelerin iş yaşamına geri döndükten sonra da çocuklarına süt vermeye devam etmeleri teşvik edilmeye başlandı Ayrıca bir sürü ailede ekonomik nedenlerle kadının iş yaşamına dönmesi zorunluydu. Zaten elektrikli pompalar sayesinde o kutsal sıvı buzdolabında saklanabiliyor ve gerektiğinde çocuğa verilebiliyordu artık.

Yine de, o soğuk, gürültülü ve anonim ortama bırakırken çocuğumuza nasıl bir kötülük yaptığımızın farkında mıydık? Onları çok çabuk annelerinin şefkatinden ayırmıyor muyduk? Yani en iyi çözüm ne olursa olsun annenin ev işlerine geri dönmesiydi. Ama bunun için anneliğin kutsallığına ve doğallığına daha çok vurgu yapılması ve üstelik maddi olarak ödüllendirilmesi gerekiyordu. Bu da endüstrileşmiş ülkelerde mümkün olduğunca yapılmaya çalışıldı.

Böylece yavaş yavaş kadının toplumdaki rolüne geliyoruz. Anne evde kalıp çocuğunu emzirdiğinde önemli bir toplumsal rolü yerine getirmiş oluyordu. Bu sayede çocuklar uyumlu ve uygun bir gelişim gösteriyor, toplum da bundan dolaylı yoldan fayda görüyordu. Emzirmek iyi bir anne çocuk ilişkisi sağlıyor, bu da iyi aile bağlarına ve toplumsal birliğin ortaya çıkmasına katkıda bulunuyordu. Emziren anne toplumsal moralin inşasında ve toplumsal değişimde önemli bir aktör haline geliyordu.

Bu durum belli nedenlerle bunu yapamayacak annelerde suçluluk duygusunun ortaya çıkmasına neden oluyordu. Ellerinden geldiği kadar iyi anne olabilirlerdi ama yeteri kadar iyi değillerdi ve aslında emzirmek konusunda aşılamayacak hiçbir sorun olamazdı. Sigara içmeye, alkol tüketmeye devam eden anneler kadar suçluydular.

Peki bütün bu gelişmeler kadının erkek karşısındaki toplumsal konumuna ne yapıyordu. Yıllar içinde yavaş yavaş elde ettikleri erkekle eşit olma hakları ne durumdaydı? Bütün bunlar da gelecek haftanın konusu.