Gündemden kopuk öylesine bir yazı...

Sakin, hiçbir yere yetişmek için acelesi olmayan, geniş, yemyeşil meydanlarına kurulmuş kafe ve restoranların önlerine atılmış masalarda dostlarımla kahve, çay, şarap içerek sanat ve edebiyat üzerine uzun sohbetler yapabildiğim bir şehir hayatı istiyorum.

İnsan bu ülkede eğer gündemle ilgili bir yazı yazmazsa kendini ciddi bir şekilde suçlu hissetmeye başlıyor. Oysa neden politikayla ilgilenmek zorunda olalım ki. Politikacıların görevlerinden biri de sırtımızdan bu saçma yükü almak değil mi? Dünyanın en sıkıcı işiyle ilgilenmeyelim diye seçmedik mi onları? Paradoks da tam burada başlıyor sanırım. Politika gibi dünyanın en sıkıcı şeyiyle uğraşacak kadar sıkıntılı insanların gizli ajandalarının olmadığını sanmak! Bu da bizim saflığımız galiba. Biz sıradan insanların. Kendini ülkeyi değiştirecek kadar dev aynasında gören insanların narsistik yapılarını nasıl unutabiliriz ki? Binde bir bile oy almayacak bir partinin genel başkanı 1 Kasım seçimleri için çektiği televizyon reklamında, “Oyunuzu bize verin, ki boşa gitmesin.” diyordu. Güler misin, ağlar mısın?

 

Politikayla ilgili yazmayacağımı yazarken bile koca bir paragrafı bir şekilde politikayla ilgili yazarak harcadım işte. Acaba bütün basın bir hafta ortak karar alsa ve politikayla ilgili tek bir haber basmasa, yalnızca kültür, sanat, spor, magazin haberleri verse. Politikacılar kendilerini gazete ve televizyonlarda göremeyince ne kadar büyük bir telaşa kapılırlar bilseniz. Ama galiba gazeteler ve televizyonlar da bunu beceremez. Çünkü onları oluşturan insanlar da politikacılar hakkında büyük büyük laflar etmeyi, yazmayı çok seviyorlar. Yoksa insan neden bir devlet büyüğünün çıktığı seyahate davet edilip uçakta o zat’a ülkenin gündemi ve geleceğiyle ilgili en önemli soruyu sormuş gibi yapıp ya da gerçekten buna inanıp ertesi gün bunu köşesinde ballandıra ballandıra yazsın ki? Bir fotoğraf eşliğinde; uçakta, ceketler çıkarılmış, gömleğin kolları iki kez katlanmış. Bir de gömleğin üst düğmesi açılıp kravat biraz gevşetilmişse. Sahi var mı bunu yapmaya cesaret edebilen? Belki de yasaktır, haklarını da yemek istemem.

Her neyse, ben kimseyi ilgilendirmeyen gündemime döneyim en iyisi. Ben ve hastalarım dışında kimseyi ilgilendirmeyen gündemime. Bir ay kadar oldu Arnavutköy’e taşıdım muayenehane ofisimi. TherapiaGroup olarak hepimiz oradayız. Arnavutköy’ü bilen bilir, İstanbul’da mahalle olarak kalmış ender yerlerden biridir. Cumbalı ahşap evlerin daracık arnavut kaldırımlı yolların her iki yanını kapladığı, esnaf lokantasından, mahalle berberine, nalburundan kahvede iş bekleyen hamalına kadar kendi kendine yetebilen bir eski İstanbul mahallesi. Geçenlerde mahallenin neşeli meczubu Erhan’a mahallenin esnafı doğum günü partisi yaptı. Balonlar, konfetilerle.

Gazetecilerin, sanatçıların, reklamcıların, mimarların, sinemacıların iş yerlerinin çoğunlukta olduğu bir mahalleye dönüşmüş olsa da son yıllarda, mahalle havasından pek bir şey yitirmemiş. Sanırım ben de mahallenin tek ‘deli doktoru’yum. Ofis açıldığında aynı sokakta dükkanı olan çerçeveci hayırlı olsuna geldi.

