Bireysel ve toplumsal travma...

Olaylar doğal felaket olduğunda iş kolaydır. Tanrı'nın işi, kader deyip geçebiliriz. Ama travmatik olaylar insan işi olduğunda ahlaki bir sorun çıkar ortaya. Soru şudur: "Kimin tarafını tutacağız?"

Travma en basit tanımıyla, ruhsal yaralanma anlamına gelir. Doğal felaketler, esir alınma, tecavüz, işkence, savaşta yaşananlar, ciddi trafik kazaları, kaçırılma, terör olayları, aile içi şiddet bireyin ruhsal olarak travmatize olması için zemin hazırlayan olaylardır. Bu listeye baktığınızda ne kadar çok insanın ruhsal olarak yaralandığını tahmin edebilirsiniz.

Ama her travmatik yaşantı bireyde psikopatolojik sonuçlar doğurmaz. Kişinin maruz kaldığı travmanın, kişide aşırı bir stres doğurması ve çaresizlik duygusunun ortaya çıkmasına neden olması gerekir. Travma sonucu kişide ortaya çıkan kaygı ve strese bağlı gerginlik kendiliğinden azalıp yok olabilir. Hatta bu durum ruhsal olarak bireyin daha güçlü hale gelmesine de yol açabilir. Buna ‘posttravmatik olgunlaşma’ denebilir. Bireyin esneklik ve dayanıklılık durumu (resilience), yaşamsal ve bedensel bütünlüğün tehdit altına girdiği ve belli bir süre devam eden travmatik olaylardan da gelişerek ve değişerek çıkmasını sağlayan bireysel bir yetidir bu olgunlaşmayı sağlayan.

 

Eğer kişi uzun süre boyunca travmatik yaşantıyı ruhsal bir işlemden geçiremez ve kötü bir anı olarak bellek deposuna kaldıramazsa yoğun, psikolojik belirtiler ortaya çıkar. Bu durum travmaya maruz kalmış kişilerin üçte birinde görülür. Yaşanan travmanın tekrar tekrar anımsanması, bazı sahnelerin  bir film şeridi gibi bireyin gözlerinin önünden geçmesi, kaygı ve stres düzeyinin devamlılık gösterecek şekilde yüksek olması, sık sık yaşantıyla ilgili kabusların görülmesi ve ruhsal bir acı hissedilmesi, ayrıca depresyon ve kaygı bozukluğu belirtilerinin de duruma eşlik etmesi halinde, ortaya çıkan tabloya ‘travma sonra stres bozukluğu’ adını veriyoruz.

Bu kavramın günlük dildeki kullanımı depresyon ve panik ataktaki kadar belirgin olmasa da belli bir enflasyona uğramıştır. Psikiyatri ve psikolojide daha dar anlamında kullanılmaya çalışılır. Fischer’in tanımıyla, “kişinin başa çıkma olasılıklarıyla yaşanan olayın mahiyeti arasında büyük bir uçurum olma durumunda ortaya çıkacak çaresizlik durumudur” travma ve bireyin “kendisi ve dünya hakkındaki algısı”nın ciddi sarsıntıya uğraması durumudur. Travma sonrası stres bozukluğu açısından değerlendirirsek, travma sonrasında bireyin kendisi de, dünya da artık eskisi gibi değildir. Kendisiyle ilgili suçluluk duyguları, yetersizlik ve değersizlik hisleri, dünyanın ve ötekinin güvenilmez olması bireyin hayata bakışını, beklentilerini, insani ilişkilerdeki duruşunu derinden sarsar. Özellikle de insan eliyle yaşanan travmalarda. Yani tecavüz, işkence, esir edilme, fiziksel şiddete maruz kalma durumlarında. Deprem gibi topluca yaşanan doğal felaketler, yaşanan acının büyüklüğü değişmiyor olsa da, yaşanan hayal kırıklığı anlamında daha anlaşılabilir ve mental olarak daha kolaylıkla rasyonalize edilerek baş edilebilir travmalardır.

Psikanaliz, Sigmund Freud’un Joseph Breuer’le birlikte histeri vakalarını anlamaya çalışmasından doğmuştur. Freud özellikle histeri belirtileri gösteren kadınları uzun uzun dinleyip histerinin kökenine inmeye çalışırken oldukça korkutucu sonuçlara ulaşmıştır. Freud ve Breuer’in harika, kısacık bir tanımı vardır: “Histerikler esas olarak geçmişin izlerinden acı çeker.” Ne demek istemişlerdir bununla?

Histerinin cinsellikle ilgili olduğu, bu konuyu daha önce araştıran Charcot ve Janet gibi araştırmacılar için de belli bir düzeye kadar açıktı. Ama işi sonuna kadar kovalayan Freud oldu. Histerik belirtiler gösteren ve ciddi ruhsal acılar çeken kadınları empatik bir şekilde uzun uzadıya dinleyince korkunç hikayelere ulaştı. Hastaları ona tekrar tekrar cinsel taciz, istismar ve ensest hikayeleri anlattı. Bu hikayeler Freud’u histerinin kaynağının çocukluk travmalarında yattığı düşüncesine ulaştırdı ve 1896 yılında ‘Histerinin Etyolojisi’ adlı 18 vakalık makalesinde şunları yazdı: “Her histeri vakasının altında bir ya da daha fazla erken cinsel deneyim olayı olduğu; olayların, çocukluğun ilk yıllarında olduğu fakat on yıllar geçse de psiko-analiz çalışmasıyla yeniden üretilebileceği tezini ileri sürüyorum. Bunun önemli bir bulgu, nöropatolojide bir caput Nili (Nil’in kaynağı) keşfi olduğuna inanıyorum.”

