Coğrafya derslerinin masum kasabası: Soma

Ben ortaokul ve lise yıllarındaki sıkıcı coğrafya derslerine, Soma'yı kömür ve linyit havzası olarak ezberlediğim masum yıllarıma geri dönmek istiyorum.

Lisedeyken ve aslında 13.5.2014’e kadar, Soma benim için coğrafya derslerinde öğrendiğim kömür ve linyit çıkarılan bir Ege kasabası olmak dışında hiçbir şey ifade etmedi. Keşke öyle de kalsaydı diye fısıldıyor içimde bir ses. Utanıyorum.

Evden işe giderken insanın çocukları ve karısıyla helalleşmek zorunda kalmasını tahayyül bile edemiyorum. Her vardiyadan sonra mağaramsı bir delikten dışarı çıktığında bugün de hayatta kaldım diye Allah’a şükretmeyi...

Hayat bu kadar zor mu olmalı bazıları için? Birilerinin, polis onu yalısının kapısından aldığında şoke oldu, travmatize oldu diye, 25 küsur milyon dolara başka bir köşk satın aldığı bir ülkede?

Genç bir hastam Allah’a olan inancını sorgulamaya başladığını söyledi göz yaşları içinde. Dünyadaki hayat öbür dünya için bir sınav yeriyse, bazılarının sınav soruları neden bu kadar kazık yerden gelmek zorundaydı ki? Sayın bakanımız, düşünebiliyor musunuz, aynı gömleği ikinci gün de giymek zorunda kalmıştı. O kadar da acılarını paylaşıyordu işçi kardeşlerinin.

Bir coğrafya düşünün ki erkekleri, kardeşleri, çocukları, babaları ölmüş kadınların yurdu olmuş. Ve babasız kalmış, geleceği ellerinden alınmış çocukların... Hayatı sürdürebilmek, akşam yemeğinde büyük olasılıkla sade makarna yiyebilmek için çocuklarını eğitimin nasıl olduğunu düşünmek bile istemediğim bir ilkokula gönderebilmek, geleceğin madencilerini ve onların eşlerini yetiştirebilmek için günde en az sekiz saat akciğerlerine kömür tozu çekmeyi göze almak zorunda kalan çaresiz erkeklerin...

Orada bir kasaba var. Devlet başka hiçbir iş alanı yaratmadığı için eğer doğduğu yerde yaşayabilmek ve sevdiği kızla evlenebilmek istiyorsa haftanın altı günü günde sekiz saat madene inmek zorunda olan erkeklerin öfkelerini saklıyor.

Madendeki ihmallerin hepsini, hayatlarına değer verilmediğini bildikleri halde yıllardır öfkelerini tevekkül ve çaresizlik duygusuna dönüştürmek zorunda kalmış erkeklerin kardeşlerini, çocuklarını, babalarını kaybettiklerinde bile öfkelenmelerine izin verilmiyor. Şehit oldukları yalanıyla kandırılmaya çalışılıyorlar. Alp Gürkan’ın ve onun gibi fütursuz diğer maden işletmecilerinin ve onların beslediği devlet erkânının çocuklarının dünya nimetlerinden yararlanabilmeleri için onlar ‘şehit’ olmak zorundalar.

Nasılsa sağ kurtulmuş bir işçi, kurtarma çalışmalarında belki biraz daha fazla gayret gösterilir umuduyla “Aşağıda mühendisler de var” diye bağırıyor çaresizce. Bir maden işçisinin hayatının ‘0’ değerinde olduğunun öylesine farkında ki. Ve ne acıdır, bunu öylesine içselleştirmiş ve kabul etmiş durumda ki.

Herkes aptalca bir romantizmle nezaketine ve aldığı aile terbiyesine vermek istese de o genç işçinin ambulansta botlarını çıkarmak
istemesinin tek nedeni bugüne kadar gördüğü muameledir. Madende kömür çıkarmadığı zamanlar dışında da tırnaklarının arasından ömür boyu çıkmayacak kömür karasından madenci olduğu hemen anlaşılan işçinin, varlığıyla bile dünyayı rahatsız ettiğinin bilinçdışı bilgisinin dışavurumu o tepki sadece.

Bu sorun bu hükümetin sorunu değildir. 1990 yılında da Soma kömür işletmeleri aynı durumdaydı. Bundan 20 yıl sonra da başka bir hükümet zamanında da yine böyle kalacak. Bu yaşananların sorumlusu bizleriz.

Jaspers’ın, Nazi döneminde ses çıkarmadan bekleyen bütün Alman halkının suçlu olduğunu ilan ettiği gibi, birilerinin de çıkıp bizlerin, bütün bunları hep bildiği halde ses çıkarmayan hepimizin suçlu olduğunu bağırması gerekiyor. Partilerin yapabileceği en iyi muhalefet, hükümeti suçlu ilan edip istifaya çağırmak değil, kendilerinin de suçlu olduğunu fark edip topluca istifa etmeleridir.

2014 yılında, yas tutmalarına ve acılarını yaşamalarına bile izin verilmeyen bir maden kasabası yaratmış bir ülkenin, keyfi yerinde vatandaşı olarak utanmalı, suçumu itiraf etmeli ve bir şeyler yapmalıyım. Ama ne?

Ben ortaokul ve lise yıllarındaki sıkıcı coğrafya derslerine, Soma’yı kömür ve linyit havzası olarak ezberlediğim masum yıllarıma geri dönmek istiyorum.

Tanrı’nın beni Soma’da bir madencinin çocuğu olarak değil de İstanbullu bir eczacının oğlu olarak dünyaya fırlatmış olmasının getirdiği utanç verici şanstan feragat edebilmek istiyorum. Ama nasıl?