Erkek ve kadın farklı mıdır?

Cinsiyet klişeleri oldukça aldatıcı ve günlük hayat da ilk bakışta bu aldanmayı doğrulayıcı birçok ayrıntı sunuyor bize.

Yazımı yazmaya oturdum nihayet. Bu hafta kadın erkek arasındaki farklara, bununla ilgili klişelere yakından bakmak istiyorum biraz. Bunun için bir kitaptan yararlanacağım. Kitabın adı ‘Delusions of gender: The real science behind sex differences’. Yazarı Cordelia Fine. Kendisi Oxford’da deneysel psikoloji eğitimi görmüş bir bilim insanı.

Aslında başka şeyler de yazmak istiyorum. Ama dijital bir gazetenin pazar yazısı sınırlarını aşar yazmak istediğim diğer şeyler. Ne mi istiyorum? Bilirsiniz Franz Kafka’nın babasına yazdığı uzun bir mektup vardır. Bir içsel hesaplaşma. Hiç gönderilmemiş bir mektuptur bu. Kamuran Şipal sanırım, çevirdi bu mektubu. Bir de Friedrich Nietzsche’nin annesine yazdığı gerçek mektuplar vardır. Türkçeye çevrilmedi henüz. Aklımdan hep geçer; Kafka’nın mektubunu da, Nietzsche’nin mektuplarını da kendim çevireyim ve onların ebeveynleriyle olan patolojik ilişkilerini psikolojik olarak anlamaya çalışayım. Ama sanırım ancak emekliliğimde gerçekleştireceğim bir proje bu.

Seneler önce bir kez okuduğum bir kitap duruyor bir de masamda. ‘Eylül’. Mehmet Rauf’un romanı. Edebiyatımızdaki ilk psikolojik aşk romanı. Onu tekrar okumaya ve yazabilecek kadar anlamaya zamanım olur diye umuyorum.

Gelelim erkekle kadın arasındaki farka. Kime sorarsak soralım hiçbir şüphe duymadan kadınla erkeğin farklı olduğunu söyleyecektir. Gerçekten ben de kızım Eylül’e ve oğlum Yağmur’a baktığımda birbirlerinden farklı olduklarını görüyorum. Ama acaba bu kız ve erkek olmalarından mı kaynaklanıyor sadece? Oğlumun bugün söylediği bir şey beni bundan kuşkuya düşürdü. Eylül spor ayakkabısına ihtiyacı olduğunu söyleyince, Yağmur AVM’ye gitmek istemediğini, çünkü kız olmadığını söyledi. İlginç bir yorum değil mi?

Kız olmadığı için bazı şeylerden hoşlanmaması gerektiğine mi inanıyor yoksa oğlum?

Evet, erkek beyni ortalama olarak kadın beyninden %8 daha büyüktür. Erkek hipotalamusunda bir bölgenin erkekte daha geniş olduğu da gösterilmiş. Erkek ve kadın beyinleri arasında bazı farklılıkların olduğu biliniyor artık. Kadın ve erkek davranışlarında ve yetilerinde de farklılık olduğu biliniyor. Ama bu farklar biyolojik mi, yani doğuştan getirilen farklar mı acaba? Bunu yukarıda andığım psikolog da sorguluyor. “Cinsiyetler arasındaki farklılıklar, daha çok öğrenilmiştir, yani çevresel etkenlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır.” diyor.

Buna bir örnek, kadınların başkalarının düşüncelerini daha iyi anladığı ve empati göstermekte erkeklerden daha iyi olduğu yönündeki inanç. Sakın bu fark kadınlara bunun böyle olduğu ve erkeklere de bunu beceremedikleri çok sık tekrarlandığı için olmasın? Kendini doğrulayan bir kehanet gibi bu durum. Zaten yapılan çalışmalarda gösterilmiş ki, insanların yüz ifadelerini anlamakta erkek çocuklar kız çocuklarından daha kötü değil.

Cinsiyet klişeleri oldukça aldatıcı ve günlük hayat da ilk bakışta bu aldanmayı doğrulayıcı birçok ayrıntı sunuyor bize. Bunları her gün çocuklarımızda ve eş ya da sevgililerimizin davranışlarında gözlemleyebiliyoruz. Erkekler daha gerçekçiler, kadınlar daha duygusal. Kadınlar park etmeyi beceremiyorlar, erkekler de hiçbir zaman yol sormuyorlar. Farklı olduğumuz klişesi ilişkilerimizde de kolaylık sağlıyor hepimize. Bir anlaşmazlığa düştüğümüzde hemen: “Ben böyleyim işte.” deyiveriyoruz.

Ya erkek ve kadın kadınsı ve erkeksi davranışları, yalnızca toplumsal beklenti bu yönde olduğu için gösteriyorsa? Ya erkek çocukların en baştan itibaren vahşi oyunlara meyletmeleri, kaba ve kavgacı olmaları, kızların resim çizip kitap okumaları, özenli ve kibar olmaları onlardan beklenen tam da bu olduğu için gerçekleşiyorsa? Belki de sırf bu yüzden erkekler yalnız kovboylar gibi dışarıda hayat mücadelesi verirken, kadınlar daha çok geri planda kalıp ev ve çocuklarla ilgileniyorlar.