Bu makale büyük bir sessizlikle karşılandı. Üzerinde doğru dürüst tartışılmadı bile. Neredeyse yok sayıldı. Oysa Freud kendinden çok emindi. Bu keşfinin Viyana ve hatta dünya psikiyatri camiasında büyük bir infiale neden olacağını, kendisine de büyük bir ün ve şöhret getireceğini sanıyordu. Oysa ulaştığı sonuç çok  ama çok tehlikeliydi.

Çünkü histeri o tarihte kadınlar arasında çok yaygındı. Şayet hastaların anlattığı şeyler gerçekse ve teorisi doğruysa “çocuğa karşı sapık eylemler” olarak tarif ettiği şeyin, ilk histeri çalışmalarının yapıldığı Paris proleteryası arasında değil, Viyana’nın saygın burjuva ailelerinde de oldukça yaygın olduğu sonucu ortaya çıkacaktı. Yani kadınların küçük yaştan itibaren cinsel istismara, hatta enseste maruz kaldıkları gerçeği.

Bu kalın sessizlik duvarının yok sayıcı ve yalnızlaştırıcı etkisine tahammül edemeyen Freud bu konudaki fikrini kısa sürede değiştirdi ve bütün bu travmatik yaşantıları kadınların cinsel fantezileri olarak yorumladı. Dönüm noktası ünlü Dora vakasıdır. Konumuz psikanaliz olmadığı için bu yazıda bunun ayrıntılarına girmiyorum.

Önemli travma araştırmacısı Judith Herman’ın ‘Travma ve İyileşme’ adlı kitabında yazdığı gibi, “Freud histerinin travmatik teorisinin yıkıntılarından psikanalizi yarattı. Gelecek yüzyılın hakim psikolojik teorisi, kadının gerçekliğinin inkarı üzerine temellendi. Freud sonunda histerik hastalarının çocukluktaki cinsel istismar anlatımlarının gerçek olmadığı sonucuna vardı: “En sonunda bu baştan çıkarma sahnelerinin hiç olmadığını, bunların sadece hastalarımın uydurduğu fanteziler olduğunu kabul etmek zorunda kaldım.”

Yukarıda andığım kitap travma konusunu bireysel ve toplumsal düzeyde anlamak için baş vurulabilecek çok önemli bir eserdir. Literatür yayınlarından çıkan kitabın çevirisinde kimi sorunlar olsa da temel yanlışlar yok.

Herman, eserinde, “Psikolojik travma çalışması, hem doğal dünyadaki insan yaralanabilirliği, hem de insan doğasındaki kötülük kapasitesiyle yüz yüze gelmektir.” diyor.

Olaylar doğal felaket olduğunda iş kolaydır. Tanrı’nın işi, kader deyip geçebiliriz. Ama travmatik olaylar insan işi olduğunda ahlaki bir sorun çıkar ortaya. Soru şudur: “Kimin tarafını tutacağız?”

“Failin tarafını tutmak caziptir. Her fail seyircinin hiçbir şey yapmamasını bekler. Kötü olmayanı görmenin, duymanın ve konuşmanın evrensel arzusuna başvurur. Kurbansa seyirciden acının yükünü paylaşmasını bekler. Kurban harekete geçme, söz verme ve unutmama talep eder.”

 Nazi toplama kamplarından sağ çıkanlarla çalışmış bir psikiyatrist olan Leo Eitinger, kurban ve seyirci arasındaki garip çıkar çatışmasını şöyle tanımlar: “Savaş ve kurbanlar toplumun unutmak istediği bir şeydir; acılı ve nahoş olan her şeyin üzerine bir unutuş örtüsü çekilir. Karşı karşıya iki taraf olduğunu anlarız; bir tarafta belki de unutmak isteyen ama unutamayan kurbanlar, diğerinde kuvvetli, çoğu kez bilinçdışı saiklerle, çok yoğun olarak hem unutmak isteyen, hem de bunu başaranlar. Karşıtlık... sıklıkla her iki taraf için de çok acılıdır. En zayıf olan... bu sessiz ve eşitsiz diyalogda kaybeden taraf olur.”

“Her vahşetten sonra aynı bilinen itirazları bekleyebiliriz.” der Herman. Bu ister bireysel yaşanan bir travma, ister toplumsal ve devlet eliyle işlenen bir soykırım suçu olsun değişmez. “Asla olmamıştır; kurban yalan söylemektedir. Kurban abartmaktadır; kurban buna kendi sebep olmuştur; ve ne olursa olsun, zaman geçmişi unutmanın ve yola devam etmenin zamanıdır.”

