Hayat bir oyun mu?

Büyük Alman şairi Schiller, "İnsan, kelimenin tam anlamıyla insan olduğu yerde oyun oynar, ve yalnızca oyun oynadığında bütünüyle insandır" der. İnsan, Homo sapiens ve faber (sırasıyla akıllı ve üreten) olduğu kadar Homo ludens'tir de (oyun oynayan insan).

Özge Ekmekçioğlu’na salı gününe doğru mutat mesajımı gönderdim. Bu haftaki konunun ne olabileceğiyle ilgili. Bu defaki bir soruydu aslında: “Hayat bir oyun mu?” Onun kafası bu konuda benden daha net olsa gerek ki, iki gün sonra harika çizimler gönderdi. Yukarıdaki çizimin ayrıntılarına dikkatlice bakarsanız, hayatın karşınıza ne kadar garip, beklenmedik, kimi zaman eğlenceli, kimi zaman korkutucu oyunlar çıkardığını şaşkınlıkla izlersiniz. O nedenle bu eserin adı, ‘Hayatın beklenmedik oyunları...’ olsun diyorum.

Hep otantik olmak gerektiğinden bahsedilir. Yani bütün maskelerden sıyrılıp insanın kendi olmasından. Doğru, kendi olmaktan korkar insan teki. Gerçek kendisinin öteki tarafından sevilmeyeceği, beğenilmeyeceği endişesiyle. Bilgiliyi oynar, komik olmayı oynar, dost canlısını oynar, kendini işine vermişi oynar, anlayışlıyı oynar, bencili oynar vs. Bunlar o kadar çok uzun süredir oynanır ki, bir süre sonra sanki karakterinin bir parçası, kendisi gibi olur insanın. Bunlardan yalnızca biri de değildir oysa insan. Rolleri, personaları arasında gidip gelir.

Persona kelimesi köken olarak Antik Yunan tiyatrosundan kaynaklanır. Oyuncuların rollerini simgelemesi için kullanılan maskelerdir persona. Psikoloji bilimi daha sonra bu terimden person (birey) kavramını türetmiştir. Jung  bu terimi analitik psikolojiye taşımış ve ben’in (ego) bir parçası olarak tanımlamıştır. Jung’a göre persona bireyin, çevreyle ilişkisinde kurallara uyan, sosyal olarak kabul edilebilir davranışlar içinde olmasından sorumlu olan bilinçli kısmıdır. Oyun kavramı üzerinden düşünürsek, bireyin toplum karşısında ‘oynayan’ yanıdır.

Jung’a göre personanın en önemli özellikleri uyum sağlamakla ilgilidir. Uyum sağlamak, öte yandan bireye bir yük de getirir. Sosyal olarak fazlasıyla uyumlu olmak, ben’in bilinçdışı kısmıyla bilinçli kısmı arasında çatışmaların ortaya çıkması demektir.

İnsan ne garip yaratık. Salt kendi olmanın tehlikelerinden korunmak için önce personalar yaratıyor, daha sonra bu personaların oluşturduğu yükten kurtulup otantik olabilmek için psikoterapiye gidiyor.

Otantik olmak için ihtiyaç duyulan ve özlenen kişi sevgili oluyor çoğunlukla. Ama sevgilide arananın, psikanalitik teoriye göre, anneyle hayatın ilk günlerinde yaşanan o simbiyotik ve mutlak güvene dayanan ilişki olduğu var sayılırsa ve sevgilinin annemiz olmadığı göz önünde tutulursa, burada da farkında olmadan yine oyun devreye giriveriyor. Kendimizi en çıplak halimizle açtığımızı düşündüğümüz sevgilinin kollarında bile oynayan ve oynadığının çoğunlukla farkında olmayan acemi oyuncular oluyoruz.  Ah zavallı bizler... Personanın anima/animus’la (ben’in bilinçdışı kısmı) yürüttüğü yarışta yitip giden zavallı insan teki...

İşte Özge’nin ‘Personalar geçidi...’ adını verdiğim çizimi. Buyuz biz. Şematerapide benim ‘İçimizdeki kalabalık’ dediğimiz şey de bu aslında. Yazmayı bir türlü bitiremediğim kitabımın adı. ‘The School of Life’da bu sene başlayacağım atölyenin de adı bu olacak. İçimizdeki kalabalığın oyunlarını fark etmek ve bir düzene sokmak da sanırım terapinin işlevi olsa gerek bu durumda.

Tiyatro, opera, bale, olimpiyat oyunları, futbol, modern dans, tavla, briç, poker, iddaaa, at yarışları, masallar (masal konusunu sevgili Aydın Parmaksız’a bırakmalıyım gerçi) ve bir çırpıda aklıma gelmeyen diğer sayısız oyun. İş yerinde, markette, bir davette, meyhanede oynadığımız oyunların yanında bir de bunlar. Hayat bir oyun mu gerçekten böyle bakınca? Neden bu kadar çok oynuyoruz? Oynamasak ne yapardık? Psikanalizde üstben (süperego), analitik psikolojide persona, şematerapide ebeveyn modu dediğimiz oyuncu olmasaydı nasıl insanlar olurduk? Freud’un korktuğu gibi annesine bile cinsel tacizde bulunan bir sapık mı, Adler’in iddia ettiği gibi aşağılık kompleksiyle başa çıkmak için durmaksızın birilerini geçmeye çalışan bir zavallı mı?

