Bir 14 Şubat yazısı...

Bebeğin annenin kendisinin bir uzantısı olmadığını fark etmesiyle yaşadığı hayal kırıklığına benzer bir hayal kırıklığı yaşar âşıklar da.

Bebek doğduğunda yalnızca 30 cm uzağı görür. Optik sinirin gelişmesi ve görüş mesafesinin bir erişkininkine ulaşması aylar sürer. Erken doğan bir canlı olan insan tekinin beyninde duygu, düşünce ve bellekten sorumlu alanlar da doğum sırasında gelişimini tamamlamış değildir. Bu nedenle anne-bebek ilişkisinin kalitesi, bebeğin hayatla ilişkisinin temelini atacak duygu ve düşüncelerin gelişimi açısından çok
önemlidir. Bu duygu ve düşünceleri belirleyen temel güven duygusu, anneyle olan ilişkinin ilk senesinde gelişir.

Bebek, doğduğunda anne memesini kendisinin bir parçası olarak algılar. Anne ayrı bir varlık değil, bebeğin bir devamıdır. Zamanla, arada annenin meme vermesinin gecikmesi, altını biraz geç değiştirmesi gibi küçük hayal kırıklıkları aracılığıyla bebek, anneyi kendisinden ayrı bir varlık olarak algılamayı öğrenir. Bu küçük hayal kırıklıklarına rağmen anne, bebeğin temel ihtiyaçlarını giderebiliyor, çocuğa şefkat ve emniyet duygusu verebiliyorsa temel güven duygusu gelişir ve bebek ruhsal olarak sağlıklı bir gelişim gösterir. Ama her şeye rağmen annenin kendinden ayrı bir varlık olduğunun ayırdına varılması, o yüce ‘bir olma’ durumunun ortadan kalkması bebek için büyük bir hayal kırıklığıdır.

Güvenli bir bağlanma gelişmesine olanak vermeyen, soğuk, mesafeli, duygularını göstermeyen ebeveynlerle ya da kendi sorunlarına gömülüp bebeği ihmal eden ve sonrasında pişmanlık duyarak abartılı bir sevgi ve ilgi gösteren ebeveynlerle büyüyen bebeklerde, sözünü ettiğimiz temel güven duygusunun gelişmesi mümkün değildir.

Âşık olduğumuzda çevremizden kopar, belli bir süre için sevgiliyle simbiyotik bir ‘bir olma’ haline geçer ve o ‘bir olma’ hali içinde neredeyse kutsal bir yücelme duygusu yaşarız. Aşk ilişkisi diğer bütün ilişkilerden daha değerli ve daha geliştiricidir. Hayatımızdaki hiçbir başka insanla -buna anne babamız, kardeşlerimiz ve en yakın dostlarımız da dahildir- sevgilimizle yaşadığımız mahrem yakınlığa ulaşamayız. Hayatımızda başka hiçbir insanın içine girmeyiz, onu içimize almayız. Orgazm ânı; kendiliğin silindiği, âşıkların birbirleri içinde eridikleri ve geçici de olsa gerçekten ‘bir olmak’ için birbirlerine sımsıkı sarıldıkları yüce bir andır.

Aşkla sevişmek, iki âşığın birbirleri içinde eriyip yücelme duygusu yaşadıkları o an; bebeğin anneyle bir olduğunu düşündüğü, anneyi kendisinin bir uzantısı olarak algıladığı zamanda yaşanan huzur ve haz duygusunu temsil eder.

Ama çok kısa süre sonra, bebeğin annenin kendisinin bir uzantısı olmadığını fark etmesiyle yaşadığı hayal kırıklığına benzer bir hayal kırıklığı yaşar âşıklar da. Bir olup yücelmeyi bırakın, birçok gündelik konuda dahi anlaşamamaktadırlar. Ama temel güven duygusu gelişmiş bireyler, bu hayal kırıklığıyla başa çıkmayı becerebilir ve aşk ilişkisinde başka bir evreye geçer. Bu evre; dostluğun, konuşabilmenin, birbirine destek olmanın, başlangıçtaki tutkuyla olmasa da düzenli ve tatminkâr bir cinselliğin yaşandığı bir evredir.

Temel güven duygusuna sahip olmayan bireylerin aşka yükledikleri mana farklıdır. Soğuk, mesafeli ebeveynlerle büyümüş bireyler, benzer bir yoksunluğu yaşayıp acı çekmemek için bir ilişki içine girmekten tamamen uzak durabilir ya da ilişki içinde yüzeysel bir bağ kurarak kendilerini duygusal olarak koruma yoluna gidebilirler. Değişken bir ruhsal duruma sahip ebeveynlerle büyümüş bireyler, erişkinlik hayatlarında da birlikte oldukları insanları kaybedeceklerinden delice korktukları için ya kaygılı bir bağımlılık geliştirip boyun eğici bir tutum içine girerler ya da karşı tarafa tahakküm kurarak sevgiliyi bağımlı kılıp onu kendilerini terk edemez hale getirmeye çalışırlar.
Terk edilmek; ister güvenli bir bağlanma içinde olalım ister güvensiz, sembolik olarak ölüme benzer. Bunun da nedeni, bebeğin ötekiyle ilişki hakkında ilk nörobiyolojik bilginin işlendiği ve depolandığı zaman diliminde, hayatta kalmak için anneye bağımlı olmasıdır. Anne beslemezse, anne ısınmasına yardım etmezse, anne altını temizlemezse bebek ölür. Dil öncesi dönemde bu bilgi duygusal düzlemde kayıt edilir. Sevgiliden ayrılış da bu nedenle anne tarafından terk edilme, yani ölüme benzer algılanır. Akıl ne kadar aksini iddia etse de özellikle güvensiz bağlanma söz konusuysa, duygusal düzlemde bir dehşet duygusu yaşanması kaçınılmazdır.

Bütün bu psikolojik kuru gürültünün yanında, aşk bir yandan da Henry Miller’ın Anais Nin’e yazdığı mektuptaki gibidir: “Tenimde senden parçalarla ayrıldım yanından.” Siz siz olun, yukarıda anlattığım gerçekleri bilin ama aşkı Henry Miller gibi yaşayın.