Bireysel ve toplumsal kimliklerimiz...

Beni mutsuz, yalnız, köşesine çekilmek üzere olan biri gibi görüp teselli etmeye çalışan, cesaretlendirip 'mücadeleye devam' diyen naif okurlarım var.

Terapiye gittiğimizde ruhumuzu çırılçıplak açtığımızdan mıdır nedir, bir psikiyatrın yazdığı köşe yazısında ruhunu bütün çıplaklığıyla açtığı ya da en azından o sütunları bir günlük olarak kullandığı düşünülüyor ya da varsayılıyor sanırım. Bu da nereden mi çıktı? Yazılarıma son haftalarda gelen okur mektuplarından. Beni mutsuz, bu ülkeden çekip gitmek isteyen, bayramlarda bile yalnız başına evde oturan, yazı yazmaktan bile vazgeçip köşesine çekilmek üzere olan biri gibi görüp teselli etmeye çalışan, cesaretlendirip “Mücadeleye devam!“ diyen naif okurlarım var. Bir kısım okur da beni orta sınıf sinizmine kapılmış bir korkak olarak görüyor. Zaten Radikal bile olsa ana akım medyada yazmayı seçmek, doğrudan düzeni savunmak anlamına geliyor sıkı solcularımız için.

Oysa herkesin olduğu gibi benim de toplumsal bir kimliğim ve yalnızca en yakın çevremin tanıdığı bireysel bir kimliğim var. Ne kadar birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün olmasa da yazılarımda esas olarak toplumsal kimliğimle var oluyorum. Yoksa ben de evde burnumu karıştırıyorum herkes gibi. Âşık olduğum oluyor, karşılık buluyorum ya da bulmuyorum, terk ediliyorum, terk ediyorum, çocuklarıma iyi babalık yapabiliyorum diyorum bazı hafta sonları, bazen de kötü bir babayım ben diye suçluyorum kendimi. Göbeğimi eritemedim diye kızdığım oluyor kendime kimi zaman, ertesi sabah erken kalkıp spora gidiyorum. Kimi zaman da hiç umursamadan dört peynirli pizzamı ısmarlıyorum gecenin bir vakti Dominos’tan. Bütün bu normallik içinde esas olarak kendimden ve hayatımdan memnun oluyor olmam, içinde bulunduğumuz ülkede toplumsal kimliğimin mutsuz olmasına engel değil. Çünkü 10 seneyi aşkın Orta Avrupa’da yaşamış ve insanına değer veren, onun huzurlu bir hayat sürmesine olanak sağlayabilmek için kendini hizmetkâr etmiş başka türlü bir devleti tanımış biri olarak üzülüyorum.

Uğraştığımız şeylerin sıradanlığı, saçmalığı, uygar dünyayla karşılaştırıldığında fark edilen yüzeyselliği içimi acıtıyor. İsviçre Basel eyaleti musluk sularındaki flor oranını düşürmek için toplantı üstüne toplantı yaparken, burada dershanelerin kapatılması üzerinden göz göre göre sürdürülen kör dövüşü canımı yakıyor. Orada bir devlet yıllardır çalışmayan vatandaşını bile, yazın tatile ihtiyacı var onun da, diyerek cebine harçlığını koyup İtalya’ya tatile gönderirken, benim devletim kendisini eleştirenin üzerine gaz bombası atıyor.

Ama sevgili okur, bütün bunlara rağmen ben kendime kurduğum küçük dünyada huzurluyum, inan. Hayatta yapmak isteyebileceğim üç şeyden ikisini yapıyorum. Terapi ve yazmak. Çok sevdiğim iki çocuğum var. Dünyanın en güzel yeri olduğuna emin olduğum boğazın sularına bakıyorum sabahları gözümü açar açmaz. Gözümün içine bakan harika bir köpeğim var. İlk çıktığı günden beri neredeyse her gün okuduğum bir gazetede yazı yazmama izin veriyorlar. Hepsini okuyamayacağım kadar çok kitapla birlikte yaşıyorum. Evimde nereye dönsem kitaplara çarpıyor olmaktan haz duyarak. Evet, böyle bir oral takıntım da var.

Bütün bunları yazmama kızacak, “İnsanlar bu ülkede ne sorunlarla boğuşuyor, sen neden bahsediyorsun!“ diyecek ve beni Twitter hesabından silecekler de var biliyorum. Canları sağ olsun.

İçiçelikten malul bir toplumuz biz. O kadar iç içe yaşıyoruz ki, bireysel kimliğimizin oluşabilmesi için mutlak gerekli olan sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir kendiliğin oluşabilmesi birçoğumuz için mümkün olamamış. O nedenle de bireysel ve toplumsal kimliklerimizi birbirine karıştırıp duruyoruz. İyi bir dayı olmayanın iyi bir mühendis de olamayacağını düşünebiliyoruz örneğin. Solcular sağcıların yazdığı kitapları okumazlardı bu ülkede. Belki hâlâ Peyami Safa okumayan solcularımız vardır, bilmiyorum.

Belki de solun yalnızca yüzde 1 civarında oy alabilmesinin nedeni de budur. Peyami Safa okumamak. Olamaz mı?