"Dr. Sigm. Freud u. Frau"*

Psikanaliz tarihçileri Freud'la Minna arasındaki ilişkinin sadece entelektüel bir yoldaşlık mı olduğunu, yoksa aralarında cinsel bir ilişkinin de olup olmadığını çok tartıştı. Freud'un 13 Ağustos 1898 tarihinde 'Schweizerhaus' adlı otelin kayıt defterine yazdığı "Dr. Sigm. Freud u. Frau / Wien" yani "Dr. Freud ve karısı" yazısının bulunması bu konuda önemli bir fikir veriyor
"Dr. Sigm. Freud u. Frau"*

Prof. Dr. Sigismund Scholomo Freud’un güçlü kadınlara bir zaafı vardı. Bu kadınlardan biri Lou Andreas Salomé’ydi. Nietzsche’nin âşık olup evlenme teklif ettiği, büyük Alman şairi Rilke’nin gençlik yıllarında hastalıklı bir aşk yaşadığı ve Freud’un ünlü Çarşamba toplantılarına katılma izni verdiği tek kadın. Hatta Cumartesileri düzenlediği dost toplantılarına iştirak etme hakkı da vardı. Lou Salomé kendisi analizden geçmemesine rağmen, Freud’un izniyle Berlin’deki ilk psikanaliz muayenehanesini açmıştı.

Freud’un hayatına giren diğer bir güçlü kadın Napoleon’un birkaç kuşak öteden yeğeni Marie Bonaparte’tı; Danimarka ve Yunanistan Prensesi. Belli bir süre için Freud’a analize gelmiş olup daha sonra Fransa’da psikanalizin yerleşmesine büyük katkıda bulunmuş biriydi Prenses. Hatta Freud’un yaklaşan Nazi tehlikesini fark edememesi nedeniyle içine düştüğü tehlikeden onu kurtaran ve Paris üzerinden Londra’ya kaçmasına yardım eden de oydu.

Freud her ikisiyle de Viyana sokaklarında uzun yürüyüşler yapmayı, Viyana’nın ünlü kafelerinde şarap eşliğinde derin sohbetlere dalmayı çok seviyordu. Ama her ikisiyle de ilişkisi platonik bir düzeyde kalmış olup aralarında cinsellik yaşanmamıştı. En azından bugünkü bilgilerimiz o yönde. Çünkü Freud kendiyle ilgili bilgilerin geleceğe kalmaması için büyük özen göstermiştir hayatı boyunca. Daha hiç tanınmadığı ve psikanalizin doğumunun gerçekleşmediği dönemlerde, parasız olduğu için müstakbel, despot kayınvalidesi tarafından Martha’yla evlenmesine henüz izin verilmemişken, nişanlısına yazdığı bir mektupta, gelecekteki biyograflarının işini güçleştirmek için hiçbir özel yazışmayı ve notu, günlüğü tutmadığını, hepsini yaktığını belirtir. Onun hayat hikayesi eserleri üzerinden yazılmalıdır. Büyük ölçüde de böyle olmuştur.

Freud’un hayatına giren ve ölene kadar da çıkmayan başka güçlü bir kadın da baldızı Minna Bernays’dır. Minna Bernays, ailesinin rızası olmamasına rağmen Freud’la nişanlanan ablası Martha’dan daha entelektüel, edebiyat tutkusu olan, asi ruhlu ve ablasına göre daha çekici bir kadındı. Freud’dan dokuz yaş küçüktü. Freud’un Martha’yla nişanlı olduğu dönemde o da Ignaz Schoenberg’le nişanlanmıştı. Üniversitede hindoloji uzmanı olan Schoenberg 24 yaşında tüberkülozdan öldü. Ölmeden kısa bir süre önce, Minna sıkıntı çekmeden yeni bir ilişkiye başlayabilsin diye, nişanı bozdu. Ama bir anlamda bu pek işe yaramadı, çünkü Minna ömrü boyunca hiç evlenmedi.

Büyük burjuva bir Yahudi ailesi olan Bernayslar, kızları Martha’nın beş parasız genç bir doktorla evlenmesine razı değildi. Bu nedenle anne, Freud’la gizlice nişanlanmış olan kızını ondan en azından mekansal olarak uzaklaştırabilmek için Hamburg’a taşındı. Bu arada bankerlik yapan babanın iflası ve ardından ölümü aileyi oldukça güç durumda bırakmıştı. Buna rağmen anne Bernays burnundan kıl aldırmıyor ve Martha’nın evlenmesine, Freud doğru düzgün para kazanmadan izin vermeyeceğini açık açık dile getiriyordu.

