Belirsizlikle başa çıkma sanatı...

Güvensizlik duygusu ve riskler azalmadı, yalnızca şekil değiştirdi ve belki de daha güçlü bir şekilde var olmaya devam ediyor.

“Son yüzyılda sağlam temelleri olan inanç ve gelenekler bir bir yok oldu. Aile, toplum ve devlet düzeyinde bütün ananeler yıkıldı. Yıllar içinde güvenle tutunabileceğimiz sağlam temeller giderek azaldı. Mutlak doğru, gerçek ve sonsuza kadar geçerli olduğunu sandığımız bir sürü şey de” diyordu 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bir Avrupalı teolog. Savaş sonrası bütün insanlar “alışılmadık güvensiz zamanlarda yaşıyoruz” duygusuna sahipti.

Peki günümüzde durum çok mu farklı? Özellikle ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyada hiçbir şey, hayatımız dahil güvende değil. Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Belki kapımıza birileri dayanır ve bu geceyi Adliye Sarayı’nda geçirmemiz gerektiğini söyleyebilir. Güvensizlik duygusu ve riskler azalmadı, yalnızca şekil değiştirdi ve belki de daha güçlü bir şekilde var olmaya devam ediyor. Hızla akan bir nehrin sularına benziyor içinde bulunduğumuz toplum ve bizler gittikçe hızlanan bu akışta oryantasyonumuzu kaybettikçe kaybediyoruz. Modern zamanların yaşam koşulları güvensizlik üzerine kurulu diyebiliriz sanırım.

11 Eylül terör saldırısından Fukuşima’daki nükleer faciaya, iklim değişikliklerinden Ortadoğu’daki IŞİD katliamlarına ve bütün dünyanın yakasına yapışmış finans krizine kadar bütün çalkantılar, sosyolog Ulrich Beck’in tanımına göre artık, ‘Dünya Tehlikeler Topluluğu’ üyesi olduğumuzu gösteriyor. Ama tüm bu tehlike ve riskler yalnızca “dışarıda” değil, “içeride” de. Özel hayatımız da sarsılıyor ve değişiyor.

Bundan oldukça kısa süre öncesine kadar mesleki kariyerimize başlarken o işte ömür boyu kalacağımız ve yaşlanıp emekli olacağımız inancına sahiptik. Oysa bugün gençlerin büyük çoğunluğu büyük bir güvensizlikle adım atıyorlar mesleki kariyerlerine. İşlerinin garanti olup olmadığını bilmiyorlar, karınlarını doyurup doyuramayacaklarını bilmiyorlar, gelecek yıl işlerini kaybedip kaybetmeyeceklerini bilmiyorlar. Bu anlamda mesleki kariyerlerinin planlanabilirliği oldukça kısıtlı. İlişki, aile, çocuklarla ilgili yaşam planları da bu belirsizlikten etkileniyor.

Eğitim öğretimin içinde bulunduğu durum, gelecek yıl çocuklarımızı nelerin beklediğini bilmemize engel oluyor. Ülkenin çok önemli bir bölümü fakirlik sınırının altında yaşıyor, yeteri kadar para kazananların da aynı gelire yarın da sahip olacaklarıyla ilgili bir garanti yok. Emekli olduğumuzda elimize geçecek emekli maaşımızla bırakın fakirliği açlık sınırına geleceğimiz garanti.

Diğer yaşam alanlarında da aynı belirsizlikle karşı karşıyayız. Evliliğim sürecek mi? Çocuğum iyi bir üniversiteye girebilecek mi? Yaşlanmış anne babama yeterli bakımı gösterebilecek miyim? Hastanede kesin ameliyat diyen doktora güvenmeli miyim, yoksa başka bir doktordan daha bilgi almalı mıyım? Gittiğim psikiyatr duvarında asılı bir sürü sertifikaya rağmen gerçekten psikoterapi yapmayı biliyor mu? Dedikleri gibi gerçekten her iki yılda bir meme kanseri taraması yaptırmalı mıyım?

