Fatih Terim: Halk çocuğunun elitizmle sınavı...

Galatasaray'ın içi boş elitizminin altından kalkabilmek için, halkın değerlerine sarılmak yerine, kendini küçümseyenle özdeşleşip gerçek olmayanın kopyası olmayı seçti Terim.

Fatih Terim 1953 yılında Adana’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Ece Ayhan’ın ‘orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar’ından değildir ama okulu o da pek sevmez ve devamsızlık nedeniyle lise 2’den terk eder öğrenim hayatını.
Türkiye’nin en solcu takımı Adana Demirspor’da başlayan profesyonel futbol hayatı, Galatasaray’da devam eder ve orada nihayete erer. Bir yandan Kaptan Fatih olarak tribünlerin sevgilisidir, öte yandan Galatasaray’ın 14 sene şampiyon olamadığı zaman diliminin 11 senesinde kadroda olduğu için ‘uğursuz’ olarak adlandırılır tribünler tarafından.

Ciddi bir narsist

Teknik direktörlük kariyerinin başlangıcındaki Ankaragücü ve Göztepe çıraklıkları ve toplam bir sezon sürmeyen İtalya macerası dışında, yalnızca Galatasaray ve Milli Takım’ı çalıştırır Fatih Terim. O, kimilerine göre çok başarılı, kimilerine göreyse yalnızca şanslıdır teknik direktörlük hayatında. Ama kesin bir gerçek var ki, o da ciddi bir narsist olduğu.
Terim’in narsizminin temelinde, yalnızca çocukluğunda anne-babayla olan ilişkisinin yattığını düşünmüyorum. Zaten onun çocukluğunu da bilmiyorum. “Dünyaları ben yarattım, çünkü Galatasaray Lisesi mezunuyum” diyen ve bu büyüklenmeci duyguya sahip olması için aslında hiçbir mantıklı gerekçesi olmayan Galatasaraylı yöneticilerin, Adana’nın fakir bir ailesinden çıkmış ve lise 2’den terk kavruk bir delikanlıyı başkanlarıyla aynı düzeyde görebilmeleri hiçbir zaman mümkün olmadı.
Türkiye’nin tek elitist takımı Galatasaray ve Terim’in kimyalarının uyuşması bu nedenle olanaksızdı. Zaten Fatih Terim’i en çok seven yöneticinin Abdurrahman Albayrak olması bir tesadüf olabilir mi? İşte bu nedenle her fırsatta dışladılar onu, içlerine almadılar, ‘eleman’ olarak gördüler, en küçük hatasını kolladılar.
Evet, futbolumuz şerefli mağlubiyetler çağını geride bıraktı. Bunda, imparator Fatih Terim’in önemli katkısı var. Ama bence onun katkısı futbolcularına rakiplerini yenebilecek beceri ve taktik bilgisi kazandırmak değildi. O, bu topraklarda yaşayan ve yetersizlik duygusu altında ezilen çoğu insanımız gibi, ‘Bir Türk dünyaya bedel!’ masalına inanmaya hazır eğitimsiz futbolcusunu doldurarak yaptı bunu. Psikolojik terimlerle konuşursak, yetersizlik şemasının dayanılmaz sıkıntısını aşabilmemiz için topluca narsistik bir büyüklenme içine girmemizi sağladı. Ve medya bunu, Fatih Terim’in futbolcusuna özgüven aşılaması olarak yorumlamayı seçti.
Oysa gerçek hiç de inanmak istediğimiz gibi değildi. Eski Alman milli takım kaptanlarından Karl Heinz Rummenige, milli maç öncesi kampta satranç oynadıklarını söylerken, bizim futbol takımlarımızdan biri, ceza olarak klasik müzik konserine götürülüyordu. Ve biz devşirme milli futbolcularımızla Almanya’yı yenemediğimizde çok şaşırıyorduk.
Narsizm Fatih Terim’i çok sevimsiz yerlere taşıdı. Kendisini eleştiren Saffet Susiç’e “Benim ülkemde, hele bir Yugoslav bana böyle laflar edemez” diyecek kadar ırkçılığın sınırlarında da gezindi, UEFA kupasını, geçmişi işkence iddialarıyla karanlık bir eski Emniyet Müdürü ve İçişleri Bakanı olan Mehmet Ağar’ın kızına armağan edecek kadar milliyetçi de oldu. “Ben narsist değilim. Kendime çok aşırı güvendiğim için belki” diyecek kadar da ‘ben’ âşığıydı.
Bağırarak ve korkutarak yönetilmeyi sevenler ülkesinde, kendisini eleştirenlere yukarıdan bakarak, azarlayarak, aba altından sopa göstererek, karşısındakini küçümseyerek narsistik yaralanmalarıyla başa çıkmaya çalışan kırılgan bir Adana delikanlısı oysa o. Kırılgan, çünkü gerçekten haksızlığa uğradığını düşünüyor her eleştiride.

