İtaatkarlık... Sokaktaki insandan terörist yaratmak...

Bir insanın bir başka insana bu kadar korkunç bir şey yapabilmesinin tarihsel ve toplumsal bağlantıları ortaya çıkarabilmek için, bu insanları yalnız bireyler olarak görmekten hızla uzaklaşmalıyız.

Ankara katliamından sonra yazdığım terörle ilgili yazıda teröristin ruh durumuna yalnızca psikanalitik bir bakış açısıyla yaklaşan bir araştırmacının görüşlerini paylaştım. Özellikle kendi yorumumu katmadım. Bu psikanalist canlı yakalanan teröristlerle uzun görüşmeler yapmış, onların ruhsal durumu hakkında uzman raporu hazırlamış bir psikologtu. Ama aslında kapsamlı bilimsel çalışmalardan biliyoruz ki, geçmişinde büyük travmalar olmayan, hayatlarından başka kaybedecek şeyleri olan insanlar da terör olaylarına karışıyor ve kendileriyle birlikte başkalarının hayatlarını yok etmeyi kutsal ya da ideolojik amaçları doğrultusunda kendilerine hak görüyorlar. 

 

ÇİZİM: ÖZGE EKMEKÇİOĞLU

Şiddet ve terör eylemlerini gerçekleştirenlerin kişilik özellikleri ve psikososyal koşullarıyla ilgili yapılan psikolojik çalışmalarının en ünlüsü, Milgram Deneyi olarak adlandırılan çalışmadır. Milgram bu çalışmada sokaktan sıradan insanların belli koşullar altında ve otoriter bir figürün etkisi altında kaldığı taktirde hiçbir insancıl ve ahlaki yargıyı göz önünde bulundurmadan en karanlık eylemleri gerçekleştirebileceğini göstermek istiyordu ve buna da muvaffak oldu.

Yale Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nün 27 yaşındaki genç bir doçentiydi Stanley Milgram. Bir sosyal psikolog olan Milgram, şiddetin kişiliğin derinliklerinden köken almadığını, şiddetin nedeninin daha çok bireyin içinde bulunduğu zaman ve mekânda iktidar gücüne gösterdiği itaat olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncesini kanıtlayabilmek için basit bir deney yaptı. Önce elektrik akımı vermeyen ama gerçek gibi gözüken bir elektroşok makinesi yaptırdı (lütfen psikiyatride kullanılan elektrokonvulsif terapiyle karıştırmayalım). İki tiyatro sanatçısıyla anlaştı. Bunlardan biri deneyi yöneten, sırtında beyaz önlüğüyle, otoriter, soğuk, deneyin planlandığı gibi yürümesinden başka bir şey düşünmeyen bir bilim adamını oynuyordu. Diğeri ise denek olarak başvuran ve rastlantısal olarak kendisine elektrik şoku verilecek olan deneği. Gerçek deneğin yapması gereken ise elektrik şoku makinesine bağlı durumdaki oyuncuya belirli kelimeleri söylemek ve tekrar etmesini istemekti. Her hatada makineye bağlı deneğe elektrik verecekti. 15 voltla başlanacak, her yanlışta voltaj yükseltilecekti. En çok 450 volta kadar çıkılabilirdi.

Deney öncesinde bütün kanı deneklerin en çok 150 volta kadar çıkacakları, elektriğin voltajını daha fazla yükseltmeye kesinlikle itiraz edip deneyi terk edecekleri yönündeydi. Milgram deney için birbirinden büyük bir camla ayrılan, izbe ve karanlık iki odalı bir mekân bulmuştu. Deneklere cezalandırma ile öğrenme davranışı arasındaki bağlantının araştırıldığı söylendi. Ama maalesef sonuç umulduğu gibi olmadı. Çok iyi rol yapan oyuncunun elektrik akımının voltajı yükseldikçe acılar içinde kıvranarak deneyin sonlandırılması için yalvarmasına rağmen, deneklerin % 65 gibi büyük bir bölümü elektrik akımını 450 volta kadar yükseltmekten çekinmemişlerdi.

