İyi hekim (psikiyatr) olmak...

Üç-beş kitap karıştırıp insan hayatıyla ilgili önemli bir alanda bilirkişi rolü üstlenmemeli insan

Psikiyatri bir tıp dalıdır. Ama diğer tıp dallarından farklı olarak sosyal bilimlerle iç içedir. Karaciğer tedavi ederken antropoloji, sosyoloji, felsefe vb. bilim dallarıyla ve edebiyatla ilgili olmanız gerekmez. Bu saydıklarımla ilgili değilseniz de iyi bir karaciğer hastalıkları uzmanı olabilirsiniz. Ama iyi bir psikiyatri uzmanı olmak için yalnızca psikiyatriyle ilgili bilimsel kitapları hatmetmiş olmanız yeterli olmaz. Çünkü insan, psikiyatride biyo-psiko-sosyo-kültürel bir varlık olarak tarif edilir. Bir bireyi, kültürel özelliklerini göz önünde bulundurmadan, içinde doğup büyüdüğü sosyal koşulları bilmeden, psikolojik gelişimini anlamadan ve biyolojik yapısını tanımadan tedavi etmeniz mümkün değildir. Özellikle de psikoterapiyi özel çalışma alanınız olarak belirlemişseniz.
Psikoterapi aklınıza gelebilecek her türlü meslekten daha fazla hayatın içinde bir uğraştır. Bir dahiliye doktoru bütün gününü hastalıklarla geçirir, mesaisi bittikten sonra hayata geri döner. Bir cerrah, bir bankacı için de aynı şey geçerlidir. Ama psikoterapistseniz ofisinizde oturursunuz ve hayat size gelir. Danışanlarınız size hiç kimseye anlatmadıkları, anlatamadıkları sırlarını anlatır ve bu konuda sizden yardım beklerler. Bu nedenle de hayatla ilgili her alanda danışanını anlayabilecek donanımda, yakınlık ve anlayış gösterebilecek durumda olmalıdır psikoterapist.
Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu bilmeden bireyin içindeki suç potansiyelini ve onunla ilgili vicdani hesaplaşmaları anlayamazsınız. Tolstoy’un Anna Karanina’sını okumamışsanız, özgürleşmek isteyen kadının içinde bulunduğu toplumsal baskılar nedeniyle neden intihara sürüklendiğini çok iyi anlayamaz, nasıl yardım edeceğinizi bilemezsiniz. Oğuz Atay’ın Tutunamayan’larından haberdar değilseniz, hayata tutunamayan herkesi bir tanı kategorisine sokmaya çalışırsınız. Ekonomik koşulları göz önünde bulundurmazsanız varoşlardan gelen mutsuz ve saldırgan bir aile babasını depresyon tanısıyla hastaneye yatırmaya kalkabilirsiniz.
Ülkemizde yaşanan da çoğunlukla budur. İnsan bütünlüğü içinde kavranamadığında, onu sorunlarıyla anlayabilmek ve gerekli anlayışı, şefkati gösterebilmek mümkün değildir. Evet anlayış, sevgi ve şefkat. Çünkü bir psikoterapiste ihtiyaç duyan bireyin varolan yalnızlığı ve yalıtılmışlığı içinde en çok ihtiyaç duyduğu şey bir tanı değil, insani bir yakınlaşmadır. 

Bu yakınlaşma becerisi, hem birey olarak içimizde olması gereken insani bir duygu hem de profesyonel olarak ögrenilmesi gereken bir hekim duruşudur. O nedenle uygar dünyada psikiyatri ihtisası sırasında en az dört sene süren bir psikoterapi eğitimi de alır psikiyatrlar. Ve kendileri de daha yoğun olarak eğitimleri süresince ve bütün meslek hayatları boyunca terapiye giderler.
Bir danışanla nasıl konuşulacağının, ne zaman susulacağının, ne zaman gülümseneceğinin, ne zaman danışanı zorlamak, ne zaman anlayış göstermek gerektiğinin, saatlerce, günlerce, aylarca ustaların gözetiminde öğrenildiği ve tekrar tekrar tatbik edildiği zorlu bir süreçtir psikoterapi eğitimi. Ne zaman ilaç vermek, ne zaman ilaç yerine psikoterapiyle danışanı desteklemek gerektiğinin, ne zaman psikoterpiyle birlikte ilaç tedavisinin uygulanması gerektiğinin öğrenildiği zorlu bir ihtisastır psikiyatri ihtisası. Bu nedenle de örneğin Almancada sanat olarak adlandırılır.
Tekrar Metin Münirgillere dönüyorum son olarak. Sırf yukarıda saydığım nedenlerle üç-beş kitap karıştırıp insan hayatıyla ilgili böyle önemli bir alanda bu kadar rahat bilirkişi rolü üstlenmemeli insan. Keşke bir gazeteci olarak kendi sorumluluk alanında da bu duyarlılığı gösterebilse. Bu durum bana otosansürden dolayı insanların canlarının çok sıkıldığını da gösteriyor biraz...