Ben olmak ona yetmedi

Ulaşamayacağı bir güce tabi olup onunla özdeşleşerek hayatını anlamlı kılmaya çalışan ülkemizin beyaz yakalısı, “Ders almam, veririm!” diyen Fatih Terim’e öylesine hayrandı ki, SwissOtel’de düzenlenen bir liderlik konferansında yüzlerce dolar vererek onun “hiçbir başarı tesadüfi olamaz” vb veciz sözlerini dinleyerek kendi kariyer planını yapmaya çalışıyordu. Oysa tam da o sırada Milan, Terim’in işine son veriyordu.
Galatasaray’ın içi boş elitizminin altından kalkabilmek için, doğuştan sahip olduğu halkın değerlerine sarılmak yerine, kendini küçümseyenle özdeşleşip gerçek olmayanın kopyası olmayı seçti Terim. Bu nedenle ‘ben’ olmak ona hiçbir zaman yetmedi. Konuşmalarında hep ‘biz’ oldu. Onun ben’inini ancak ‘biz’ doldurabilirdi çünkü. Hiç hata yapma hakkı yoktu kıyısına zorla tutunduğu elitist dünyada varoluyor gibi yapabilmek için. O nedenle her maç bir ölüm kalım savaşıydı.
Oysa onun içindeki kırılgan çocuk, herkesle dost olabilmek, herkes tarafından sevilmek istiyordu. Rakip görmediği Anadolu takımlarının, tanış olduğu teknik adamlarına coşkuyla sarıldı maçlardan önce. Hata yapabilmek istiyordu. Futbol hata yaptıkça güzelleşiyordu çünkü, oysa onun giydiği gömlek sahada koşan futbolcunun formasından daha çok ıslanıyordu. O kadar kaygılıydı ki o kırılgan, takdire ve olduğu gibi kabul edilmeye aç küçük çocuk...

Terim’in kabadayılığı Galatasaray elitini irrite etti

Psikanalist Karen Horney, nevrozların oluşumunda içinde bulunulan kültürel ortamın önemine işaret eder. Mutlu, kendine yeten bir başarı öyküsü olabilecekken, Adana Demirspor’dan başka bir kulübe değil de, Galatasaray’a gelmiş olmak ağır bir narsizm öyküsüne dönüştürmüştür Fatih Terim’in hayat hikâyesini. Kendisi gibi olmayana kapalı, büyüklenmeci bir dünya olan Galatasaray’la aynı dili konuşmayan Terim’in delikanlılık olarak sunduğu kabadayılığı hep irrite etti Galatasaray elitini.
Başka bir İstanbul takımında, çok farklı olabilirdi. Mehmet Ağar yakınlığıyla tescilli milliyetçi duruşu Beşiktaş’a uymaz belki ama Aziz Yıldırım’la aynı tehditkâr dili konuştukları ve birbirlerini çok iyi anlayacakları kesin. Maç sonrası röportajlarında kullandığı ‘irdelemek’, ‘ayrımsamak’ gibi sözcükleriyle Aykut Kocaman nasıl ayrık otu gibi duruyorsa Fenerbahçe’de, “Önce Allah çarpar, sonra ben!” diyen Terim de Kuruçeşme’deki adasında Boğaz’a bakarak sakin sakin şarabını yudumlayan ulusalcı Galatasaraylı’nın tüylerini diken diken ediyor.
Bu yazdıklarım nesnel gözükmeyebilir çünkü Beşiktaşlıyım ben. Çarşı’nın ve sosyalist bir takım yaratma çabası içinde olan Bilic’in başında olduğu Beşiktaş semtinin takımını tutuyorum. Türkiye`nin en büyük takımı olmadığımız için gurur duyarak...