Bayram yazısı...

Yine baklava yiyeceğim. Eminim lezzeti eski bayramlarda olduğu kadar iyi olacak. Artık baklavanın yanında ayran içmiyorum

Bugün Selim İleri tadında bir bayram yazısı yazmak istiyorum. Okuyan, yazı bittikten sonra parasız yatılı okuduğu okulun bahçesindeki ağaçlara filan sarılsın istiyorum, “Annecim!” diye. Kurban Bayramı’nda oluk oluk akacak kanı ve vahşeti protesto da edeyim önce, ki ne kadar seküler olduğum anlaşılsın, ki ben de yazıma başlayabileyim artık.

Hasanoğlu Apartmanı’nın üçüncü katında hemen merdivenlerin solundaki dairede biz oturuyorduk. Babam, annem ve benden oluşan çekirdek ailemiz. Karşı dairede amcam, yengem ve benden dört ve sekiz yaş büyük amca oğullarım. Üst katlarda halalarım, halalarımın Türkiye’de okuyan torunları filan. Benim anne babam Türk vatandaşıydılar, amcam, yengem ve oğulları henüz haymatlostu ve halalarımsa hâlâ Yunanistan vatandaşı. İçiçe geçmiş bir şekilde herkesin herkes hakkında her şeyi bildiği, birbirlerinin yüzüne gülerken birbirlerinin ardından konuştuğu tipik göçmen ailesi.

Yaşlı babaannem anaerkil ailenin reisi olarak bazen bizde, bazen halalarımdan birinde ama en çok da amcamlarda kalırdı. Dedem daha ben doğmadan Yunanistan’da ölmüştü. Amcam ilk oğlu olarak babaannenim gözdesiydi. Soğuk bir kadındı babaannem. Pek konuşmaz, severse uzaktan sever, sevgisini, eğer varsa, para vererek gösterirdi. En azından benimle olan ilişkisinde öyleydi.
Bayramlar, özellikle kurban bayramları birkaç gün önceden başlardı. Çünkü babaannem, amcamlar ve halamlar için kurbanlık koçlar alınır, yazsa bahçedeki ağaçlara bağlanır, kışsa bodrum kattaki ‘kömürlük’ dediğimiz yerlerde tutulurdu.

Onları kurban edildikleri sabaha kadar beslemek, sularını vermek bizim görevimizdi. Erkan Abimle benim. Benden dört yaş büyük amca oğlum. Sekiz yaş büyük olan Erdoğan Abim pek bulaşmazdı bu işlere.

Babam kurban kesmezdi, çünkü ateistti. Annem de ramazan geldiğinde Müslüman olduğunu anımsayan ama kullandığı ilaçları bahane ederek oruç tutmayan ‘iyi’ bir Müslümandı. Bazen “Namaz kılsam iyi olacak.” diye düşünür, sonra iki gün geçmeden unuturdu namaz kılmayı. Bir dahaki ramazana kadar.
Bayramın ilk sabahı amcam ve oğulları mutlaka bayram namazına giderlerdi. O nedenle de bizden daha erken kalkarlardı.

Sabah kahvaltı ettikten sonra o bayram için alınan yeni takım elbisemi giyip babamın ve annemin elini öperdim. Annem de babamın elini öperdi, bu bana çok garip gelirdi ama sesimi çıkarmazdım. Sonra birlikte amcamlara geçerdik. Çünkü babaannem bayramı mutlaka amcamın evinde karşılardı.

Sırayla onların elini öperdik. Bir totem gibi köşede oturan babaannemin buruşuk, lekeli ve ince uzun parmaklı elini ve amcamın tombul, kocaman elini. Ben yengemin elini öperken nefesimi tutardım, çünkü bulaşık deterjanı kokusu sinmiş elleri çocuk burnumu rahatsız ederdi. Sırayla babaannem ve amcam bayram harçlığı verirdi.

Sonra avuçlarımıza kolonya dökülürdü. Yengem mutfağa kahve yapmaya giderdi. Yengemin kendi açtığı yufkalarla yaptığı baklava ve yanında ayran. Tuhaftır biz göçmenler baklavanın yanında ayran içerdik.

Amcam ilk iş olarak kinayeli bir şekilde namazı hangi camide kıldığımızı sorardı. Zira sokağın köşesindeki mahallenin camisinde bizi görmemiş olurlardı. Babam bu soruya hiç yanıt vermezdi, amca oğullarım gülümser, ben sıkıntıyla oturduğum yerde kıpırdanırdım. 16 yaşına geldiğimde babam eve geri döndüğümüzde bana, ”Bir dahaki bayramda amcanlarla namaza git!” dedi. “Neden?” diye sorduğumdaysa, “Aileyi temsil edeceksin.” dedi. “Neden sen temsil etmiyorsun da, ben temsil ediyorum?” diye sorduğumdaysa, “Oğlum ben 1958’den beri camiye gitmedim, o yüzden senin gitmen daha doğru olur” dedi.

Dalga geçtiğini sandım ama bir sonraki bayramda hakikaten beni sabahın köründe zorla kaldırıp namaza yolladı. Ne kadar çok sıkıldığımı anlatamam.

Kurban kesilme faslı başlardı namazdan sonra. Saat ona doğru kasap Osman Amca belinde çeşit çeşit, uzunlu kısalı bıçaklar asılı kemeri, çıkıp gelirdi. Ayak üstü onunla bayramlaşılırdı. Sonra onun bahçenin köşesinde çukur açmasını izler, içimi ne olduğunu anlayamadığım garip bir duyguyla titrer bulur, koçların sürüklenerek çukura getirilmesini izlerdim. Koçlar sanki başlarına geleceği anlamış gibi acıyla meler ve çukurun başına gelmemek için direnirlerdi. Osman amca kurbanın üç bacağını bağlar, bir bacağını boğazı kesilirken hareket ettirebilsin diye serbest bırakırdı. Sonra koçun gözlerini beyaz bir tülbentle bağlar, besmele çekerek bir saniyede boğazını keser, kanını biraz önce açtığı çukura akıtırdı. Üç kurbanlık koçu kesmesi, derilerini yüzmesi, etlerini eşit parçalara ayırıp işini bitirmesi yarım saatini bile almazdı.

