Direnişin psikolojisi

Baba ve çocuk ilişkisinin kökten dönüşümüdür Gezi'de yaşanan. Türk aile yapısında çocuğun gerçekleştirdiği bir devrimdir ve devrim bu kez babayı da dönüştüreceğe benziyor.

“Ben 29 yaşındayım ve aslında apolitik bir insanım. Ama Gezi olayları sırasında gördüm ki, benim apolitikliğim umutsuzlukla ve korkuyla çok ilgiliymiş. Cumartesi akşamına kadar Taksim’e gitmeye korktum ama gidince bir şey oldu bende, değiştim sanki. Şimdi umudum var. Siyaseti takip etmeye başladım, yakın tarihimizi okumaya karar verdim. Hayatta önem verdiğim şeyler değişti. Eskiden sorun olarak gördüğüm şeyler şimdi pek canımı sıkmıyor. Başka birisi oldum ben.” Bunu genç bir danışanım söyledi son seansında...
Direniş insanların üstündeki ölü toprağını attı, korkuyu bir kenara bıraktırdı, birbirlerine yönelttikleri öfkeye dönüşen bastırılmış suçluluk duygusunu ortadan kaldırdı, şüpheye düşülen değerler nedeniyle silinmeye başlayan kimlikleri doğrulandı, birey olmanın birliktelik ve dayanışma olmadan manasız olduğunu gösterdi ve umudu ayaklandırdı. Daha ne yapsın!
Gezi’de dolaşan herkes artık Türkiye’nin 31 Mayıs’tan önceki Türkiye olmadığını görebilir. Tabii ki nereye baktığınızla da alakalıdır gördükleriniz. Gazdan ve dayaktan kaçmak için barikat kurmayı vandalizmle eş tutmaya da kalkabilirsiniz Ali Saydam gibi. Ya da ergen çocuğun babasından dayak yemeye isyan edip vurmak için havaya kalkan elini tutması ve “Yeter artık!” diyerek diklenmesi olarak da değerlendirebilirsiniz. Evet, iki haftadır burada yazdığım gibi baba ve çocuk ilişkisinin kökten dönüşümüdür Gezi’de yaşanan. Yüzyıllardır aynı kalan Türk aile yapısında çocuğun gerçekleştirdiği bir devrimdir ve çocuğun bu devrimi bu kez babayı da dönüştüreceğe benziyor.
Kimse bu grubun herhangi bir liderin sözünü dinlemesini beklemesin. Şu an ergen çocuk babanın baskısından kurtulmuş olmanın keyfini sürüyor ve bırakın bir liderin kendisine, lider sözüne bile katlanabilecek durumda değil. Tam da bu nedenle eski tüfeklerin biraz kıskançlık, biraz kibirle söyledikleri “Biz bütün bu yaşananları 70’li yıllarda gördük” tespitleri doğru değil. Çünkü eski sol örgütleri de belirleyen sağlam ideolojileri değil, karizmatik liderleriydi. 70’lerde devlet babaya baş kaldıran gençler liderlerinin daha yumuşak gibi gözüken baskıcı yönetimleri altına girmişlerdi. Ama kendi seçimleri olduğu için bunun farkında değillerdi.
Günlük hayattan bir örnek vermek istiyorum. 90’ların başlarıydı. Buluşunca bir-iki bira içmekten hoşlandığım sol örgütlerden birinin sempatizanı arkadaşım bir keresinde çay içmeye karar verdi. Ne olduğunu anlamak için sıkıştırınca da hafif utanarak liderliğin alkolü yasakladığını söyledi. Baba babalığından nedense vazgeçemiyor, dünya görüşü ne olursa olsun.
Bu haliyle 70’lerden çok Paris Komünü’ne benziyor Gezi direnişi. İhtiyacı olanın para vermeden istediğini alabildiği Devrim Marketi’yle, insanların kitaplarını paylaştığı kütüphanesiyle, tek bir polis olmamasına rağmen (belki de bu nedenle) on binlerce insanın iç içe yaşadığı bir yerde hiçbir ‘suç’ eyleminin (hırsızlık, şiddet vs.) gerçekleşmemesiyle.
“Peki ne istiyorlar bu gençler, bu direnişin amacı ne?” diye soranlara tabii ki AVM, ağaçlar vs. üzerinden bir yanıt verilebilir. Ama buradaki amaç yapılanın kendisiydi. İsyan etmek. Babaya hayır demek ve bu ilk hayır’ın tadını çıkarmak. Şimdi herkes bu özgürlük duygusunun şaşkınlığını da yaşıyor. Korku sınırı geçildi. Babanın bağırış çağırışlarından, sözünü dinlemezsek yapacaklarından, boş tehditlerinden o kadar sinmiştik ki, tasvip etmediğimiz halde yapıp ettiklerine hiç ses çıkarmıyor, gerçekten kötü bir şey olacak sanıyorduk. Ama babanın son yaptıkları o kadar canına tak etti ki çocuğun, kendini kontrol etmek istemedi ve gazı da yedi. Ama şaşırdı da. Bu kadar mıydı yani? İşte bu korku sınırının aşıldığı an oldu. Artık gerçek mermi bile sıkılsa farketmeyecek. Çünkü özgürlüğün tadı can yanmasını bastırıyor. Gezi’de olmadığı için babanın tehditlerinin büyük bir kısmının boş olduğunu bilmeyen basın ilk dört gün sustu. Ama akşamları Gezi’ye çıktıklarında onlar da içlerindeki korku zincirlerini kırdılar ve bir gazeteci dostumun da dediği gibi son 10 yıldaki en özgür birkaç günlerini yaşadılar.
Azınlıkta kalmış olan toplumun seküler kesimi sahip oldukları değerlerden o kadar şüpheye düşmüştü ki, ciddi bir kimlik bunalımı yaşandı bu kesimde. Bu değerlerden şüpheye düşmenin müsebbibi muhafazakar devlet baba değildi aslında. Muhafazakar bir yönetimin bir şeyleri gerçekten değiştireceğine safça inanan seküler kesimin içindeki sesi çıkan entelektüellerdi. Şimdi yaşananlara bizim yanımızda tepki gösteren bu kesimi, babanın yapıp ettiklerini savunur ve aslında bizim iyiliğimizi istediğini söylerlerken, şaşkınlıkla izledik. Umarım kendileriyle hesaplaşma içine girerler. Çünkü değerlerimizden şüpheye düşmemizde, dolayısıyla kimliğimizin silinmesinde onların payı büyük. Bu direniş bize değerlerimizin yanlış olmadığını, kimliğimizden utanmamız gerekmediğini anımsattı.
Evet bu durum geçecek. Somut hiçbir kazanım olmayacak. Belki kışla Taksim’e AVM’siyle inşa edilecek ama artık hiçbir şey 31 Mayıs öncesinde olduğu gibi değil. Artık bağımlı ve itaatkar bir gençlik yok. Eğer aklı varsa baba da çocuğundan öğrenebileceği bir şeyler olduğunu görür ve onunla kucaklaşır. Olmazsa, biz babasız yaşamayı da öğreniriz.