Aşil tendonu...

Yattığım yerden kendi kendime gelin güvey oluyorum elbette. Güçlü erkeğin tek zayıf noktası 'aşil tendonu' diyerek. Böyle ağır bir narsistle de karşı karşıyasınız işte

Geçen hafta bayramda kızımla İstanbul’daydık. Oğlum annesi ve anneannesiyle Ankara’da dayılarına gitmişti. İstanbul’daki birkaç akrabamı bile arayıp bayramlarını kutlamadan kızımla evde dinlenerek, okuyarak geçirmek niyetindeydim o birkaç tatil gününü.

Bayramın ikinci günü sol ayağımın topuğunda, üzerine basmamı engelleyecek kadar yoğun bir ağrı ve acı hissederek uyandım. Doktorum ya, Voltaren Gel, Cataflam Drj filan, geçirmeye çalıştım. Ama ağrım bırakın hafiflemeyi, gittikçe arttı. Bunun üzerine pazartesi günü sevgili dostum, ortopedi profesörü Tahir Öğüt’ün ofisinde aldım soluğu. Kendisi bu ülkenin ayak sakatlanmaları ya da yaralanmalarındaki en önemli ortopedi uzmanıdır. Birçok tanıdığınız sporcu onun müdahaleleri sonrası spor hayatlarına devam edebilmiştir.

Beni muayene etti ve suratında sıkkın bir ifadeyle bana baktı. “Yani en çok ne olmuş olabilir ki?” diye sordum kendi kendime: Achilles tendinitis.

İşte bu haldeyim. Özge’nin bu kadar şirin göstermesine aldırmayın. Sinir bozucu bir durum. Ayağım dizime kadar fikse edilmiş bir halde topallaya topallaya dolaşıyorum.

Kendimi mitolojiyle avutuyorum ya da kandırıyorum diyelim. Akhilleus’un öyküsünü bilirsiniz. Bilmeyenler için özetleyeyim: Homeros’un İlyada’sı, Troya savaşı üzerine olduğu kadar Akhilleus’un hayatı üzerinedir de. Troya savaşı aşk, hadi dürüst olalım bir erkeğin bir kadına olan şımarık tutkusu nedeniyle çıkmıştır.

Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’nın Troya kralı Priamos’un oğlu Paris tarafından kaçırılması üzerine Yunanlılar intikam almaya karar verirler.

Tanrıça Thetis’in oğlu Akhilleus Agememnon’un yönettiği Yunan ordusunun en önemli komutanıdır. Savaşın sonlarına doğru Akhilleus ve Hektor karşı karşıya gelirler. Akhilleus’un bütün bedenini kaplayan bir zırhı vardır ve hiçbir silah işlememektedir savaşçıya. Açıkta kalan tek yer topuğudur. Tanrı Apollo savaşın  Troyalıların yenilgisiyle bitmemesi için Akhilleus’un önüne geçer. Akhilleus o kadar kendine güvenmektedir ki, Apollo’yu tehdit eder. Buna çok kızan Apollo Paris’e bir ok attırır ve onu açıkta olan tek yerinden, topuğundan vurdurur. Akhilleus yine de Hektor’u öldürür ama sonra kendi de ölür. Destan böyle biter.

Baldırdaki kasları topuk kemiğine bağlayan tendona bu savaşçının adı verilir. Aşil tendonu.

Diyeceksiniz ki, “Bunun seninle ne ilgisi var?” Tabii ki yok. Yattığım yerden kendi kendime gelin güvey oluyorum elbette. Güçlü erkeğin tek zayıf noktası ‘aşil tendonu’ diyerek. Böyle ağır bir narsistle de karşı karşıyasınız işte.  

Sonuç olarak sevgili Tahir’in dediğine göre uzun süre aşil tendonumla uğraşmak zorunda kalacağım. Zahmetli bir iyileşme süreci beni bekliyor. En basitinden spor yapmaya bile en az üç ay sonra başlayabileceğim. Belki ameliyat olmam gerekecek. Bu üç hafta kımıldamadan yatmam demek. Bir psikiyatr için pek mümkün olmayan bir süre. Bir de kolay iyileşmem için ciddi bir şekilde kilo da vermem gerekiyor.

Sevgili Nur Ger bana bir geçmiş olsun maili atmış. Benim ağrılarımla uğraşırken düşünmediğim bir açıdan yaklaşmış yaşadığım duruma. 2006 yılında İsviçre’de geçirdiğim miyokardit (kalp iltihaplanması) hastalığına atıfta bulunarak, aşil tendonu iltihaplanmasının da bana beynimin gönderdiği bir uyarı olduğunu anımsatıyor ki, hiç de haksız sayılmaz. Oldukça seyrek gözüken bu iki hastalık da bana artık taşıyamadığım yüklerden kurtulmam gerektiğini ima ediyor(du). Anlayana bas bas bağırıyor desem de yeridir hani. Miyokarditin iyileşme sürecinde yapmam gerekeni yapmıştım, şimdi de yapacağım sanırım. Ayrıntılara girmiyorum, özel hayatımın o kadarı da bana kalsın.

Çok özel olmayan bir şeyi paylaşabilirim tabii ki sizinle. Sırtımda boyuma posuma göre oldukça fazla bir kilo taşıyorum. Balık etliyim yani. Öyle deniyordu, di mi? Sağlıklı beslenmiyorum vs. Şimdi bütün bu olanlar (uyku-apne sendromu, tendinitis achilles) beni kendime getirdi. Belki de yalnızca yaşlanıyorumdur, kimbilir?  

Geçende çocuklarımın annesine sordum. “Benim en sevmediğin huyum nedir?” diye. Sağ olsun nazik davrandı ve “Önceliğin olmayan işleri erteleme huyun” dedi. “Bencil!” dedi yani aslında bana. Onun için önemli olan bir meseleyi halletmiyorum aylardır hakikaten. Kendimle de ilgili birçok şeyi önceliğim olması gerektiği halde nihayete erdirmiyorum. Bitirmem gereken iki kitap var. Elimi sürmüyorum. Oysa benim için her anlamda çok önemliler.

Burada huzurunuzda söz veriyorum. Sevgili editörüm Ebru Değirmenci sen de duy! Bu yaz her şey değişecek.

“Bilirim bir kışa hazırlanmayı” diyorum, büyük şair Turgut Uyar gibi.

 

Önemli not: Ülkenin Suruç katliamı gibi bir gündemi varken, topuğumla ilgili bir yazı yazmam ne gündeme duyarsız olduğuma, ne de kendimden başka bir şeyle ilgilenmeyecek kadar ben-merkezci olduğuma delalet etmiyor sevgili okur. Ben de günlerdir bir Kürt-Türk iç savaşıyla sonuçlanabilecek kaotik durumla yatıp kalkıyorum. Ölen gençler için (Suruç ve Ceylanpınar’daki gençler için) acı çekiyorum. Ama bütün bu olanları, en azından benim, uzun siyasi ve ideolojik tartışmalarla dile getirmemin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Özgür Mumcu’nun kaleme aldığı “Hesap vereceksiniz” (okumak için tıklayın) yazısının altına, eğer izin verirse, imzamı atmak istediğimi söylemem yeterli olur sanırım. 

Bu kadar kendine zarar vermeye meyilli (self-destructive) bir ülkede yaşıyor olmanın şaşkınlığını ve dehşetini bütün hücrelerimde hissediyorum. Artık hiçbir şey teselli etmiyor beni. Kendime kurduğum küçük, korunaklı dünya da. Canımdan çok sevdiğim çocuklarım da, aşk da, edebiyat da… Lütfen bu eser eşliğinde okuyun…