Kabul ve farkındalık...

Farkındalık Budist psikolojinin kalbi olarak değerlendirilir. Son yıllarda psikoterapiyle ilgili hemen bütün alanlarda olduğu gibi, bilişsel davranışçı terapi bu alanda da öncü oldu. Ve farkındalık odaklı terapi ekolleriyle psikoterapide büyük bir devrimsel dönüşümün gerçekleşmesine neden oldu.

Radikal’deki bu köşemde bütün yaşanan felaketlerden etkileniyor olmama rağmen, ülkede ve dünyada olup bitenler üzerine değil de, kendi mesleki dünyamda üzerinde durduğum bilimsel ve insana dair olan gelişmelerden söz etmeyi uygun buluyorum.

Sahile vurmuş çocuk cesetleri üzerine yapılacak bir yorum olduğunu düşünmüyorum. Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazılamayacağını söylemişti. Bununla edebiyat ve sanatın bittiğini değil, artık başka bir dikkat ve farkındalıkla yazılıp çizilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyordu.

Bu hafta dillere sakız olmuş farkındalık üzerine bilimsel çalışmalardan yola çıkan bir yazı yazmaya oturdum. An’ı yaşamak geyiğinin müsebbibi olan farkındalık, sözünü ettiğim. An’ı yaşamanın eller havaya hoplayıp zıplamak ve sonra kanda belli bir düzeyde alkol ve bilumum maddeler varken, ertesi gün görmek istemediğimiz insanlarla seks yapmaya soyunmak olduğunu zannedenlere gelsin yazımız:

Cuma gece yarısı ya da Cumartesi sabah 02.01. Evimin küçük bahçesinde oturuyorum. Önümdeki ahşap masada bilgisayarım. Sol yanımdan börtü böceğin sesi geliyor. Sağ yanımda ise şehrin son çırpınışları. Bebek civarından sürat yapan bir motosikletin cayırtısı, gökyüzünden bir uçağın uğultusu. Arap (kedilerimden biri) masaya fırladı ve cintoniğimi kokladı. İki defne ağacı arasına kurulmuş hamağın üzerindeki yeşil beyaz çizgili minderlerin dağınık hüznü. Sarı (diğer kedim) ayaklarıma sürünüyor. Şimdi ve buradayım. Olmaya gayret ediyorum. Şu an yaşadıklarımın geçmişi çağrıştıran algılarını ve yarın, öbür gün neler yapmak zorunda olduğumla bağlantısını, aklıma gelseler de, herhangi bir şekilde onlara bir anlam yüklemeden, yüklememeye çalışarak şimdi ve burada kalmaya çalışıyorum. Öne eğilerek yazdığım için sırtımda, sol tarafta bir ağrı hissediyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışmadan algılıyorum onu. Aslında yükledim bile; öne eğildiğim için dedim. Bu açıklamaya bir anlam vermiyorum o halde. Ensemde bir ürperme. Eylül geldi, artık geceleri serin oluyor. Bir anlam yüklemeden onu da kabul ediyorum. Ne yazın bittiğinin hüznü, ne de kışın bize ne getireceğinin belirsizliği. Arap bana sırtını dönmüş masada uzanıyor. Çimlerin arasından gelen böcek seslerine dikkatini vermiş. Boğazdan bir taka geçiyor. Karadeniz’e doğru. Aklım onun içinde olmanın nasıl olacağına kayıyor. Bunu da olduğu gibi kabul ediyor ve bir mana atfetmiyorum. Gece, hayatın sesleri, Arap ve cintoniğim. Şimdiyi algılıyorum ve buradayım.

Farkındalık dışında hiçbir kavram, üstelik akademik psikoloji için hiç de alışılmadık olmayan bir kavram, bu kadar hızla yaygınlık kazanmadı. Psikolojik sorunların her alanında  hızla kullanılmaya başlandı ve etkinliğiyle ilgili sayısız çalışma yayınlandı. Stres, depresyon nükslerini önleme, kişilik bozuklukları, anksiyete, takıntılar, travmaya bağlı bozukluklar, kanser, kronik fiziksel hastalıklar, eş terapisi. Bu yaygınlık farkındalığın 2500 yıllık bir geleneğe sahip olmasından da kaynaklanıyor bir yandan.

Farkındalık Budist psikolojinin kalbi olarak değerlendirilir. Son yıllarda psikoterapiyle ilgili hemen bütün alanlarda olduğu gibi, bilişsel davranışçı terapi bu alanda da öncü oldu. Ve farkındalık odaklı terapi ekolleriyle psikoterapide büyük bir devrimsel dönüşümün gerçekleşmesine neden oldu.