Peki bu sonuçlar gerçekten Milgram’ın hipotezini doğruluyor muydu? Diğer % 35 neden otoriteye itaat etmemiş ve elektrik şokunu yükseltmeye hayır demişti? Milgram daha sonra deneklerle uzun konuşmalar yapmış ve kendisi de bu “işkenceye” devam etmek ya da son vermekte kişilik yapısının önemli payı olduğunu kabul etmişti. Deneklerin hepsi sıradan, ama hayatlarında şiddete hiç meyletmemiş, en azından bu nedenle başları yasayla derde girmemiş insanlardı. Hiçbiri de tanımadıkları birine bu şekilde işkence edebileceklerine inanmazdı. Milgram’ın deneyinin en önemli sonucu herhalde buydu: İnsanın olduğuna inandığı şeyle, aslında olduğu ya da olabileceği şey arasındaki uçurumu göstermesi.

Antropolojik, sosyal ve ideolojik bileşenlerini bir kenara bırakırsak, insandaki şiddetin kökenini psikolojik olarak nerede aramalıyız?

Saldırganlık, içgüdü ve duygular gibi insanın psikolojik boyutuna ait bir fenomendir. İç dinamiği açısından bakılırsa içgüdülerle bir yakınlığı olduğu söylenebilir, çünkü saldırganlık da kendini harekete geçiren enerjiyi insanın ruh halinden alır. Aralarındaki en önemli fark ise, içgüdülerin (açlık, susuzluk, cinsellik) doyurulduktan sonra kendiliğinden, bir uyarana ihtiyaç duymadan ortaya çıkabilmeleridir. Oysa saldırganlık iç ve dış dünya arasındaki karşılıklı ilişki sonucu oluşan bir fenomendir. Tabii ki açlık ve cinsellik gibi içgüdülere eşlik edebilir.

Bu açıdan bakıldığında saldırganlık bir içgüdü olmaktan ziyade bir duygu (affekt), bir reaksiyon türüdür. Bir reaksiyon türü olarak da diğer bütün duygular gibi bir uyarana bağımlıdır, impulsif bir davranışa yol açabilir ve her zaman bir nesneye yöneliktir. Ruhun başa çıkma ve kendini koruma mekanizmalarından biridir saldırganlık. O nedenle temel olarak ne iyi ne de kötü olarak nitelendirilebilir. Bireyin hayatta kalmasına, ruhsal dengesini korumasına hizmet eden ve belirtildiği gibi bir hedefe, bir nesneye yönelik olarak ortaya çıkan bir reaksiyondur.

Ruhun sorunlarla başa çıkma düzenekleri, refleksif, otomatik olarak işlev gören, durumsal başa çıkma mekanizmalarıdır. Karar verilerek hayata geçirilen davranışlarımızdan bu yönde ayrılır. Bilincimizi pas geçer ve her defasında aynı şablon tekrar edilir. Saldırganlık da bu anlamda özel bir başa çıkma reaksiyonudur. Hemen daima durumsal ve bireysel tetikleyici etkenlerin etkisiyle ortaya çıkar. Durumsal etken olarak, çıkışsızlık, çözümsüzlük duygusu gösterilebilir.

Tehdit edici, bireyin zararına olan her durumda eğer insan bu durumdan kurtulamayacağı duygusuna kapılırsa, saldırganlık ortaya çıkar. Bireyin yaşananı artık kaldıramayacağı, birey olarak sınırlarına tecavüz edildiğini hissettiği, ihtiyacı olan yakınlığı yitirdiği ya da anlamın ortadan kalktığı durumlardır bunlar.

Bireysel tetikleyicilerin en önemlisi kişilik özellikleridir. Bireyin içe mi yoksa dışa mı dönük olduğu, çatışmaya girmeye mi yoksa daha çok kaçınmaya mı meyilli olduğu gibi. Doğuştan gelen ve sonradan kazanılan kişilik özelliklerinin yanında bireyin hayat hikâyesinin de saldırgan davranış biçiminin ortaya çıkmasında büyük rolü vardır. Geçmişinde travmatik yaşantıları olan biri tehdit edici durumlara daha duyarlı hale gelmiş olabilir ve böyle bir durumla tekrar karşılaştığında da çok daha çabuk çaresizlik ve tehdide uğramışlık duygusu geliştirebilir.

Eğer insan saldırgan bir davranışa meylediyorsa en temelde varoluşsal bir tehdit hissediyor demektir. Bireyin varoluşsal temel gereksinimlerinden olan barınma, korunma ve kendini dengede hissetme duygusunun kaybı insanda hayat üzerindeki kontrolünü yitirdiği korkusu yaratır ve temel olarak “var olabilmek” duygusunu zedeler. İnsanın hayatta kalabilmek için ihtiyacı olan duygulardan biri olan yakınlık duygusunun kaybı ya da böyle bir olasılığın ortaya çıkması da saldırganlığı tetikleyen durumlardan biridir.