Cinsiyetimiz ait olduğumuz en büyük toplumsal gruptur. Ve bu grubun kurallarına uymak da herkes için önemlidir. Günümüzde hâlâ, ‘erkek gibi’ ya da ‘kadın gibi’ olmamakla itham edilmek en istenmeyen şeylerden biri değil mi? Erkeğe kadınsı, kadına erkesi demek neredeyse bir küfür gibi algılanabiliyor. Bir erkeğin ve bir kadının nasıl olması gerektiği ile ilgili algı davranışlarımızı belirlemeye devam ediyor.

Ama artık hormonal farklılıklarımız dolayısıyla cinsiyetlerimize özgü rollere bürünmediğimizi biliyoruz.

‘Erkek Beyni’ ya da ‘Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten’ gibi erkekle kadın arasındaki farka vurgu yapan ve bu farkların biyolojik olduğunu göstermeye çalışan kitaplar kendi davranış biçimlerine açıklama getirmeye ve kolaya kaçmaya çalışanların işine yarıyor yalnızca. Oysa örneğin erkeklerin duygularını kadınlara göre daha az ifade ettikleri gerçeği, kızların çocukluklarından itibaren duygularını göstermelerine daha çok izin verilmesiyle ilgili değil mi? Hepimiz biliriz ki, erkekler ağlamaz. Bilimsel çalışmalarla da artık, tipik erkek ve kız davranışı dediğimiz şeylerin neredeyse tamamının çocukluk ve ergenlik sırasında çevre, yani ebeveynler, öğretmenler ve toplumsal gelenekler tarafından şekillendirildiği gösteriliyor.

Peki cinsiyet farklılıklarını ön plana çıkartan kitaplar veya televizyon programları, kadın ve erkek dergilerindeki yazılar neden bu kadar ilgi görüyor? Bunun en önemli nedeni günümüz modern toplumlarında, cinsel kimliklerimizdeki belirsizlik ve kendimizi nasıl konumlandıracağımızdaki bilinmezlikmiş gibi duruyor. Cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılığı vurgulayan kitaplar bu belirsizliğin ortadan kalkmasına imkan verdiği için çok aranıyor. Cinsiyet farklılıklarının biyolojik kanıtlarının dayandığı yöntemlerin başında fMR ve PET gibi görüntüleme teknikleri gelir. Oysa bilim dünyası biliyor ki bu yöntemler henüz emekleme döneminde ve bize kesin bilgiler sunmaktan çok uzak.

Bu görüntüleme teknikleriyle gösterilen şeylerden biri, şok edici fotoğraflara gösterilen duygusal tepkilerin kadın ve erkek beyninde farklı yerlerin aktive olmasına neden olduğu. Oysa bu bulgu bize yalnızca aktive olan yerlerin farklı olduğunu gösteriyor ve şu önemli soruya bir yanıt vermiyor: Bu farklılık neden var ve nasıl oluştu? Çünkü çok iyi biliyoruz ki, beyin çok çabuk değişen bir organ ve bu değişim çevreyle etkileşim içinde hızla gerçekleşiyor. Buna ‘nöronal plastisite’ deniyor. Bu şu anlama geliyor: Beynimizdeki nöronlar arasındaki bağlantılar, fiziksel, toplumsal ve kültürel çevrenin, davranışlarımızın ve düşüncelerimizin ürünüdür.

Bu cinsiyet farklılıklarına vurgu yapan teorilere yöneltilebilecek en önemli eleştiri, bu düşünce tarzının doğrusal düşünmenin ürünü oldukları. Yani beyin yapısı, hormonal etki ve davranışlarımız arasında basit düz bir ilişki olduğunu varsaymaları. Oysa insan doğası daha karmaşık. Örneğin önceleri başarılı sporcularda testesteronun yüksek bulunması sonucu, başarıya yüksek testesteron oranlarının neden olduğu düşünülüyordu. Oysa bugün biliyoruz ki, durum tam tersi. Başarının kendisi testesteron düzeyini yükseltiyor.
Davranışlarımızı hormonlardan daha çok etkileyen beklentiler ve inançlardır. Sosyal psikolojik bir çalışmada, kadınlar çekici bir erkekle karşılaşacakları yönünde ikna edildiklerinde daha kadınsı bir role bürünüyorlar. Yine erkekler belli davranışları nedeniyle seksist olmakla itham edildiklerinde davranışları daha kadınsı olmaya başlıyor.
Yalnızca davranışlarımız değil, yeteneklerimiz de beklentilerden oldukça etkileniyor. Örneğin bir çalışmada kadınlara, belli bir matematik problemini çözmeleri istenmeden önce, erkeklerle kadınların matematik yetilerinin aynı olduğu söylenirse, daha başarılı oluyorlar. Oysa erkeklerin matematik yetilerinin daha üstün olduğu söylendiği durumda başarı oranları düşüyor. Daha heyecan uyandırıcı bulguysa, bikiniyle matematik problemlerini çözen kadınların gündelik giysileriyle problemleri çözenlerden daha başarısız olmaları.