Sonuçlarının biraz olsun öngörülebilir olmadığı durumlarda karar almaya zorlanmak birey için ciddi bir risk taşır. Alınacak kararların yan etkileri ve riskleri hakkında pek bir şey bilmiyor olmanın yarattığı belirsizlik duygusu da karar almamızı zorlaştırır. Ve bir sürü durumda yalnız başımıza aldığımız bu kararların sorumluluğunu tek başımıza taşımak , sonuçlarına tek başımıza katlanmak zorundayız. Modern insan kararlarını kendi bilgisi ve değerlendirmesi sonucu almak zorunda, ona bu kararı alırken yardımcı olacak bir gelenekler ve toplumsal değerler zinciri yok artık.
Aslında yeni olan nedir, diye de sorulabilir. Toplumsal dönüşümlerin gelecek kuşakları güçlendireceği de iddia edilebilir ayrıca. Gelişim ve ilerlemenin ön koşulu risk ve belirsizliklerin kabul edilmesi değil mi? Eğer yalnızca sonucunun ne olduğundan emin olduğumuz kararları alsaydık, dünyada çok az şey yapılabilmiş olurdu. Ama öte yandan biliyoruz ki, çok az insan kaygan bir zeminde adım atmak konusunda kendine güveniyor, risk dolu kararları almak konusunda kararlı davranabiliyor. Bunu yapabilen insanların esas olarak istisna olduğuna dair hayat bize yeteri kadar bilgi veriyor zaten. İnsanların büyük bir kısmı belirsizlikten korkar, yeteri kadar açık olmayan durumlara tahammül etme ve onlarla başa çıkmak için gerekli duygusal ve düşünsel donanıma da sahip değildir.

Belirsizliğe tahammülsüzlükle ilgili çok bilinen bir deney vardır. Amerikalı ekonomist Daniel Ellsberg bir alana iki kafes koyar. Her iki kafesin içinde de yüzer bilye vardır. Kafeslerden birindeki bilyelerin 50’si kırmızı, 50’si siyahtır. Diğer kafesteki bilyelerin kaçının siyah, kaçının kırmızı olduğu belli değildir. Deneklerden gözleri kapalı bir şekilde kafeslerin birinden bilye almaları istenir. Denek gözleri kapalı aldığı bilyelerin rengini bilirse 100 USD kazanacaktır. Hangi kafesten bilye almak istediği sorulunca, istisnasız hepsi renk dağılımının 50:50 olduğu kafesi seçer. Hiçbirinin seçimiyle ilgili herhangi bir mantıklı açıklaması yoktur. Dağılımın belli olmadığı kafesin deneklerdeki belirsizlik duygusunu arttırdığı görülmektedir. ‘Ellsberg-Paradoksu’ olarak adlandırılan bu davranış biçimi bize, belirsizliği azaltmak için insanların bilinmezin fazla olduğu opsiyonlar yerine (“Kafeste kaçar tane kırmızı ve siyah bilye olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.”) daha tanıdık gelen opsiyonları (“Bu kafesteki kırmızı ve siyah bilyelerin kaçar tane olduğunu biliyorum.”) seçmeye karar verdiğini gösteriyor.

Bununla bağlantılı olan başka ilginç bir çalışmada sinir bilimci Michael Inzlicht şöyle bir deney yapıyor. Bilgisayar başında oturan denekler eğer sorulan sorulara doğru yanıt verirlerse ekranda bir ‘artı’ işareti görünüyor. Yanlış yanıt vermeleri durumunda da ekranda bir ‘eksi’ işareti çıkıyor. Bazen yanıtlardan sonra ekranda bir soru işareti beliriyor. Deneklerin beyin elektrik akımları ölçülüyor deney sırasında ve görülüyor ki, beklendiği gibi eksi işareti gerginlik ortaya çıkarırken, soru işareti de aynı şiddette bir gerginliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Inzlicht belirsizliğe karşı belli bir önyargımız olduğunu ve sandığımızdan daha olumsuz bir tepki gösterdiğimizi söylüyor.

Peki bu bilinmezden, belirsizlikten hoşlanmama durumu nereden kaynaklanıyor? Modern beyin görüntüleme yöntemleri bize bu konuda bir yanıt veriyor. Ellsberg deneyine katılan deneklerin beyinleri görüntülendiğinde, belirsizliğin beyinde ‘amigdala’ denen çekirdekte elektriksel aktiviteyi arttırdığı görülmektedir. Amigdala, duygulardan sorumlu bölge olan limbik sistemde özellikle kaygı ve korku durumunda aktive olan bir çekirdektir. Yani olası tehlikelerle ilgili bir bilgi geldiğinde evrimsel olarak en eski beyin bölgesi, muhakemeden sorumlu korteksten daha önce uyarılıyor. Belirsizlikten hoşlanmamanın evrimsel bir kökeni var aslında.