Varoluşsal bir krize, dolayısıyla bir başa çıkma yöntemi olarak saldırganlığın ortaya çıkmasına neden olan başka bir durum da, insanın kendilik değerinin, bağımsızlığının, benlik sınırlarının tehdit edildiği durumlardır. Varoluşun kendini sorgulamak zorunda kaldığı, insanın hayatın anlamlılığıyla ilgili temel duygusunu yitirdiği anlar da saldırganlığın ortaya çıkabileceği durumlara bir örnektir. İnsan anlamsızlık durumunda “isteyebilmek” yetisini yitirir. Birey, içinde bulunduğu duruma göre saldırganlığını nefret, hiddet, kızgınlık veya itiraz olarak dışa vurur.

Her durumda, saldırganlık bir şiddet eylemidir ve bir nesneye yöneliktir. Saldırganlığın varoluşsal öneminin anlaşılabilmesi ve çok acele verilecek etik yargılardan kaçınılması çok önemlidir, ama her saldırgan davranış yine de kendi çelişkisini içinde barındırır. Saldırgan olmak şiddet uygulamaktır. Varoluşu tehdit eden ya da ettiği düşünülen durum üzerinde erk elde etmek için bir eylemde bulunmaktır. Bireyin kendi yararına, ötekinin –çoğunlukla– zararına bir eylemdir. Bu anlamda esas olarak bencildir.

Freud 1930 yılında yayınlanan, Türkçe’ye “Uygarlığın Huzursuzluğu” olarak çevrilen kitabında oldukça kötümser bir tablo çizmektedir: “Sıklıkla yadsınan gerçek, insanın yumuşak ve sevgiye gereksinim duyan, ancak saldırıya uğradığında kendini savunmayı becerebilen bir yaratık olmadığı, hayli büyük miktarda saldırganlık eğilimini de içgüdüsel yetileri arasında barındırdığıdır. Bunun sonucu olarak, insanın gözünde komşusu yalnızca olası bir yardımcı ve cinsel nesne değil, aynı zamanda saldırganlığını onun üzerinde tatmin edebileceği, işgücünü karşılığını vermeksizin sömürebileceği, rızası olmaksızın cinsel açıdan kullanabileceği, malını ele geçirebileceği, işkence edebileceği ve öldürebileceği birisidir. Homo homini lupus (katiller önden buyursunlar); yaşamın ve tarihin bütün deneyimlerinden sonra, kim bu söze karşı çıkabilecek cesareti gösterebilir ki? Bu korkunç saldırganlık, kural olarak, ya bir kışkırtma kollar ya da kendini, hedefine aslında daha

yumuşak yöntemlerle de erişilebilecek bir davanın hizmetine koşar. Koşullar elverişli olduğunda, kendisini normalde ketleyen karşıt ruhsal güçler ortadan kalktığında, saldırganlık kendiliğinden ortaya çıkıverir; insanı, kendi türüne karşı merhamet nedir bilmeyen vahşi bir canavar olarak ortaya çıkarır.”

Freud’a göre insan hayatı boyunca “kötü”ye karşı savaşan ama sonunda bu savaşı kaybedendir. Ama Freud’un ölümünden kısa bir süre sonra psikanalistler arasında da saldırganlığın ölüm içgüdüsüyle bağlantısı yadsınmaya ve saldırganlığın insanın gelişimi ve olgunlaşması açısından önemi vurgulanmaya başlandı. Temel bir saldırganlık içgüdüsü ön kabulü yerine saldırganlığın tepkisel bir davranış olduğu tartışılmaya başlandı.

Saldırganlığı tanımlamaya ve anlamaya çalıştığım bu satırlar 2009 yılında kaleme aldığım bir makaleden ve bugün İslamcı cihadçıların/teröristlerin yapıp ettiklerine baktığımızda naif sözler olarak kalıyor. Çünkü Müslüman olduğunu iddia eden cani bir grup tarafından hayata geçirilen bu vahşete anlayış göstermek gibi gözüken açıklamalar yapmak utandırıyor ve gerçeklikten kopuk bir entelektüel konuma sürüklüyor insanı. Anlamak anlayış göstermeyi de beraberinde getirebiliyor çünkü. Ama yine de dönüp bu vahşeti yapanları nasıl öldüreceğimizi düşünmek yerine anlamaya çalışmak bana daha manalı geliyor. Belki de bu vahşete doğrudan maruz kalmadığım içindir.

