Büyük şehir çocukları neden resilient (ruhen ve bedenen esnek ve dayanıklı) değil?

Hiçbir sorunla kendisi başa çıkmak zorunda kalmıyor günümüz büyük şehir çocuğu. Teknolojik ve maddi olarak yaşam standartları artmış olmasına karşın, çocuklar kendilerini daha yalnız, mutsuz ve huzursuz hissediyor

Bugünkü yazıyı çocuk doktoru ve yazar arkadaşım Dr. Şirin Seçkin’le birlikte kaleme aldık. Şirin Seçkin yakın zamanda Remzi Yayınevi’nden 0-1 yaş çocuklarının bedensel ve ruhsal sorunlarıyla ilgili kapsamlı bir kitap çıkardı. ‘0 1 Başla!’ kitabın adı.

Benim bir süredir ‘resilience’ konusuyla ilgilendiğimi biliyorsunuz. ‘The School of Life’ kapsamında da bu konuyla ilgili bir atölye çalışması başlatıyorum. Bu hafta Bodrum Yalıkavak’ta bu atölye çalışmasının ilkini hayata geçireceğim. 26 Ağustos’ta ‘Aşkın Halleri’, 27 Ağustos’ta ‘Ruhun Esnekliği: Resilience’. Yolu Bodrum’a düşen okurlarımı beklerim. Dr. Şirin Seçkin’le de ‘çocuklarda resilience’ konusunda bir kitap yazıyoruz. Her şeyde olduğu gibi, resilience’ın da en kolay öğrenilebildiği, bir yeti ve beceri olarak daha kolay içselleştirilebildiği yaşlar çocukluk yaşları. Anne babaların desteğiyle tabii.

Önce sözü Dr. Şirin Seçkin’e bırakıyorum:

“Her ebeveyn çocukları büyüdüğünde cazip, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürsün ister. Mümkün olduğu kadar endişelenmemesini, üzülmemesini, hayal kırıklığı yaşamamasını ve fiziksel olarak  ızdırap çekmemesini diler. Basit şeylerden mutlu olabilirken, yaşamın getirdiği zorluklarla kırılmadan başa çıkabilecek güçte olmalarını ister.

Zor durumlarla karşılaşıldığında yıkılmadan zorlukların üstesinden gelme, bu durumdan bir şeyler öğrenerek ve gelişerek çıkma becerisine ‘resilience’ adı verilir. Aslında çoğu insan zorluklarla baş edebilme yollarının ne olduğunu bilir. Ama bunları bilmesine rağmen ötelediğinden, mücadele zor geldiğinden ya da kendine güvenemediğinden pek uygulayamaz.

Sporun çok yararlı olduğunu bilmemize rağmen çocuklarımızın ortalama yarısı hiç spor yapmamakta, üçte biri de orta düzeyde spor yapmaktadır. Çocukların nerdeyse üçte biri obez, diğer üçte biri de fazla kiloludur. İki yaştan önce hiç televizyon seyretmemeleri önerilirken, ikinci yaştan sonra da günde toplam 1-2 saati geçmeyecek şekilde televizyon, iPad, bilgisayar, video oyununa izin verilebilir. Ancak istatistikler çocukların günde ortalama 7.5 saatlerini ekran başında geçirdiklerini göstermektedir.

Çocukların yüzde sekseninden fazlasında vitamin D eksikliği vardır. Bunun nedeni yeterince dışarıya çıkmamaları ve yeterli güneş görmemeleridir. Sokağa çıkmanın yararları, mahalleden yeni arkadaşlar edinmesi, onlarla oyun oynaması, farklı insanlar tanıması, top oynama gibi grup sporları yapmasıdır. Bu oyunlarda kaybetmeyi, daha yeterli olmayı, alay edilmeyle başa çıkmayı ve şakalaşmayı öğrenir. Gün içerisinde biriken stresini atarak hayata daha pozitif bakmaya başlar. Mizah anlayışı gelişir.