Bilinmeyen ve belirsiz olana kaygı ve belli bir dikkatle yaklaşmak ilk insanlar için hayati öneme sahipti. İnsan beyni milyonlarca yıl boyunca bir tehlike sensörü gibi çalışmıştır: Açlık, soğuk, her türlü düşman zamanında fark edilmeli ve gerekli önlem alınmalıdır. Yoksa hayatta kalınamaz. Tanımadığın meyveyi ağzına atma! Bu nedenlerle insanın felaketleştirici bir beyni vardır diyebiliriz, hep en kötüyü düşünür ve güvensiz ve belirsiz durumlarda huzursuzlanır.

Bu durum gerçek tehlike ve tehdidin var olduğu milyonlarca yıl boyunca işe yarayan bir sigorta sistemi olmuştur tabii ki. Oysa günümüzde sokaklar vahşi hayvanlarla ve ölüm tehlikeleriyle dolu değil. Yoksa yanılıyor muyum?

Bilişsel belirsizlik ve bilinmezlik yarattığı durumlarda yarar yerine zarar vermeye başlayabiliyor bu sistem. Çünkü bilinmezlik, kişisel işlevselliği ve harekete geçme yetisini bozuyor. Bir durumun bilinmezliği de o durumun kontrol edilebilir ve öngörülebilir olup olmadığıyla yakından ilişkilidir. Hayatın zorluklarıyla başarıyla başa çıkabilmek için belli bir ölçüde öngörülebilirlik, denge ve duruma hakim olunduğu duygusunun varlığına ihtiyaç vardır. Durumun ne olduğunu, bizi nelerin beklediğini, bu durumda ne yapılabileceğini, bizi hangi olası sonuçların beklediğini bilmeye ihtiyacımız var. Kontrol ve öngörülebilirlik kaybedildiğinde çaresizlik duygusu ortaya çıkar.

Tahammül edilmesi zor olan bu duygudan kaçınabilmek için, birçok insan hayatın güvenli bir yer olması gerektiğine inanıyor. Ulrich Beck’in tanımladığı ‘güvensizlik kültürü’ nde yaşamak yerine, güvensizliği mümkün olduğunca azaltmak istiyor. Bunu da, belirsizliğe karşı kendilerine yol gösterecek kılavuzlar bularak yapmaya çalışıyor. Eskiden ailenin ve dinin yaptığı şeyi şimdi danışmanlar, yaşam koçları, daha karmaşık durumlarda psikoterapistler yapıyor. Onlardan bekledikleri, bu belirsiz ve güvensiz durumlarda oryantasyonlarını tekrar kazanabilmeleri için ihtiyaç duydukları tavsiyeleri alabilmek. Oysa hiç kimse bir başkasına varoluşuyla ilgili durumlarda doğrudan tavsiyelerde bulunamaz ve onları olası tehlikelerden koruyamaz. Peki o zaman ne yapılabilir? Belirsizlikle başa çıkmak öğrenilebilir mi?

Belirsizliğe tahammül edebilmek için insanların psikolojide çift anlamlılığa ya da belirsizliğe tolerans (ambiguity tolerance) olarak adlandırılan beceriye ihtiyaçları vardır. Bu konsept 1949 yılında psikanalist Else Frenkel-Brunswik tarafından geliştirilmiştir. Buna göre belirsizlik toleransı olan insanlar siyah-beyaz düşünmeye meyilli değiller, çelişkilere tahammül edebiliyorlar, yanıtsız kalmış sorulara hemen bir yanıt beklemiyorlar, açık olmayan, rahatsız edici bilgileri hemen olumsuz olarak değerlendirmiyorlar. Belirsizlik toleransı olan insanlar, çok anlamlılık ve çelişkiler nedeniyle ortaya çıkan güvensizliği kaldırabildikleri gibi, bu durumla yapıcı bir şekilde başa çıkmayı da becerebiliyorlar.

Belirsizlik toleransı düşük olan insanlarsa açık olmayan, belirsiz durumlara ruhsal bir huzursuzlukla tepki gösteriyorlar. Çelişkilere ve çözülmemiş sorunlara tahammül etmekte güçlük çekiyorlar. Bu nedenle de, acele karar vererek, henüz yanıtlanmamış sorulara yetersiz ve hatta yanlış yanıtlar vererek, yabancıları ve yabancı olanı kendinden uzak tutmaya çalışarak belirsizlikten kaçınmaya çalışıyorlar. Bu belirsizlik kaygılarına bir de düşük kendilik değeri ve sosyal izolasyon eşlik ederse, sosyolog Wilhelm Heitmeyer’in ‘Belirsizlik Toleransı Defisit Sendromu’ olarak adlandırdığı durum ortaya çıkabiliyor. Bu da bireylerin belirsizliği şiddete başvurarak çözmeye çalışmaları anlamına geliyor. Şiddete meyilli gençlerle yapılan çalışmalar, geleneksel yaşam koşullarının ortadan kalkması ve bireyselleşmenin artması sonucunda bu gençlerde derin bir güvensizliğin ortaya çıktığını gösteriyor. (“Hayatın nasıl devam edeceği hakkında hiçbir fikrim yok”, “Kendimi ait hissetmiyorum”, “Hiçbir şeye etki edemiyorum”). Bu da şiddet eylemlerine baş vurulan uç örneklerin ortaya çıkmasına yol açabiliyor sık sık.

