Bir başkaldırı aracı olarak beden: Nymphomaniac...

İkinci bölümü izlemedim ama toplum eleştirisinin genç bir kadın bedeninin çaresiz isyanı olarak verilebilmesi, Trier'in başarabileceği bir şey olsa gerek.
Bir başkaldırı aracı olarak beden: Nymphomaniac...

Lars von Trier’in son filmi Nymphomaniac’ın ilk bölümünü izledim ve bana düşündürdüklerini, hissettirdiklerini yazmak istyorum sıcağı sıcağına. Filmin nasıl bir film olduğunu eleştirmenler yazacak. Ben esas olarak bir ruhsal patoloji olan nimfomaniye ve bu filmde nasıl işlenmiş olduğuna odaklanmak istiyorum.

Filmin yaratmaya çalıştığı hayatın içine girmek ve sinema salonundan çıktıktan sonra gerçek dünyanın bana bir süre yabancı gelmesi, benim için o filmin başarılı olduğu anlamına gelir. Ve Feriye Sineması’ndan çıkıp arabamla sahil yolundan muayenehaneme ulaşana kadar filmin kareleri arasında dolaştığımı ve Joe’nun duygusal boşluğunu hissetmeye devam ettiğimi söylemeliyim.

Yıllar önce İsviçre’de, psikote-rapi eğitiminin bir parçası olarak 17 psikiyatr adayı dağ otellerinden birine kapanmış ve 60 saat boyunca her birimizin geçmişini belirleyen olayları konuşup onlar üzerinde tartışmıştık. Genellikle bizden uzak duran ve kimseyle ilişki kurmayan bir kadın meslektaşımız şöyle bir ilk gençlik anlatmıştı. Almanya’nın küçük bir endüstri kentinde dünyaya gelmişti. O doğduğunda anne 43 baba 55 yaşındaydı ve başka kardeşi yoktu. Anne-baba soğuk, mesafeli ve kendi fiziksel rahatsızlıklarıyla meşgullerdi. Her gece dokuz gibi bütün kapı ve pencereleri kilitleyip yatıyorlardı. 15 yaşlarına doğru meslektaşımız kilerde kilitlenmemiş küçük bir pencere keşfetmişti ve her gece anne babası uyuduktan sonra dışarı çıkıyor, şehrin barlarını dolaşıp bir gecede mümkün olduğu kadar çok sayıda erkekle birlikte oluyordu. Sayıyı aklında tutabilmek için de döndüğünde, kilerin duvarında çetele tutuyordu. Sayı 700’e yaklaştığında sıkılıp saymayı bırakmıştı.

Meslektaşımız hayat hikâyesini bize, başını kaldırmadan, duygudan eser olmayan bir ifadeyle anlattı. Lars von Trier anlatıcısı Joe, duygusuz değil. Gerçi onun da yalnızca kendine yönelik olumsuz duyguları var: “Ben kötü bir insanım.” Çünkü onu seviyor Trier, toplumun ve ailesinin bir kurbanı olarak gördüğü ve bu konuda da haklı olduğu için, bizim küçük Joe’ya sempatiyle yaklaşabilmemiz için elinden geleni yapıyor.

Joe, bir kurban Trier’in gözünde ve bu nedenle çok kolay bir pornoya dönüşebilecek film en açık seks sahneleri bile Joe’yla empati kurabildiğimiz dramatik sahneler oluyor. Trier’in filmdeki en büyük başarılarından biri bu olsa gerek.

Trier toplum eleştirisini aile üzerinden yapıyor. Buz gibi, mesafeli, bir kez bile çocuğuna dokunmayan, öfkeli bir anne, bir sahnede aileye sırtını dönmüş, iskambil kâğıtlarından fal açıyor kendine. Anneye göre çok daha sevecen gözüken doktor bir baba, kendi kurtuluşunu, düzenin mekanik ruhsuzluğundan kurtuluşu, doğayı daha iyi tanımakta bulmuş ve bu doğrusunu da kızıyla her fırsatta paylaşıyor. Ama zamanla görüyoruz ki, bu da bir paylaşım olmaktan daha ziyade, babanın yegâne dinleyicisine kendini anlatması, o yalnızca kendini gerçekleştirmenin peşinde sanki. Tek bir sahne yok ki baba kız arasında, baba kızına aslında ne istediğini soruyor olsun. Ama doldurulamaz bir sevgi açlığı içinde acı çeken Joe, hiç olmazsa babasının sesini duymaya devam edebilmek için bir oyun geliştirir. Babasının anlattıklarını unutmuş gibi yapar ve ona her şeyi yeniden anlattırır: “Çünkü baba anlatmayı çok seviyordu.”

