Dayanabilme gücü ve hayatın anlamı...

Tıbbın da belli bir oranda yönlendirmesiyle düzenin bizden talep ettiği şey yüzde 100 sağlıklı olmamızdır. Oysa bu mümkün değildir.

Aaron Antonovosky adında Yahudi kökenli Amerikalı bir araştırmacı Nazi konsantrasyon kamplarında kalıp da sağ kurtulmuş takriben 300 Yahudi kadın üzerinde bir çalışma yapar. Amacı, bu kadınların yaşadıkları ağır travmatik koşullar nedeniyle ne tür psikiyatrik bozukluklar geliştirdiklerini tespit etmektir. Bu araştırma sırasında çalışma grubundaki kadınların yüzde 29’unun fiziksel ve ruhsal olarak iyi durumda olduklarını gözlemler. Ve kafasını şu soru meşgul etmeye başlar: “Bütün bu olumsuz koşullara rağmen bu insanlar sağlık-hastalık ekseninde neden sağlık tarafında bulunmaktadır?”
Tıp, sorun odaklı bir bilim dalı olup patogenez’e odaklanır esas olarak. Patogenez, hastalığın oluşumu ve gelişimi anlamına gelir. Hastalığın nasıl ortaya çıktığını ve geliştiğini belirlersek hastalığı ortadan kaldırmak, tedavi etme de mümkün olur. Bir tıp dalı olan psikiyatri de esas olarak hastalık odaklı çalışır. Büyük ölçüde doğrudur da böyle çalışması.
Antonovosky ağır yaşam koşullarına rağmen sağlıklı kalmış Nazi mağdurlarını inceleyerek salutogenez kavramını ortaya atmıştır. Salutogenez, sağlığın oluşum ve gelişimi demektir. Bu kavramın temelinde bireyin içinde bulunduğu yaşam evresine uyum duygusu, yetisi (sence of coherence) bulunur. Birey bu yetiye sahipse, içinde bulunduğu yaşam koşullarını anlaşılabilir, açıklanabilir olarak değerlendirir. Bu koşullara dayanabilmesini sağlayacak kaynaklara sahip olduğunu bilir. İçinde bulunulan koşulların, eğer içinden çıkılabilirse, kişiyi geliştirici etkisi olduğuna inanır. Maruz kaldığı duruma bir mana ve anlam atfeder.
1990’lı yıllarda salutogenez kavramına bağlı olarak kökenini fizik biliminden alan başka bir kavram daha ruh sağlığı alanında kullanılır olmaya başlamıştır. Bu kavram da ‘resilience’, yani dayanma gücü, esneklik anlamına gelmektedir. Bazı nesneler bambu dalı gibi yük altında eğilirler ama yük ortadan kalktığında tekrar eski durumlarına dönerler. Bunu insan sağlığına uyarlarsak, ruhsal olarak yük olan yaşantılara dayanabilme ve bu yükler ortadan kalktığında tekrar önceki duygudurumuna geri dönebilmesini anlayabiliriz. Dayanabilme gücü doğuştan gelen bir yetenek değil, sonradan öğrenilen bir beceridir.
90’lı yıllardan beri ruh sağlığı alanında salutogenez ve esneklik kavramları temel alınarak kaynak odaklı terapötik yaklaşımlar ön plana çıkmaya başlamıştır. Günümüz koşullarında ruhsal ve yaşamsal yüklerin insanların dayanma güçlerini aşan ya da dayanma sınırını zorlayan bir hal aldığını biliyoruz. Bu nedenle anksiyete ve depresif bozukluklar, uyum zorlukları, ilişki sorunları psikiyatri ve psikoterapi pratiğinin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Tıbbın da belli bir oranda yönlendirmesiyle, düzenin bizden talep ettiği şey yüzde 100 sağlıklı olmamızdır. Oysa bu mümkün değildir. Kolesterolün biraz yükselmesi, asansöre binmekten tedirgin olmak hastalık algısı yaratıyor herkeste. Bu da yetersiz, kusurlu olma düşüncesini pekiştiriyor.
Oysa var olan eksik ve/ya da sağlıklılık sınırlarını zorlayan belirtiler yanında kişisel, ailevi ve toplumsal birçok kaynağa da sahibiz. Ama çoğunlukla, sağlık anksiyetesi olan bir hastanın yalnızca hastalık belirtilerine odaklanması gibi, eksiklere odaklanıyoruz. Bizi anlamlı ve mana dolu bir hayata götürecek tutumsa, yapamadıklarımıza değil yapabildiklerimize odaklanmaktır.
Burada söylemek istediğim şey kesinlikle pozitif psikolojinin vazettiği, “Mutsuzsan bunun sorumlusu sensin!” anlamına gelen sağcı söylem değildir. Polyannacılık hiç değildir. Bunu belki İsviçreli bir hastamın durumuyla daha iyi açıklayabilirim. Doğuştan her iki kolu da olmayan bir hastam önemli bir sigorta şirketinde yönetici pozisyonunda çalışıyordu. Bütün işi bilgisayar başındaydı ve bilgisayarını ayak parmaklarıyla kullanıyordu. Onu Basel’de bir barda görmüştüm, sağ ayağının içiyle karşısında oturan sevgilisinin yanağını okşuyordu.
Hayatta değiştiremeyeceğimiz koşullar olabilir ya da hayatımızı belli süre için kısıtlayan, dayanılmaz duygusu uyandıran, dolayısıyla çaresizliğe iten siyasi bir ortam bulunabilir. Birey, bir yandan bu koşulları değiştirmek için belli bir mücadele içinde olabilir, diğer yandan kendi bireysel huzurunu sağlamak için kendi dayanma gücünü, kişisel ve toplumsal kaynaklarını aktive edebilir.