Bazı uzmanlar belirsizliğe tahammül edebilme becerisini bir kişilik özelliği olarak görürken, birçoğu bunun öğrenilebilen bilişsel bir süreç olduğu konusunda hemfikir. Hangi konseptten yola çıkarsak çıkalım, belirsizliğe tahammül etme becerimizi güçlendirme olasılığımız var. Örneğin her şeyi kontrol edebileceğimiz yanılgısını bir kenara bırakarak, düşünce şeklimizi değiştirerek ve kendi bilgimizin sınırlarını kabul ederek yapabiliriz bunu.

Kontrol illuzyonunu bir kenara bırakmak


Anne babalar bilir. Gece yatmadan önce anlattığımız masallarda en ufak bir değişiklik yapılmasını istemez çocuklar. Hikayenin azıcık değiştirilmesi itirazlara neden olur. Çocuklar hikayenin kendi bildikleri gibi sona ermesini isterler. Masal hep aynı şekilde anlatılırsa, hikayenin yine iyi sonuçlanacağından emin olurlar. Çocuklar, eğer hikayenin gidişi üzerinde kontrolleri olursa, sonucun iyi olmasını garanti edecekleri illuzyonu içindedirler.


Belli bir ölçüde erişkin hayatta da benzer inanç korunur. Erişkinler de, aslında etkilerinin çok fazla olmadığı süreçleri kontrol edebilecekleri yanılgısı içindedir. Örneğin bir çalışmada, insanların eğer rakamları kendileri seçerlerse lotoyu kazanma şanslarının daha fazla olduğuna inandıklarını tespit edilmiştir. Bir sürü insan arabayla yolculuğun uçakla yolculuktan daha güvenli olduğuna inanır. Şoför koltuğunda oturduğunda ve direksiyonu tuttuğunda, kendini bir pilota teslim etmekten daha fazla güven duyarlar.

Kontrol illuzyonu zararsız alanlarda kaldığı müddetçe sorun yok aslında ama her zaman öyle olmuyor. ABD’deki son finans krizinde olduğu gibi, her şeyin kontrolleri altında olduğunu sanan bankacıların gazabına uğrayabiliyoruz. 11 Eylül terör olayından sonra güvensizlik ve belirsizlik duygusunu azaltabilmek için havaalanlarında alınan önlemler de bu kontrol illuzyonuyla ilgili değil mi? Pasaport kontrolünden ve uçağa binmeden önce yolcuların ayakkabılarını dahi çıkarmaları ve ellerindeki bütün sıvıları teslim etmeleri insanların kendilerini daha güvende hissetmelerini sağlayan bir kontrol illuzyonundan başka bir şey değil.

Bu önlemlerle kısa süreli bir rahatlama yaşanabilir elbette ama kontrol illuzyonu belirsizliğe toleransını güçlendiren bir durum değildir. Belirsizlikle başa çıkabilmenin en önemli yollarından biri kendi becerilerimize olan ölçüsüz güvenimizin bilincine varmak ve aslında etki gücümüzün sınırlı olduğunu kabul etmekten geçer. Çünkü kontrol edilemez olanı kontrol edebileceğimizi sanmak huzur ve rahatlığın en büyük düşmanıdır. Bu yolla bir kontrol manyağına dönüşür ve her şeyin istediğimiz gibi sonuçlanacağı beklentisi içine gireriz. Bu ister haftasonunda havanın nasıl olacağı olsun, ister sevgilimizin davranışı ya da trafiğin durumu veya borsadaki kağıtların düşüş ve yükselişleri, fark etmez. Kontrol beklentisinin doğurduğu tek şey belirsizlik ve güvensizlik duygusunun artmasıdır. Bir şey beklemediğimiz gibi giderse, hayal kırıklığına uğrar, çaresiz hissederiz kendimizi.