Büyük şehirlerde yaşamanın getirdiği bir sorun da, daha küçük ve izole bir aile hayatıdır. Ebeveynlerin yoğun iş stresi ve bitmez tükenmez koşturmaları nedeniyle çocuklar genelde bakıcıların elinde büyür. Anne baba çoğunlukla işleri nedeniyle meşgul oldukları için, büyük ailelerdeki diğer aile bireylerinin yerini bakıcılar almıştır.

Teknolojik ve maddi olarak çocuklarımızın yaşam standartlarının artmış olmasına karşın, çocuklar kendilerini daha yalnız, mutsuz ve huzursuz hissediyorlar. Yakın ve şefkatli ilişkiler kurmak yerine ‘önce ben’ tutumu yaygınlaşmış, maddi değerler ve dikkat çekme ihtiyacı artmış, ruhsal gereksinimlerse doyurulamaz hale gelmiştir. Sosyal bağlar giderek kopmakta ve takım ruhu azalmaktadır. Farkında olmadan başarı odaklı ve bencil denilebilecek düzeyde bireyci çocuklar yetiştiriyoruz. Üstelik bu özellikleri, onların içinde bulunduğumuz toplumun yararını gözetmelerinden ve başkalarının iyiliği için bir şeyler yapmalarından daha çok önemsiyoruz.

Tüm bunlar paradoksal bir şekilde çocukların kendilerini yetersiz ve endişeli hissetmelerine yol açıyor. Bu koşullarda yetişen çocukların resilient olmaları da doğaldır ki beklenemez.”

Şirin Seçkin çok önemli bir tespitte bulunuyor. Çocukların ‘sokağa çıkıp’ anne babalarının kontrolü olmadan sosyalleşebilmelerinin önemine değiniyor. Bir çok nedenle mahalle hayatı kayboldu ve bunun sonucunda da çocuklar ‘sokağa çıkmak’ terimini bile bilmeden büyüyorlar. Bu da çocukların kişilik gelişimine katkıda bulunacak önemli bir eksikliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Çocukların sosyalleşebilmeleri, oyun oynayabilmeleri, spor yapabilmeleri anne babaların yapacakları organizasyona bağlı oluyor ve hep önceden belirlenmiş saatlerde gerçekleşmek zorunda kalıyor.

Tabii ki “Ah ah, nerede o eski güzel günler!” nostaljisi ile yazmıyorum bu satırları. Ama kendi çocukluğumu çocuklarımın zamanlarını nasıl geçirdikleriyle karşılaştırdığımda, onların yararına olan değişim ve gelişimlerin yanında, ciddi eksikliklerin de olduğunu görüyorum. Özellikle de resilience gelişimi açısından.

Hiçbir sorunla kendisi başa çıkmak zorunda kalmıyor günümüz büyük şehir çocuğu. Okulda arkadaşlarıyla yaşadıkları sorunların bile psikolojik bir adı var artık.  Örneğin ‘bullying’. Türkçesi zorbalık.  

Oğlumun okuldaki arkadaşlarından biri iri cüssesini de kullanarak kendinden daha ufak tefek olanlara (oğlum da bunlara dahil) ufak çaplı bir terör uyguluyordu. Bütün çocuklar kendi becerilerine uygun bir şekilde bununla başa çıkmaya çalışırken, yani zor koşullarda gelişebilen bir yeti olan resilience’a sahip olma şansını yakalamışlarken, velilerin bundan haberi oldu ve hemen sınıf öğretmeni, psikolojik danışmanlık birimi, okul yönetimi bu feci (!) durumdan haberdar edildi. Hatta biz veliler bu durumla nasıl başa çıkacağız diye toplanıp yemek yiyip şarap bile içtik. Oysa bu durumun bizle bir ilgisi yoktu.