Artık biliyoruz ki teröristi psikolojik nedenlerle, belli karakter özellikleri ya da yaşanan olumsuz olayların bir sonucu olarak ortaya çıkan bir fenomen olarak tanımlama çabaları bizi doğru bir sonuca ulaştırmıyor. Ne biyografik analizleri, ne de aile ve kişilik gelişimi ile ilgili yapılan psikolojik çözümlemeler bir teröristin ‘kariyer’i hakkında bize tam bir fikir verebiliyor.

Arka planda daima bir terörist grubun desteği, ideolojik bir bakış açısı olduğunu biliyor olsak da, medyanın da farkında olmadan yaptığı yönlendirmeyle teröristler yalnız bireyler olarak gösterilir çoğunlukla. Ailelerinden kopmuş, belli bir süre inzivaya çekilmiş, nerede ne yaptıkları uzun süre bilinmeyen ve büyük bir eylemle tekrar hayat sahnesine geri dönen ‘kahramanlar’. Kariyer ve kahramanlık kavramlarını özellikle kullandım, çünkü bu sıra dışı canilik maalesef belli toplumsal gruplar tarafından sempatiyle karşılanmakta ve bu sempati teröriste trajik bir ün kazandırmaktadır.

Bu insanları yalnız bireyler olarak görmekten hızla uzaklaşmalıyız ki, psikolojik etkenler sosyolojik ve politik etkenlerle birleştirilebilsin. Bir insanın bir başka insana bu kadar korkunç bir şey yapabilmesinin tarihsel ve toplumsal bağlantıları da ortaya çıkartılabilsin.

Terörizmi patolojik bir sendrom olarak görmenin yeterli olmadığı artık gayet açık. Bir insanın bir başka insana hangi düzeyde olursa olsun şiddet gösterebilmesinin ne kadar kolay olduğunu yukarıda özetlediğim Milgram deneyi de gayet iyi anlatıyor. Normal bir insanın bir işkenceciye, daha önce hayatında hiç görmediği, varlığından bile haberdar olmadığı insanları öldüren bir katile dönüşmesi sandığımızdan çok daha kolay.

Nazi toplama kamplarından sağ kurtulmuş bir psikanalist olan Ernst Federer, kampta işkence yapan, insanları gaz odalarına gönderen subayları incelediği bir çalışmada, Nazi subaylarının “patolojik karakter ya da şizoid bir yok edici olmadıkları” sonucuna varıyor. Her toplumda bolca bulunan, belki kişilik yapılarında belli bir miktar bozukluk olan, oldukça normal insanlar olduklarını söylüyor.

Bireysel ve ailevi travmalardan ziyade toplumsal travma ve bölünmelerin nelere yol açabileceğini görmek için Gaza’da bir ilkokulda yedi sekiz yaşlarında çocukların sahneye koydukları bir oyunu örnek gösterebiliriz. Oyunda küçük bir erkek çocuk canlı bomba rolündedir. Belindeki kemerde alüminyum bir paket vardır. “Allah adına ölüyoruz!” diye bağırarak belindeki paketi yırtar ve kendini yere atar. İsrail bayrağı taşıyan diğer erkek çocuklar da temsili olarak ölmek için yere atarlar kendilerini. Başka bir sahnede, okul bahçesindeki kızlar topladıkları taşları plastik poşetlere doldurmaktadır. Erkek çocuklar daha sonra bunları İsraillilere atacaklardır.

Bu çocukları politik bilince mecburen erken ulaşmış özgürlük savaşçıları olarak değerlendirenler de var elbet. Ve ne yazık ki, “Haksızlar mı?”  sorusuna yanıtım, “Bilmiyorum.” olacak. Ama masum bir insanın tanımadığı bir insanı öldürme hakkını kendinde görmeye başlaması böyle başlıyor işte.

İtaat etmeye meyilli insanlardan terörist yaratmanın daha kolay olduğu söylenebilir mi peki gerçekten? Yapılan çalışmalar, itaat etmeye hazır bireylerin terör örgütlerine dahil olma konusunda daha kolay ikna edilebilir olduğunu, bu bireylerin başkalarını ve kendilerini öldürmek konusunda etik ve ahlaki bariyerlerinin çok daha kolay aşıldığını göstermektedir.