Aylar ayları, yıllar yılları kovaladı ve Martha’yla, “Sigi”sinin evliliği 4 yıl beklemek zorunda kaldı. Freud bu arada Paris’e ünlü psikiyatr Charcot’nun, Salpétriére Psikiyatri Kliniği’nin büyük anfisinde yüzlerce öğrencinin gözü önünde gerçekleşen hipnoz şovlarını görmeye gitti. Bir hastabakıcının eşliğinde salona giren ve çarpıcı bir güzelliğe sahip olan histeri hastası Blanche’ın hipnotik transa geçişini izledi. Hastanın güzel bedeni trans süresince neredeyse utanmazca ve şehvetle kıvrılıp bükülmüştü. Bu, Avusturyalı genç ve bakir doktorda tuhaf, neredeyse erotik bir heyecan uyandırdı. Freud’un aklında beliren düşünce şu oldu: “Cinsel olarak tatmin olmayan kadınlar ağır nevrotik semptomlar gösteriyorlar. Kadının bu histerisinin temel nedeniyse iktidarsız ya da erotik olarak çekici olmayan erkeklerdir.”
Bu söylem biz 21. yüzyıl insanları için pek de bilinmedik bir şey olmayabilir. Ama 1885 yılında yapılan bu tespit oldukça devrimci bir anlam içeriyordu. Bir kere cinsel hazzın gizli dünyasını açığa çıkarıyor ve bunu tıbbın konusu yapıyordu. İkinci olarak cinsel hazzın kadınlar için de önemli olduğunu, onların da cinsel olarak tatmin olma hakkına sahip olduklarını söylüyordu. Ve Freud için o ana kadar yalnızca silik bir sezgi olan bir gerçekliğe vurgu yapıyordu: Eros’un gücüne…

O dakikadan itibaren idolü olan Jean Martin Charcot’nun yanında bir yıl asistan olarak kalmaya karar verdi. Ama o kadar utangaçtı ki, Charcot’yla, onun verdiği davetlerde konuşurken bile kokainin cesaretlendiren, coşku veren etkisine ihtiyaç duyuyordu (O yıllarda kokain yasal bir ağrı dindirici ilaçtı. Hatta depresyon için bile kullanılıyordu). Bu arada nişanlısı Martha’yla olan ilişkisi mektuplar üzerinden yürüyordu. Bu uzun bekleyiş her ikisinin cinsel tutkularını da kamçılıyordu. Martha geceleri uyuyamadığını itiraf ediyordu mektuplarında. Freud da daha sonraki yıllarda kendisini içsel çatışmalara sürükleyecek bir “kötü huy”a, mastürbasyona saplanıp kalmıştı. Yani o yıllardaki cinsel yoksunluk durumu da, cinselliğin gücüyle ilgili bir teori geliştirmesi için oldukça elverişli bir zemin oluşturuyordu.
1881 yılında 20 yaşındaki iri gözlü, solgun güzel Martha’yla karşılaşması tam bir ilk bakışta aşktı. Bu Martha için de geçerliydi. Sigmund o sırada 26 yaşındaydı. Martha’ya yazdığı mektuplarda, bir erkek olarak kendilik duygusunun pek gelişmemiş olduğu görülüyordu, ki bu da oldukça anlaşılır bir durumdu.

1876 yılında alglerin cinsel organlarının araştırmasıyla başlayan bilim adamı kariyeri, on yıl sonra aşkına kavuşabilmek için sona ermek zorunda kaldı. Viyana’da Bergasse 19 adresinde özel muayenehanesini açtı ve bir asabiyeci olarak çalışmaya başladı (O yıllarda Almanca’da nöroloji ve psikiyatri uzmanlığı ortak bir ad altında toplanıyordu: ‘Nervenarzt’. Sinir doktoru olarak bire bir çevirebileceğimiz bu kelimenin en uygun karşılığının asabiyeci olduğunu düşünüyorum). 1886 yılının Eylül’ünde karısının kollarında kadın-erkek ilişkisinin bedensel haz dünyasıyla tanıştı. Bergasse 19’daki evin muayenehane olarak kullanılan odasında da cinsel devrimin tohumları atılacaktı.

