Depresyon yok mu?

Bu komplo teorilerini lütfen Ergenekon ile sınırlı tutalım ve bilimin oluşturduğu yapılardan elimizi çekelim

Metin Münir normal üzüntünün depresyon olarak tanımlanmasının psikiyatr ve ilaç firmalarının para kazanmak için kurdukları bir tuzak olduğunu iddia ediyor. Yine de sağ olsun insaflı davranıp aslında depresyon diye bir şey olduğunu, ama bunun iddia edildiği kadar sık görülmediğini ekliyor.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) depresyonun 2020 yılında kalp ve damar hastalıklarından sonra en fazla işgücü kaybına yol açan hastalık olacağını bilimsel verilere dayanarak söylüyor. DSÖ çok saygın bilim insanlarından oluşan bir kuruluştur ve hiçbir şekilde ilaç firmalarıyla para ilişkisinde olması mümkün değildir. Bu kadar komplo teorisi herhalde ancak biz Türklere mahsus ve diyorum ki lütfen bunu Ergenekon, TSK ve derin devletle sınırlı tutalım ve DSÖ gibi hayatını insan sağlığına adamış bilim insanlarının oluşturduğu yapılardan elimizi çekelim.
Ama ben çuvaldızı yine de kendimize batırmak gerektiği inancındayım. Hemen konuya giriyorum. Türkiye’de depresyon DSÖ’nün dünya için verdiği rakamlardan daha fazla tanılanıyor. Bu konuda Metin Münir az bile söylüyor. Bu savımla ilgili bilimsel bir çalışmam yok. Ama uzun yıllarını İsviçre’de psikiyatr ve psikoterapist olarak geçiren ve sadece iki senedir Türkiye’de çalışan biri olarak klinik gözlemim bu yönde. Bunun nedenlerini hiç dolandırmadan anlatmak istiyorum.
Türkiye’de psikiyatri ihtisası sırasında gerçek anlamda psikoterapi eğitimi zorunlu değil. Tabii ki psikiyatri asistanları, ihtisas yaptıkları kurumda, yurtdışında psikoterapi eğitimi görmüş bir hocaları varsa, belli psikoterapötik teknikleri öğrenebiliyorlar. Ama bu gerçek bir psikoterapi eğitimi değil kesinlikle.
Uygar dünyada psikiyatri ihtisasına paralel olarak bu eğitimden bağımsız en az dört senelik bir psikoterapi eğitiminden geçmemişseniz psikiyatr belgesini alamazsınız. Bu psikoterapi eğitimini veren bir kuruluş yok mu Türkiye’de? Var. Örneğin Kognitif ve Davranış Terapileri Derneği, Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur başkanlığında belli bir süredir Avrupa standartlarında bu eğitimi vermeye gayret ediyor. Benzer bir eğitimi İstanbul Psikanaliz Derneği de veriyor. Ama bu eğitimler isteğe bağlı, yani zorunlu değil. Bu da katılımları çok sınırlı tutuyor.
Bu da şöyle durumların ortaya çıkmasına neden oluyor. Bir ihtisas kurumunda psikiyatri eğitimi sırasında psikiyatri asistanları esas olarak hastaneye yatırılması gerekecek düzeyde ağır şizofreni, bipolar bozukluk, ağır psikoz, alkol ve madde bağımlılığı tedavisiyle meşgul olurlar. Poliklinik hizmeti sırasında da hasta yoğunluğu nedeniyle çok kısa sürede tanı koyup tedavi düzenlemek zorunda olduklarından psikoterapi uygulamadan ve öğrenmeden ihtisaslarını bitirirler. Eğer yukarıda bahsettiğim eğitimleri gönüllü olarak almamışlarsa muayenehanede yaşanan durum şudur: Biri gelir, hayattan zevk almadığını, her şeyin anlamsız gelmeye başladığını, gelecek kaygısı duyduğunu söyler. Psikoterapötik yaklaşım şansı olmayan psikiyatr, en iyi bildiği şeye yönelir. Depresyon ya da anksiyete tanısı koyup bir antidepresan reçete eder ve bir dostun ya da aile bireyinin de verebileceği tavsiyelerde bulunur. Böyle bir durumda da Metin Münirler haklı olurlar.
Bunun yanında maalesef şöyle meslektaşlarımız da var, eğer danışanlarım yalan söylemiyorsa, ki söylediklerini hiç sanmıyorum.
“Doktor Bey aslında psikiyatrımdan çok memnundum. Çok iyi bir insan, bana da çok faydası oldu, ama o kadar meşgul ki onbeş dakika görebiliyor beni ve soracağım soruları soramıyorum.”
“Alper Bey psikiyatrım, en son randevumuzu gecenin üçüne verdi. Nasıl dayanabildiğini sorduğumda, hiç yorulmadığını söyledi.”
Gece saat birde ikide hasta gören, ne yapacağını bilmediği için antidepresan reçete eden meslektaşlarımız olduğu müddetçe Üstün Öngellerin, Metin Münirlerin saldırılarına maruz kalmaya devam edeceğiz.
Haftaya kaldığım yerden devam edeceğim.