Yukarıdaki satırlar günümüzde yaşananın kısa bir özetidir aslında. Ermeni Soykırımı’nı anma gününün ertesinde kaleme alınmış bir yazı olmasına ve bu konuda devletin gösterdiği reflekse de dolaylı olarak değinmeme rağmen amacım doğrudan bu konuyu ele almak değildi.

Travmayla ilgili bir yazı yazmaya, bu konuda bir vesileyle tekrar düşünme ihtiyacı duyduğumda karar verdim. 12 Eylül’le ilgili, ‘Devir’ adında etkileyici bir roman yazan Ece Temelkuran’la 29 Nisan’da ‘The School of Life’ kapsamında bir söyleşi gerçekleştireceğiz. Söyleşinin başlığı ‘Unuttuğumuzu Hatırladıklarımız’.

12 Eylül bu ülkenin en önemli toplumsal travmalarından biridir. Binlerce insan işkence görmüş, işkence ya da faili meçhul cinayetler sonucu ölmüş, gencecik insanlar asılmış, bu gençlerin aileleri de yaşananlara tanıklık etmekten dolayı ayrı bir travmaya maruz kalmışlardır. 

İsviçre’de günlük mesaimin belli bir bölümü göçmen hastaların sorunlarıyla geçiyordu. Ve bu hastaların önemli bir bölümünü de 12 Eylül’ün tezgahından geçmiş işkence maduru Türk, Kürt siyasi mülteciler oluşturuyordu. Devletin işkence konusundaki yaratıcılığına, günlük mesaisini rutin bir şekilde işkence yaparak geçirdikten sonra evlerine dönüp çocukları ve eşleriyle akşam yemeğine oturan devlet görevlilerinin hikayelerine başlangıçta dehşetle, sonra öfkeyle ve en sonunda çaresizlikle senelerce tanık oldum.

12 Eylül beni 13 yaşında yakaladı. Herhangi bir politik bilincimin olmadığı bir dönemde. Evimize Cumhuriyet gazetesi girerdi. Gazeteyi bayiden almak benim görevimdi. Mahallemizin ülkücü abileri beni gazete alırken her gördüklerinde, “Oğlum söyle babana, bu komünist gazeteyi okumasın, yoksa fena olacak.” derlerdi. O zamanlar var olan boş arsalarda oynandıkları futbol maçlarını izlediğim, adam yokluğunda beni de aralarına alan bu abilerin tehditleri beni korkutmazdı. Geceleri eve geç döndüğümüz eş dost ziyaretleri sonrasında, aynı abilerin duvar yazılamalarına tanık olurduk. Ya komünizmin, ya da faşizmin kahrolmasını isteyen abilerin ellerinde kırmızı veya siyah boyalarla yaptıkları yazılamayı görmezden gelir, adımlarımızı çaktırmadan hızlandırarak evimizin güvenli huzuruna dönerdik.

Daha ileriki yıllarda yaptığım geriye dönük okumalarla kısmen tanık olduğum 12 Eylül vahşeti ve toplumun çeşitli katmanlarında yarattığı travmanın gerçek sonuçlarıyla İsviçre’nin küçük bir Alman kenti olan Basel’de yüzleştim. Hani İstanbul cemiyetinin son yıllarda keşfettiği ‘Art of Basel’in düzenlendiği küçük şehirde.

Ece Temelkuran’ın iki küçük çocuğun ağzından anlattığı tanıklıkları ben, yaşadıkları işkenceler sonucunda unuttukları, hatırlayamadıkları, istediği halde unutamadıklarıyla bir bellek yıkımına uğramış insanlardan birebir dinledim. Kendimi de, dinleyerek ve anlamaya çalışarak tanık olduğum bu dehşet verici yaşantılar sonucu ortaya çıkabilecek bir başka travmadan korumaya çalıştım.

Hayatımızın tarihinin bu kadar derin travmalarla yazılmış olması ne kadar acı. Ben şiddetin insanın içinde zaten var olduğuna inanmak istemiyorum. Bu bizi korkunç bir toplumsal çaresizliğe sürükler çünkü. Yapabileceğimiz bir şey olduğu umudunu bir kenara bırakmak demek olur bu.

Geçen haftalarda kaleme aldığım yazılar için yaptığım antropoloji okumalarında gördüğüm şeyi bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Maruz kaldığımız eril şiddet bütün insanlık tarihi boyunca var değildi. Bu ne evrimsel bir gerçeklik, ne de testesteron düzeyiyle açıklanabilecek biyolojik bir durum. Yeniden insan olabilmek, sahip olmaktan olmaya, yarışmaktan dayanışmaya, yok etmekten birlikte yaşamaya başlamakla, ötekini düşman olarak görmekten vazgeçmekle mümkün. Yani aslında o kadar kolay ki.

İşe özür dilemekle başlayabiliriz. Bugün herkes sorumlusu olduğu bir durum için birilerini arayıp özür dilese ve bunun ne kadar rahatlatıcı ve özgürleştirici bir yaşantı olduğunu deneyimlese keşke. Bitirmek zorundayım burada, birini aramam lazım zira.