Özel muayenehanesinde çalışan bu asabiyeciyle en mahrem ve acı veren konuların bile konuşulduğu Viyana’da ve hatta Avrupa’da hızla yayıldı. Kısa süre içinde Freud’un bekleme odası nevrotik, özellikle kadın nevrotik hastalarla dolmaya başladı. Mutsuz bir cinsel yaşamın baş ağrısı, kalp çarpıntısı, uyku bozukluğu, karın ağrısı ve panik gibi nevrastenik belirtilere yol açacağını Paris günlerinden beri biliyordu. Ama öte yandan cinsellik hakkındaki teorileri birçok çevre tarafından kuşkuyla izleniyordu. Karısı Martha da ömrü boyunca Freud’un çalıştığı konularla ilgilenmedi. İlgilenmeyi bırakın pornografik bulduğunu söylemekten de kaçınmadı.

Hastalarının cinsel öykülerini dinlerken çocukluğuna ait kendi cinsel anıları, yaşantıları da hafızasının derinliklerinden su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Çek bir dadısı vardı çocukluğunda, “ilk cinsellik öğretmeni”. Onun cinsel organlarına dokunmuş muydu, yoksa yalnızca hayal mi ediyordu böyle bir şeyi? Kız onu kendi adet kanıyla pembeleşmiş bir küvetin içinde yıkamış mıydı? Yoksa bu da mı hayallerinin bir parçasıydı? Kendi yaşında bir erkek çocuk ve onun yaşça biraz daha küçük kız kardeşiyle oynadıkları cinsel oyunları da anımsamaya başlamıştı. Üstelik kızın alt tarafı tamamen çıplaktı.

Bütün bu anılar ve kendi rüyalarının analizi, nevrotik hastalarının anlattıkları cinsellik teorisinin şekillenmesine ve 1900 yılında yayınlanan, psikanalizin en önemli kitaplarından biri olan ‘Rüyaların Yorumu’ kitabının ortaya çıkmasına neden oldu. Böylece cinsellik Freud’un dünyasında bir daha inmemek üzere tahta çıkmış oldu.

Bu arada kendi cinsel hayatı Rüyaların Yorumu’nun yayınlanmasından beş yıl kadar önce tam bir cehenneme dönmüştü. 1886 yılından 1895 yılına kadar altı çocuk doğurmuştu Martha. Kendini ateist bir Yahudi olarak tanımlayan Freud, tam Ortodoks bir Yahudi gibi doğum kontrolüne karşı çıkıyordu. Aynı zamanda, o dönemde en çok uygulanan doğum kontrol yöntemi olan coitus interruptus’un (boşalmadan hemen önce erkek cinsel organının geri çekilmesi yoluyla uygulanan, pek de güvenli olmayan doğum kontrol yöntemi) erkeği psikolojik olarak hasta ettiğini de düşünüyordu. Böylece geriye tek bir çare kalıyordu; o da tam bir cinsel perhiz. Freud 40, Martha 34 yaşındaydı…

1895 yılında en yakın dostu Berlinli Kulak Burun Boğaz uzmanı Dr. Fliess’e yazdığı bir mektupta cinsel hayatını bitirdiğini ve o andan itibaren kendini bir ölü gibi hissettiğini yazmıştı. Ne paradoks ama! 19. yüzyıl sonu Avrupa’sında cinselliği bu açıklıkla gündeme getirmeyi göze alacak kadar devrimci bir cesarete sahip olan Freud, kendi cinsel hayatına nokta koymak zorunda hissediyordu kendini.

İşte Minna Bernays Freud’un hayatına tam bu evrede girdi. Martha’nın kız kardeşi 1896 yılında, yani cinsel perhiz başladıktan bir yıl kadar sonra parasızlık ve çaresizlikten Freud’ların evine, Bergasse 19’a taşındı ve bir daha da onlardan ayrılmadı. 1939’daki Nazi işgali sonrasında Viyana’dan Londra’ya kaçışları sırasında da onlarla birlikteydi.