Düşünce biçimini değiştirmek

“Pakistanlı bilim adamlarının nükleer silah geliştirme ve bunu El Kaide’ye verme olasılıkları yüzde bir bile olsa, bunu bir gerçeklik olarak kabul etmeli ve ona göre önlem almalıyız.” diyordu 2001 yılında ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney. Bu delice düşünce biçimi daha sonra ‘Yüzdebir Doktrini’ olarak adlandırıldı. Başkan yardımcısının bu ifadesini felaketleştirici düşünce yanlışına en güzel örneklerden biri olarak gösterebiliriz. Tabii ki böyle bir düşünce yanlışının korkunç sonuçları oldu. Bu ‘en kötü senaryoyu düşünme tarzı’ yanlış kararlar alınmasına, sonuç olarak da güvensizlik ve belirsizliğin çok daha büyümesine neden oldu.

‘En kötü senaryoyu düşünme tarzı’ yalnızca politikada zararlara yol açmıyor elbette. Günümüz anne babaları çocukları için 1970’lerin anne babalarına göre çok daha fazla endişeleniyorlar. Paranoid bir anne-babalık olarak adlandırılıyor bu durum. Anne baba birçok durumu potansiyel tehlike olarak değerlendiriyor, en kötü senaryoyu düşünüyor ve çocuklarının hayatını birçok yasak ve kısıtlamayla karartıyorlar. Örneğin çocuklar site dışında bisiklete binemez, kendi başına otobüs ya da trene binerek okula gidemez, başında ona dikkat eden biri olmadan sokakta oyun oynayamaz. Çünkü her köşe başında çocuğu kaçırmak ve böbreğini çalmak ya da tecavüz etmek için bekleyen sapıklar var. Helikopter anne-babalar olarak adlandırılan bu tedirgin anne babalar, gerçekten de bir helikopter gibi çocuklarının tepesinde dönüp duruyor ve büyük bir tedirginlikle her attıkları adımı izliyorlar.

London School of Economics’ten filozof Dylan Evans en kötü senaryoyu düşünmenin temelinde yatan hatayı şöyle özetliyor: “Bu bakış açısı kar-zarar hesabındaki olumlu yanı göz ardı ediyor. İnsanlar belirsiz durumların içindeki olası tehlikelere odaklandıkları için, buradaki olası yararları gözden kaçırıyorlar. Örneğin daha az katı yetiştirilen çocuklar içlerindeki enerjiyi daha iyi atabiliyor. Yeni ve bilinmeyene olan meraklarını daha iyi doyurabiliyorlar. Belirsiz durumlar içlerinde barındırdıkları tehlikelerden daha çok, eylem ve işlevselleşme yetilerinin gelişmesine olanak sağlayan fırsatlardır.”


Kendi bilginin sınırlarını bilmek


Belirsizlik toleransı düşük insanlar belirsizlikten hızla kurtulmak isterler. Bunu da eldeki bilgilerle yetinerek, basit yanıtlardan memnun kalarak, siyah beyaz düşünme biçimini benimseyerek yaparlar. Her şeyin nasıl olduğundan, olacağından emin olmak isterler. İkircikliliği, güvende olmamayı kaldıramazlar. Oysa kim bu yolla güvende olmak ve belirsizliklerden kurtulmak isterse, yaşadıklarından yeni şeyler öğrenme ve deneyimli biri olma şansını yitirir. Bilinmeyenin bilincinde olmak deneyimin ve bilgeliğin temel karakteristiğidir.

Deneyimli insanlar kendi bilgilerinin sınırlılığını bildikleri gibi, sorunların her zaman çözülebilir olmadığının da farkındadır. Sokrates “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” derken, kişinin bilgisine sonsuz güvenmesinin içerdiği tehlikelere işaret ediyordu.
Bazı soruları yanıtlayamacağını ya da o sorulara yanıt alamayacağını kabul eden kişinin belirsizlik toleransı yüksek demektir. Yanıtsız kalan soruların hemen ve mutlaka yanıtlanmasıyla ilgili bir ihtiyacı yoktur ve yanıtlanamayan sorular, çözülemeyen sorunlar nedeniyle ortaya çıkan güvensizliğe tahammül edebilmektedir.

Belirsizlik toleransının yüksek olması Raine Maria Rilke’nin mektuplarından birinde tanımladığı rahatlığı da beraberinde getirir: “Kalbinizde çözülmemiş olarak kalmış her şeye sabır göstermenizi ve sorulara sevgi göstermeyi denemenizi rica ediyorum sizden… Önemli olan her şeyi yaşayabilmek. Şimdi soruları yaşayınız. Belki de günün birinde, yavaş yavaş, siz hiç fark etmeden, yanıtları bulacaksınız.”