Sonra mutfak balkonunda yengem ve halamların işleri başlardı. Etleri komşulara dağıtılacak, kendilerine saklanacak ve fakirlere verilecek şekilde üç parçaya ayırırlardı. Amcam mutfağa girip çıkar, karaciğeri hemen öğle olmadan hazırlaması için yengemi sıkıştırırdı. Bizim ailede herkes et sever ama babamla amcamın kasapta ağızları sulanırdı. Kurbanlık et henüz soğumadan, karaciğer amcam ve babam için hazırlanırdı. Gizlice bir duble rakı eşliğinde ciğer soteyi hızla yerlerdi mutfakta. Amcam iyi bir Müslümandı.

Sonra bizim Erkan Abimle bayram ziyareti turumuz başlardı. Takriben üç kilometre yarıçaplı bir daire içinde yirmiye yakın ziyaret edilmesi gereken akraba vardı. Bu akrabaların bir kısmını ben yalnızca bayramlarda görürdüm. Hepsi yaşlı başlı insanlardı ve Yunanistan’dan Türkiye’ye yıllar önce göç etmişlerdi. Hâlâ Gümülcine’deki güzel günleri ve anılarıyla yaşıyorlardı.
Amcamlar İstanbul’a göç ettikleri zaman Erkan Abim henüz dört yaşındaydı ve konuşmasında aslında göçmen şivesi yoktu. Dört yaşında olduğu için Gümülcine’yle ilgili anılarının olması da mümkün değildi. Ama o bayram ziyaretlerimizde harika bir göçmen şivesiyle, nasıl da Lefeciler köyünde avlular arasında koşturduğunu, ırgatların tarlada çalışırken, kendisinin hayvanları güttüğünü filan anlatırdı. Kendimi onlara yabancı hisseder, bu hikayeleri bilmiyorum diye utanırdım biraz. Aslında bilirdim, çünkü her bayram aynı şeyler konuşulurdu. Her yerde iki dikme baklava yemekten bir süre sonra midemiz bulanırdı. Arada ben de kahve içerdim çocuk yaşıma rağmen.

Bazen beni, bizim ziyaretimiz sırasında orada olan başka misafirleri tanıyıp tanımadığım konusunda sorguya çekerler ve ben tanımayınca anlayış dolu ama kederli gözlerle teselli ederlerdi. İnsanların akrabalarını tanımasının ve yakın ilişki içinde olmasının ne kadar önemli olduğunu söylerlerdi. Erkan Abim gözlerini yerdeki halıya indirir ve bir yandan içini çekerken, bir yandan da gururla gülümserdi. Büyüdü ve avukat oldu Erkan Abim.

Öğleden sonra bayramın benim için daha güzel yanı, Yedikule ziyaretimiz başlardı. Anneannem, dedem, teyzem, eniştem ve kuzenim Seçil orada otururlardı. Anneannemlerde buluşurduk. Oradaki kurban kesme töreni çoktan bitmiş, komşuların payları dağıtılmış olurdu. Orada kendimi çok daha rahat ve mutlu hissederdim. Herkesin beni sevdiğini bildiğim yerdi anneannemin küçük evi. Benim Cerrahpaşa’da fizyoloji ihtisası yaptığım sırada bana verilen eski İstanbul evi.

Teyzem, anneannem ve eniştem çok neşeli insanlardı. Durmadan gülerdik. Orada da dedem pek konuşmadan köşesinde otururdu ama ondan etrafa dağılan sevgiyi hissederdim. Konuşmadan sevmeyi bilen insanlardandı. Anneannem ise göğsüne bastırırdı beni, sonra başımı koklardı. Öpmez koklardı. Teyzemse iki yanağımdan kocaman öperdi.

Dedem, anneannem, eniştem ayrı ayrı harçlık verirlerdi.

Akşam yemeğini anneannemin uzun masasında yerdik. Babam nedense sıkılır, biran önce gitmek isterdi. Kızardım babama, annemi huzursuz ettiği için. Kahve içme faslını zor beklerdi. Zar zor bir iki cümle eder, dedemle eniştemin yüzlerine bakmadan konuşur, beni utandırırdı. Eniştemle pek anlaşamazlardı. Eniştem içki içmezdi ve MSP’liydi. Dedem Tercüman gazetesi okuyan sıkı bir Demirelci’ydi. Babam ise Cumhuriyet okur ve CHP’den başka bir partiye oy vermezdi.

Bu yazıyı bayramın ilk günü yazıyorum (Cumartesi sabahı). Çocuklar bendeler. Biraz önce kahvaltı ettik. Çizgi film izliyoruz birlikte. Öğleye doğru çocuklarımın annesini de alacak birlikte anneannelerini ziyarete gideceğiz. Çocuklar yarım yamalak ellerini öpecekler anneanne ve dayılarının. Harçlıklarını alacaklar. Sonra ben hayatta kalan tek halama götüreceğim çocukları. Yine baklava yiyeceğim. Eminim lezzeti eski bayramlarda olduğu kadar iyi olacak.
Artık baklavanın yanında ayran içmiyorum.

Belki sonra oğluma mantar tabancası alırım. Kız kovalayan ve torpil de. Arka bahçede patlatır komşuları rahatsız ederiz.