Minna’ya içinde kendi küveti olan bir oda verdiler. Minna odasına girmek için ablası ve eniştesinin yatak odasından geçmek zorundaydı. Freud’un yazdıkları hakkında uzun sohbetler ettikleri, birlikte kokain kullanıp şarap içtikleri çalışma odası da alt katta girişin hemen sağındaydı. Psikanaliz tarihçileri ve Freud biyografları Freud’la Minna arasındaki ilişkinin sadece entelektüel bir yoldaşlık mı olduğunu, yoksa aralarında cinsel bir ilişkinin de olup olmadığını çok tartıştı. Bu konuda uzun süre boyunca tek tanık, Freud’un bir zamanlar ki veliahtı Carl Gustav Jung’tu. Jung 1957 yılında yapılan ve 1969 yılında ilk olarak yayınlanan bir söyleşide 50 küsur yıl öncede kalmış bir anısını anlatırken, Minna’nın kendisine, Sigmund’un ona âşık olduğunu ve bir ilişki yaşıyor olduklarını söylediğini naklediyordu.

Ama Freud’u mitleştiren ‘sadık’ Freud biyografları bu iddiayı ciddiye almadılar. Hatta Jung’un Freud’u karalama çabası içinde olduğunu yazdılar. Oysa böyle bir ilişkinin var olmasının ne Freud’a, ne de psikanalize bir zararı yoktu. ‘Minna meselesi’ hep bir bilinmeyen olarak kaldı. Ta ki Heidelberg’li sosyolog, psikanalist ve Freud araştırmacısı Franz Maciejewski 2006 yılında İsviçre’nin Engadin bölgesinde Sigmund Freud’la Minna Bernays’ın izine rastlayana kadar.

Martha’nın kocasına gezilerinde eşlik etmek istememesi nedeniyle, Freud Minna’yı yanında götürüyordu. Freud yalnız yolculuk etmeyi sevmiyordu, çünkü panik atakları vardı.

13 Ağustos 1898 tarihinde de İsviçre Alplerinin en güzel bölgelerinden biri olan Engadin Maloja’da ‘Schweizerhaus’ adlı çok güzel bir otele giriş yapmışlardı. Maciejewski o tarihteki kayıt defterine ulaştı ve Freud’un kendi el yazısıyla doldurduğu bölümü buldu. Freud “Dr. Sigm. Freud u. Frau / Wien” yazmıştı. Yani “Dr. Freud ve karısı / Viyana”. O zamanlar oda numarası 11’di, odanın şimdiki numarasıysa 24. Klasik bir iki kişilik yatağı olan, nefis dağ manzaralı lüks bir oda. Maciejewski bu keşfinden sonra Minna ve Freud’un ilişkisi üzerine çok güzel bir kitap yazmış ve bunu 2008 yılında yayınlamıştır. ‘Freud in Maloja’. Umarım Türkçeye çevrilir bir yayınevi tarafından.

Geçenlerde Doğan Yayınları’ndan çift yazarlı bir kitap yayınlandı. ‘Freud’un Metresi’. Yazarlar Karen Mack ve Jennifer Kaufman. Freud ve Minna Bernays arasındaki ilişkiyi biraz önce adını andığım kitap ve bunun yanında diğer önemli Freud biyografilerine dayanarak bir roman haline getirmişler. Minna’nın tutku dolu aşkını, ablasına karşı duyduğu suçluluk duygusunu, duygusal iniş çıkışlarını, Viyana’nın o dönemdeki atmosferini oldukça başarılı bir şekilde yansıtmışlar kitapta. Satırlar arasında Bergasse 19’un kasvetli havasını hissediyor, merdivenleri çıkarken ayaklarınızın altında gıcırdayan merdivenlerin sesini duyuyorsunuz ve Freud’un her gün içtiği 20 puronun dumanı genzinizi yakıyor.

Ama Freud’un o dönemdeki çalışmalarından, içinde bulunduğu ruh halinden ve kişilik yapısından başka kaynaklar sayesinde haberdar değilseniz, bazı şeyler, örneğin Freud’un Minna’ya ilgisini neden birden yitirdiği gibi konular anlaşılmaz kalabiliyor. Ben, naçizane bir şekilde bu yazımın, kitaba başlamadan önce bir önsöz gibi okunmasını öneriyorum. Bir de kitap kapağının Freud’un mirasına haksızlık olduğunu düşündüğümü söylemeden geçemeyeceğim. Ebru ve Deniz kızacaklar ama kapak bu haliyle kitaba Barbara Cartland romanı imajı vermiş. Oysa kitap çok güzel.

İyi okumalar.

*Dr. Freud ve karısı