İki günde mahalle kabul etti bizi. O kadar da açıklar. Vapurdan inip bakkalla, kahve sahibiyle, mahallenin en güzel meyhanesi Hayri’nin sahibi Hayri Bey’le, kurnaz otoparkçı Rizeli Ali’yle selamlaşmadan kapıdan içeri girmek mümkün değil.

90’lı yıllarda Arnavutköy’ün en afili barlarından olan Eylül’ün yerinde Luzzia var şimdi. Sabahları harika bir sütlü kahve, akşamları Kaan’ın nefis cinli kokteylleri.

Dün sabah iki-üç aylık yavru bir tekir kedi o kadar yüksek sesle ortalığı ayağa kaldırdı ki, içeri almak zorunda kaldık onu. Çok zeki, çok oyuncu bir kedi. Tek kusuru oynarken ısırıyor. Belki sahip bulmamız gerekecek. Ama şimdilik bizde misafir. Yazımı yazmaya çalışırken de klavyenin üstüne yatmaya, bana pati vurup elimi ısırmaya çalışıyor.

Hayat aslında bu kadar basit olmalı değil mi? Neden biz büyük büyük problemler çözmek zorunda kalıyoruz her gün? Ben trafik olmadan işe gelebilmek, esnafla selamlaşarak, manavın çırağına laf atıp berber Adil’e at yarışı sonuçlarını sorarak ofisime kadar yürümek, öğle tatilimde Çelebi esnaf lokantasında Hüseyin Ağbi’nin getirdiği ezogelin çorbasını içtikten sonra lokantanın yan tarafındaki çaycıda sade kahvemi beklerken mahallenin meczubu Erhan’ın onu henüz tanımayan birini tedirgin edişini izleyip keyifle gülümsemek istiyorum. Çok mu acayip bu isteğim? Size bir sır vereyim, bu huzuru hissederek yaşayan insanlar var biliyor musunuz dünya üzerinde? Uygar ülkelerde. Lütfen şimdi kimse, ama onlar bizim gibi toplumları sömürerek bu hale geldiler, emperyalistler filan gibi saçmalıkları sırlamasın. Ben politikayla ilgilenmek istemiyorum. Ben Genel Kurmay Başkanı’nın, Meclis Başkanı’nın ismini bilmek zorunda bırakılmadığım bir ülkenin vatandaşı olmak istiyorum. Ben bisiklet park alanlarının genişletilmesi için belediyeyle mücadele veren bir kentli olmak istiyorum. Güneydoğu’da kaç şehit var bugün diye bakmak istemiyorum gazetelere. Gazetecilerin o gün kötü bir olay olmadığı için haber bulmakta zorlandıkları, bu nedenle daha derin konuların yazılıp çizildiği kalın kalın gazetelerin basıldığı bir ülkenin vatandaşı olmak istiyorum.

Musluğundan akan suyun içilebildiği, Sağlık Bakanlığı’nın en önemli konularından birinin musluk sularındaki flor oranını düzenlemek olduğu, bu konuda toplantı üstüne toplantı yapılan bir ülkenin bu tür toplantılarından haberdar bile olmayan bir sade vatandaş. Sakin, hiçbir yere yetişmek için acelesi olmayan, geniş, yemyeşil meydanlarına kurulmuş kafe ve restoranların önlerine atılmış masalarda dostlarımla kahve, çay, şarap içerek sanat ve edebiyat üzerine uzun sohbetler yapabildiğim bir şehir hayatı istiyorum.

Biliyorum bu içinde yaşadığımız ülkede olabilecek bir şey değil. Bir gelecek tahayyülü bile değil, bir ütopya bu yazdıklarım. Peki o zaman ben de köşeme, kendi küçük dünyama çekilir, minicik bir alanda yaşamaya çalışarak kendi ütopyamı gerçekleştirmek için uğraşırım. Hayatım boyunca bir daha hiç Bakırköy’ü görmesem de olur sanırım.