Hayatın anlamı

Felsefe ve psikoloji dilsiz kalmıştır bu ülkede. Dil barbarların hakimiyetindedir artık.

Hayatımın çeşitli dönemlerinde bu başlıkta yazılar kaleme aldım. Bazen iyimser bazen kötümser yazılar oldu bunlar. Şimdi mutsuzum.
İki gün önce birkaç dostumla İstanbul’un güzel lokantalarından birindeydik. Hayatın bizi hiç hayal kırıklığına uğratmayan eğlenceli mecralarında dolaşıp hayattan zaman çaldığımızı sandığımız bir anda; internette, Türkiye’nin bir başka bölgesinden ölüm haberlerinin geldiğini okuyunca, hepimiz durduk. Ve sanırım herkes hayatın anlamını sordu kendine sessizce.
Hiçbirimizin o an bu soruya anlamlı bir yanıt bulmaya çalıştığını sanmıyorum. Aradığımız herhangi bir yanıt değil, hayatın böyle bir andaki anlamsızlığının rahatsız ediciliğiydi. Ülkenin öbür ucunda 18-20 yaşlarında gençler hayatla ölüm arasındaki kaygan bölgede ayakta kalmaya çalışırken, bizim İstanbul‘un şık bir lokantasında rakıya en iyi gidecek mezeleri seçmeye çalışmamız hayatı oldukça anlamsız kılıverdi. Utandık.
Bu anlamsızlık duygusuyla başa çıkmak için kimimiz absürd esprilere sığınırken, bir kısmımız da saçmaya sığınmaya çalışanlara kızıp onları duyarsız olmakla suçladı. Herkes çaresizdi kısacası. 

Uzun süredir bu ülkede belli bir duyarlılığa sahip herkes mutsuz. Ve bu konuda psikolojik yorumlar yapmak ya da kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılar yazmak artık saçma geliyor bana. Modern dünyanın çok uzun zaman önce bir kenara bıraktığı şeylerin, sanki mutlaka şu an çözülmesi gerekli şeylermiş gibi gündemi belirlemesi karşısında psikolojinin ne önemi olabilir ki?
Toplumun birçok kesiminden bir adım önde olması gereken psikiyatri camiası kapalı internet gruplarında, eşcinselliğin tedavi edilmesi gereken bir patoloji olup olmadığını tartıştıklarında, “söylenecek ne var ki?” diyor insan. Hele bir psikiyatrın ‘homoları’ nasıl tedavi edip ‘hetero’ yaptığını zevkle anlatmasını okuyunca.
Bütün bunları okuyor, şaşırıyor ve mutsuz oluyorum.
Kadının kendi bedeni üzerindeki hakimiyetinin, kürtajın yasaklanması ya da başka birtakım ‘insanca’ gözüken yollarla engellenmeye çalışılmasının altındaki psikodinamiği yazmak, bana yalnızca geçici bir narsistik doyum sağlar ve ben bunu istemiyorum.
Artık bir süre mutsuz olma ve bu mutsuzluğu içimize sindirme zamanı. 

Mutsuz olalım evet, çünkü bu ülkenin bir bakanı yalnızca fikirlerini yazdıkları için gazetecileri ‘o lafları ağızlarına tıkmakla’ tehdit ediyor. 45 yaşıma rağmen şaşırmaya devam ediyorum, çünkü şaşırmazsam mutsuz olamam ve mutsuz olmazsam hiçbir şey yapmam.
Çünkü mutsuzluk bütün toplumsal dönüşümlerin temel dinamiğidir.
O nedenle değil mi zaten kapitalist düzenin insanlara durmaksızın mutlu olmaları gerektiğini empoze etmeye çalışmaları? İnsanlara mutlu olmanın yollarını gösterdiğini iddia eden ‘pozitif psikoloji’ akımının ABD’deki en güçlü finans kaynaklarının aşırı dinci ve sağcı vakıflar olması bir tesadüf olabilir mi sizce? 

Çehov “Hayatın anlamı nedir” sorusuna, “Havucun anlamı nedir? Bir havucun anlamı neyse hayatın da anlamı odur” diye yanıt verir. Terry Eagleton da ‘Hayatın Anlamı‘ başlıklı kitabında, anlamın nesnelerle değil, dille ilgili bir mesele olduğunu söyler. Yani sahip olduğunuz nesneler (araba, ev, yat, bankadaki para) değil, ona verdiğiniz değerdir anlamı oluşturan. Bu değeri inşa eden de dildir. “Hayat bir buluttan daha fazla bir anlam taşımaz” der Eagleton bu nedenle. Hayatlarında belki de bir kez bile sevişmeden ölmek zorunda kalmış gençlere ‘birkaç Mehmet’ denen bir ülkede dilin bir anlam yaratmasının artık mümkün olmadığını düşünüyorum. Dil bir anlam yaratamazsa, dil aracılığıyla varolan psikoloji de hayatın anlamı sorusuna bir yanıt veremez.
Felsefe ve psikoloji dilsiz kalmıştır bu ülkede. Dil barbarların hakimiyetindedir artık.
İşte bu nedenle bu ülkede, bu ilkel ve barbar zamanlarda hayatın en büyük anlamı mutsuzluktur. Ve bir süre daha öyle kalacaktır. 


facebook.com/dr.alperhasanoglu  
twitter.com/alperhasanoglu