Benim çocukluğum döneminde böyle bir durumla başka türlü başa çıkılırdı. Ben ilkokuldayken, yani bundan 40 küsur sene önce, bizim sınıfta ‘Ayı İsmail’ diye bir çocuk vardı. Oldukça iri, şişman ve hepimizden güçlüydü. Ben sınıfın en çalışkanıydım ve İsmail de benim başkanı olduğum kümede oturuyordu. Tehdit ederek benden kopya çekerdi. Ben de dayak yememek için verirdim. Vermeyip öğretmene şikayet etsem, tenefüste dayak yiyeceğim kesindi. Üstelik kopya vermezsem sınıf tarafından dışlanma tehlikem de vardı. Burada esnek davranmayı, grup aidiyetini yitirmemek için benim için çok da hoş olmayan bir şey yapmayı göze alıp stratejik davranmayı öğreniyordum. Teneffüslerde dayak yememek için de birkaç kafadar arkadaş anlaşmıştık. Ya birlikte dolaşıyorduk ya da bahçede gözümüz birbirimizin üzerindeydi. Ayı İsmail’in tehdidi söz konusu olunca birbirimizin yardımına koşuyorduk. Üç kişiyle başa çıkamıyordu neticede. Dayanışmayı, yardım etmeyi ve yardım istemeyi öğreniyorduk böylece.   

Oysa bizim çocukların sorunu bullying terimiyle psikolojize edilmiş ve o iri yarı çocuğun ruhsal sorunu olarak damgalanmış, bizimkiler de bir sorunla başa çıkabilme ve bu durumda resilient davranabilme şansını kaçırmışlardı.

Biz çocukken bütün yazımızı sokakta geçirirdik. Şimdiki gibi yaz okulları filan yoktu. Annemin aşırı korumacı tavrı beni mahallede zor durumda bırakıyordu bazen. Öğlen yemeği için eve gitmek zorundaydım ve akşam üzeri saat dörde kadar dışarı çıkmam yasaktı, çünkü maazallah başıma güneş geçebilirdi. Bu da mahallede alay konusu oluyordu. Ben de bu alaylarla başka bir özelliğimi kullanarak başa çıkıyordum. İyi futbol oynuyordum ve mahalle takımı kaptanı bendim. Benimle alay edenleri takıma almamakla tehdit ediyordum dolaylı bir biçimde. Pek ahlâklı bir tavır olmadığını itiraf etmeliyim ama yeteri kadar saygı görmemi sağlıyordu sonuçta.

Şimdi gelelim bazı bilimsel verilere. Werner adında bir araştırmacı Hawai Adalarından Kauai’de 40 yıl süreyle yürüttüğü bir saha çalışmasında çok ilginç sonuçlara ulaşmıştır. Doğrudan resilience çalışmasıdır yaptığı. Bu çalışmaya dahil edilen çocukların tamamı fakir ve sosyokültürel olarak yetersiz ailelerden geliyorlardı. Bu çocuklar gençliklerinde çeşitli davranış bozuklukları, suça eğilim göstermiş olmalarına rağmen, bunların en az üçte biri erişkin hayatta iş güç sahibi olabilmişler, evlenmiş ve yuva kurabilmişlerdi. Sosyal normlara uygun bir yaşam sürüyor ve hayatlarından da memnun olduklarını ifade ediyorlardı. Ve bunun için de profesyonel bir destek almış değillerdi. Bu ve benzeri çalışmalar, fakir ve sosyokültürel olarak dezavantajlı ailelerden gelen çocukların ekonomik ve sosyokültürel olarak daha avantajlı ailelerden gelen çocuklara göre daha dayanıklı, mücadeleci, ruhen ve bedenen daha esnek (resilient) olduğunu göstermektedir.

Büyük şehirli çocuklarınsa, helikopter gibi çocuklarının üstünde dönüp duran ve her fırsatta çocuk terapistine koşan anne babaları yüzünden resilient olup  olmadıklarını öğrenebilme şansları bile yoktur.