Teröristlerle sayısız röportaj yapmış bir gazeteci olan Eileen MacDonald bir uçağı havaya uçuran Kuzey Koreli Kim Hyon Hui’yle de bir söyleşi yapar: “Hui uzun yıllar Kuzey Kore gizli servisi tarafından hazırlanmış, aslında oldukça muhafazakar ve ideolojik olarak da bilinçli olmayan bir kadındır. Ne feminizmle ilgilidiri ne de insan hakları ihlalleriyle. O yalnızca emirlere uymuş, bombayı arkadaşıyla birlikte uçağa getirmiş ve uçağı havaya uçurmuştur (Bu tabii ki teröristlerin belli bir kısmının motivasyonunu açıklar, hepsinin değil).

Peki itaat dışında belli bir ikna yöntemi de kişiyi terörist eylemleri yapmaya itebilir mi? Bununla bağlantılı olarak, bir devlete karşı yapılmayan, aksine devletin kendisi tarafından yönlendirilen eylemler terörist eylemler olarak tanımlanabilir mi?

Vietnam Savaşı sırasında Teğmen Calley My Lai köyü katliamıyla ilgili yargılanması sırasında şu sözlerle savunur kendini: “Ben yanlış bir şey yapmadım. My Lai’ye komünist entelektüelleri yok etmek için gelmedim, ben yanlış bir düşünceyi yok etmekle görevliydim. Birçok insanın komünizm hakkında benden daha çok şey biliyor olmasından utanıyorum ama gerçek bu. Okuldayken bu konuda hiç düşünmedim. Ben bana söylenenle yetindim. Komünizm kötü dediler, ben de onu kötü olarak belledim. Bir güneylinin zenciyi kötü olarak kabul etmesi gibi. 50’li yıllarda okula gittim ben ve bana hep komünizmin kötü, demokrasinin iyi olduğu söylendi. Ortalama bir öğrenciydim, şimdi de öyle bir adamım. Washington’dakilerin benden daha zeki olduklarına inandım hep, öyle olmasaydı orada olan ben olurdum.”

Bu sözleri Trakya ya da Ege’nin bir köyünde okula gitmiş ve askerde güneydoğudaki savaşa katılmış bir Türk askeri de, okula gitme olanağı bulamayıp dağa çıkan bir Kürt genci de söyleyebilir.

Bu yazı çok uzadı. Burada kesiyorum. Başka bir terör eylemine kadar ara veriyorum. Çünkü bütün bunların devam edeceğini biliyoruz maalesef. Çünkü 3. Dünya Savaşı başladı ve bu savaş İslam dünyasıyla Hristiyan-Yahudi dünyası arasında.

Paris, Yahudi-Hristiyan uygarlığının günümüzde ulaştığı ‘özgürlük, eşit ve kardeşlik’ kavramlarında ifadesini bulan insanlığa bakışının mabedi olarak kabul edilebilir. Aynı zamanda çok sayıda Müslümanın yaşadığı bir Hristiyan başkent olarak başka bir sembolik değeri daha var. Bu anlamda neden Paris’in seçildiği çok açık.

Saldırıların geçekleştiği mekanlara baktığımızda (stadyum, bar, konser salonu), buraların insanın arzu, duygu, düşünce ve gereksinimlerinin herhangi bir baskıya (buna dini baskı da dahil) maruz kalmadan ifade bulabildiği üç ana alan olduğunu görüyoruz; spor yapılan ve izlenen bir stadyum, kadın ve erkeğin alkolün de yardımıyla özgürce ilişkiye girebildiği bir mekan ve insanın duygularının müzik aracılığıyla (daha genel anlamda sanat) özgürce ifade edildiği  bir salon. İnsanın kendini bu kadar özgürce ifade etmesi, arzu ve gereksinimlerini doyurmak için kendi kararını verebilmesi tehlikelidir. Özgürleşmenin önünü açan alanlardır bunlar çünkü.

Buradan yola çıkarak söyleyebiliriz ki, Doğunun Batıya değil, İslam dininin Hristiyan-Yahudi kültürüne açtığı savaştır yaşadığımız. Haçlı Seferleri’nin intikamını almaya soyunmuştur İslam. Sosyolojik ve politik analizlerde bu gerçeklik de göz önünde bulundurmalıdır.