Peki bu savaş oyunlarını çıkaran insanın neresi acaba? Çarpık gelişmiş bir üstbenin ya da aşağılık kompleksiyle nasıl başa çıkacağını bilemeyen bir yeni yetmenin çaresiz çırpınışları mı? Bir zamanlar bir sevgilim, “sana terapist olmak yaramadı, herkese anlayış gösterir bir hale geldin.” demişti. “Suçlu suçludur, oysa.” Galiba öyle ama ben anlayışlı olmaktan vazgeçmek de istemiyorum sanırım...

Jung her şeyi karşıtıyla tanımlamayı severdi. Persona, kollektif ben bireyin dışsal kişiliğiyse, anima/animus da bireysel ben, yani içsel kişiliktir. Personanın bir görevi, ruh olarak adlandırılan anima/animus’u dünyasal tehlikelerden korumaktır. Bu oyun oynamaya yarayan maskeler ruhu korurken resmi üniforması içindeki polisler, mahkemedeki ciddi yüzlü yargıçlar, vatan topraklarından bir cmkareyi bile vermek istemeyen vatansever generaller gibidir. Ama günlük hayattan da biliyoruz ki, görevlerini büyük bir ciddiyetle yürüten bu iyi niyetli koruyucular, bir şeyler oluyor ve ruhumuzun gardiyanı haline dönüşüveriyorlar. Jung, “Persona çok güçlenirse, ben ölür.” der. İç ve dış dünya arasındaki dengedir ruhu nörozdan koruyan. Buna ruhsal demokrasi de denebilir mi acaba? Kahramanların, intikam ateşiyle yanıp tutuşanların, kendini kurban eden şehitlerin ‘kollektif ben ahlâkı’nın ağır basmasıyla ruhsal dengeyi bozması sonucunda ortaya çıktığını söyleyebiliriz öyleyse. 

Bütün bunlar, evet, bir oyun. Ama soru, kukalı saklambaç oynayan masum çocuklardan savaş oyunlarından haz alan canavarlara dönüşürken ben’lerinde neler olduğu.

Türkçe düşündüğüm için aklıma gelmedi ama keman, gitar, davul gibi müzik aletlerini biz Türkler çalarken, Almanlar ve İngilizler oynuyor. Neden? Bunu da etimologlar düşünsün gerçi. Ben Eyüboğlu’nun Etimoloji Sözlüğü’ne baktım, anlamlı bir açıklama bulamadım. Çalmak fiilinin içeriğinde çok fazla olumsuz anlam var. Bozmak, aşırmak gibi. Oynamak ise eğlencenin odak noktasında olduğu bir kelime. İşin içinden çıkamadım sonuç itibarıyla.

‘Homo ludens’ kitabının yazarı J. Huizinga, “Oyun bağlayıcı ve kesin kuralları olan, belirlenmiş bir mekanda ve sürede hayata geçirilen ama özgür seçimimizle yaptığımız bir eylem ya da uğraştır. Oyuna belli ölçüde bir gerginlik ve sevinç duygusu eşlik eder, çünkü alışıldık hayatımızdakinden başka biri olduğumuzun bilincindeyizdir oynarken.” der. Büyük Alman şairi Schiller, “İnsan, kelimenin tam anlamıyla insan olduğu yerde oyun oynar, ve yalnızca oyun oynadığında bütünüyle insandır” der. İnsan, Homo sapiens ve faber (sırasıyla akıllı ve üreten) olduğu kadar Homo ludens’tir de (oyun oynayan insan).

Belki bu çizimine ‘Aşk oyunları...’ diyebiliriz Özge’nin. Oynamak konusunda kafam karışık anlayacağınız. Durmadan oynadığımız halde ve için sanırım. Bu konuda yeni yeni düşünmeye başladım. Bu yazı da dağınık düşüncelerimin başlangıcı oldu. Oyun bir yandan tedavi edici olabildiği gibi, öte yandan ölümcül de olabiliyor. Belki kafa karışıklığım ondandır. Evet aşk ve savaş oyunlarından bahsediyorum. Savaşan birinin âşık olamayacağını iddia etmek fazla ileri gitmek mi olur bilmiyorum. Diyeceksiniz ki, özgürlük savaşçılarına haksızlık olmuyor mu? Evet, oluyor. Dedim ya kafam karışık bu konuda.

İleride üzerinde yazmaya ve düşünmeye, terapi pratiğimin içine daha bilinçli bir şekilde oyunu sokma çabalarına devam etmek istiyorum. Bugün (Cumartesi) oynayacağım oyun, personamın ne olduğuysa belli. Çocuklarımı Kilyos’taki Babylon Beach’e götüreceğim. Orada onlara göz kulan olan olgun babayı oynayacağım. Onlarla eğlenen, sevgi dolu sorumlu baba. Bir yandan da Huizinga’nın ‘Homo ludens’ini ve Evrim Yağbasan’ın Kötü Hatıra Fotoğrafçısı, 24 Saat Açık adlı öykü kitabını okuyan ‘deniz kıyısında bile entelektüel adam’ı oynayacağım. Evrim Yağbasan kitapta çok güzel oynamış, tavsiye ederim. Unutmayalım, edebiyat en güzel oyundur. Yoksa sevişmek mi? Bilemedim...