Bu sevgi yoksunluğu içersinde seksi duygudan tamamen ayırıp mekanik hale getirmek ve takıntılı bir şekilde tekrar tekrar yaşamak, Joe’ya iki yönde hizmet eder. Bir yandan erkekleri küçük düşürerek, onlarla alay ederek, onlar nezdinde, terk edildiği sevgisizliğin müsebbibi olandan (ailesinden) intikam alır. Birlikte olduğu her erkeğe, orgazmı hayatında ilk kez onunla yaşadığını söyler. Erkeklerin yüz ifadelerinden onların da nasıl bir acz ve yetersizlik duygusu içinde olduklarını görürüz. Ama sahneleri öyle bir kurgulamıştır ki Trier, Joe’ya empati yaparken, erkeklere güleriz. Takıntılı seks öte yandan ne kadar az da olsa, kısacık bir süre için bile olsa kendini yalnız ve sevgisiz hissetmekten kurtarır Joe‘yu. ‘Tek başınalığın haçı’ gibi var olmaktan anlık bir kurtuluş çabası gibidir her seks yaşantısı.

Tipik bir nimfoman değildir Joe. Her defasında olmasa da birçok defa tatmin olur çünkü, Cinsellikten mekanik bir zevk almayı becerir. Bunu bir sorun olarak da yaşamaz zaten. Tek bir kez paniğe kapılır. İlk birlikte olduğu ve âşık olduğu Jerome ile yaşadığı tutkulu sevişme sırasında dehşet içinde hiçbir şey hissetmediğinin farkına varır. Trier nimfomaninin altında yatan psikodinamiği çok iyi anladığını kanıtlar burada. Biriyle gerçekten yakınlaşma ve o duygusal yoksunluğun giderilme olasılığının ortaya çıktığı anda, beyin bedenin haz almasını bilinçdışı bir şekilde engeller. Çünkü Joe’nun içindeki kırılgan çocuk modu, yakınlık çabalarının hep reddedilmeyle, anlaşılmamakla sonuçlandığı çocukluk yaşantıları sonrası kendine bir başa çıkma stratejisi olarak geliştirmiştir nimfomaniyi. Yakın olma olasığı olan hiçbir ilişkiye girme, mekanik bir orgazm dışında duygusal bir hazdan uzak dur ki, acı çekmeyesin. Bu nedenle Joe’nun kırılgan çocuk modu ilk gerçek yakınlaşma olasığında devreye girip erişkin Joe’yu korumaya çalışır. Oysa erişkin Joe’nun tek kurtulma olasığı kendini bu ilişkiye duygusal olarak bırakabilmesinde yatar. Ama bunu bilmesi olanaksızdır.

Aslında Batı uygarlığının çok net bir eleştirisini de Seligman üzerinden yapıyor Trier. Entelektüel, hayatı kitaplardan öğrenmiş, anlayışlıymış gibi duran, yardımsever Seligman da Joe’nun her türlü yaşantısına akademik bir dille yaklaşır. Her şeyi, hatta Bach’ın müziğini bile matematiksel düz-lemde anlamaya çalışır. Yani Joe bir kere daha duygusuzluğa toslar.

İkinci bölümü izlemedim henüz bu yazıyı yazarken. Ama bu filmin Trier’in en çok etkilendiğim filmlerinden biri olduğunu söylemeliyim. Toplum eleştirisinin genç bir kadın bedeninin çaresiz isyanı olarak, hem de bu kadar riskli bir şekilde verilebilmesi ancak Trier’in başarabileceği bir şey olsa gerek.

Uma Thurman’ın müthiş performansını anlatmayı sinema eleştirmenlerine bırakıyorum. Filmin en eğlenceli ve en acıklı bölümlerinden birinde baş rol ondaydı.