Erkeklerse ister mayoyla, ister kazak ve pantolonlarıyla olsunlar aynı beceriyi gösteriyorlar.

Colaroda Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Akira Miyake’nin bir çalışması da oldukça şaşırtıcı. Bu çalışmada kız ve erkek öğrencilerden öğrenim yılının başında kendileri için önemli değerlerin neler olduğunu ve bunun nedenini yazmaları isteniyor. Normalde fizik sınavlarında erkekler kızlardan belirgin bir üstünlük gösteriyorlar. Ama bu çalışmaya katılmış olan kızlar fizikteki başarılarını belirgin bir şekilde arttırıyorlar. Kızların kendileri için önemli olan kişisel değerleri belirleyerek kendilik değerlerini yükselttikleri ve bunun da onları cinsiyet klişelerinin tehdidinden kurtardığını söylüyor Prof. Miyake. Biliyoruz ki, insanlar kendilerine olan inançları artınca gerçekten de daha başarılı oluyorlar.
Peki, cinsiyete özgü davranışlarımız çevresel etkenlerden bu kadar etkileniyorsa, cinsiyete nötr kalan bir eğitim işe yarar mı? Bunun yanıtı kesinlikle hayır. Çünkü çocuklar doğdukları andan itibaren kız ve erkek klişesinin tuzağına düşüyorlar. Kızlar pembe, erkekler mavi kundakta geliyor annesinin kucağına. Kızlar evde barbileriyle oynarken, erkek çocuklar sokakta güreşiyor. Kız çocuğunun tişörtünde kalp varken, erkek çocuğununkinde spiderman var. Söylenmek istenen çok açık: Kızlar tatlı tatlı evde oturup evcilik oynasın, erkek çocuklar dünyayı keşfe çıkıp maceradan maceraya koşsunlar.

İyi niyetle de olsa anne babaların kafalarında bilinçli ya da bilinçdışı cinsiyete özgü davranışlar açısından belli beklentiler ve kanılar var. Çalışmalar anne babaların oğullarını gerçekte olduklarından daha erkeksi, kızlarını da gerçekte olduklarından daha kadınsı olarak değerlendirdiklerini gösteriyor. Doğdukları andan itibaren çocuklar erkek ve kız olarak nasıl olunması gerektiği bilgisiyle yüzleştiriliyorlar. Bebekler en görünen farklılığın erkeklik ve kadınlık olduğu bir dünyaya doğuyorlar ve kendileri de bu gruplardan birine dahil olmak için can atıyorlar. Bu nedenle cinsiyetin vurgulanmadığı bir eğitim başarısızlığa uğramaya mahkum.

“Eğer geri geri giderek arabayı park edemeyeceğim ve şarap şişesini açamayacağım bekleniyorsa, gerçekten de kendimi yeteneksiz ve beceriksiz hissediyorum. Bir şey başkaları tarafından benim için zor olarak görülüyorsa, o bana kaçınılmaz bir şekilde zor gelmeye başlıyor.” Cordelia Fine kitabına transseksüel Jan Morris’ten bu alıntıyla boşuna başlamıyor. Benzer bir şeyi tam tersi bir durumda Afganistan’da erkek kıyafetleri içindeki kızlarla ilgili biliyoruz (Kızlar erkek kıyafetleri giyerek aileleri için çalışıyorlar. Çünkü kızların yalnız sokağa çıkmaları bile yasak). Kızların çoğu erkeklerin arasında erkek gibi, kızların arasında kız gibi davrandıklarını ifade ediyorlar.

Bu sonuçlara bakarak diyebiliriz ki, kadın ve erkek beceri ve yeti, arzu ve ihtiyaçları açısından birbirlerine düşündüğümüzden daha çok benziyor. Ama günümüzde hemen hemen hepimiz, kadın ve erkek rolleri içinde kalarak davranmamızı güçlendirecek sosyal ve kültürel bir tutum içindeyiz. Hiçbirimiz, eğer kadın ve erkek, cinsiyet farklılığını vurgulayan etkilerden bağımsız yetişmiş olsaydı nasıl olurdu, bilmiyoruz.

Bu satırları yazarken kadınları düşündüm. Onları nasıl görmek istediğimi. Yukarıda yazdıklarıma inanıyorum. Ama kadınları erkek takım elbiseleri içinde görmek istemediğimi, topuklu ayakkabıların kadının bacağını daha çekici kıldığını, dekolte denen saçmalığın hoşuma gittiğini, yazın gelmesini başka nedenlerle de sevdiğimi itiraf ediyorum.