Bu durum yıllardır düşünce ve davranışların değişim sürecine odaklanan bir yaklaşım içinde olan psikoterapistleri de oldukça zorlayan bir dönüşümdü. Özellikle psikiyatri kökenli psikoterapistler için. Çünkü biz hekimler aldığımız eğitim nedeniyle hastalık ve bozukluklara odaklanmayı ve onları iyileştirmeyi, hastalarımızın ne olursa olsun kendilerini daha iyi hissetmelerini günlük pratiğimizin odağına yerleştirmiş bireyler olarak kabul ve farkındalık stratejileriyle bir süre sıkıntı yaşadık.

Farkındalık stratejilerinin Batı’da tanınmasını sağlayan önemli Budist terapist Vietnam’lı Thich Nhat Hanh farkındalığı şöyle tanımlar: “Farkındalık, günlük hayatımızın her dakikasında orada olmaktır. Farkındalık her insanın sahip olduğu bir enerjidir. Onu beslersek güçlenir, her gün tekrarlamazsak yok olup gider. Farkındalık içinde bulunduğumuz an’da içimizde ve etrafımızda ne olduğunu bilmemizi sağlar.”

Farkındalık budizmden köken alsa da herhangi bir dine bağlı değildir. Bilgiye ulaşmanın fenomenolojik bir metodu, bilincin öğrenilmesi ve araştırılmasının bir yolu olarak tanımlanabilir.

Modern, pratiğe dönük bir tanımını, farkındalığın tıp ve psikoterapide yaygınlaşmasına büyük katkıda bulunmuş olan Jon Kabat-Zinn yapmıştır: “Farkındalık, dikkat istemli bir şekilde ve herhangi bir değer atfetmeden an ve an yaşantılanan deneyimlere yönlendirildiğinde ortaya çıkan bir uyanıklık halidir.”

Psikoterapötik olarak dört özellikle karakterizedir:

1. Oluş halinin belli bir moduyla bağlantılıdır. İçinde bulunduğumuz anda içimizde ve dışımızda olup bitenin gözlenmesi ve uyanık olunması hali. Kabat-Zinn olan bitene gösterilen otomatik tepkiye otomatik pilot modu der ve farkındalık durumunun bunun tam tersi olduğunu söyer.

2.  Farkındalık, yaşantılanan karşısında belli bir tutum içinde olmaktır. Şeyler – dışsal nesneler ya da düşünce ve duygular gibi içsel süreçler – nasılsalar öyle kabul edilir. Belli bir değer atfedilmez, belli bir bağlama yerleştirilmez ve geçmiş deneyimlerle bağlantılandırılmaz. Sanki hayatımızda ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi bir ilgi ve merakla karşılanır.

3. Farkındalık belli tekniklere ihtiyaç duyar. Dikkatin şimdiye odaklanması içsel bir huzurun gelişmesine yol açar – bunlar tekrar tekrar uygulanarak ve belli bir sürede öğrenilen ve sebat gerektiren tekniklerdir.  

4. Farkındalığın sürekli bir şekilde çalışılmasının etkileri şunlardır: İçgörü, huzur, içsel bir barış hali, rahatlık, duygu ve düşüncelerin yönetilme becerisinin iyileşmesi ve yeni deneyimler için açık olma hali. Bu sayede yerleşmiş ve bizi otomatik olarak yöneten belli kalıplardan kurtulur ve dünyayı daha tam ve geniş bir perspektiften kavrayabiliriz.

Farkındalık, ilgili ve kabullenen bir tutum sayesinde yoğun bir deneyim yaşanmasına neden olur. İç ve dış dünyada olup biten bütün süreçlere neredeyse bilimsel, nesnel bir açıklıkla yaklaşma becerisinin gelişmesini sağlar. Bu sayede düşüncelerin, duyguların ve algıların gelmesi ve gitmesi gözlemlenir, hiçbirine belli bir değer atfedilmez, hoş olanlara öncelik verilmediği gibi hoş olmayanlardan da kaçılmaya çalışılmaz. Kabul etmek kesinlikle boyun eğme, vazgeçme anlamına gelmez. Kabul, şeylerin nasıl olduğunu tam ve eksiksiz kavrayabilmenin ön koşuludur. Değişim sürecinin başlayabilmesinin çıkış noktası da budur.

Olanı kabul ederek farkına varan modumuz, içimize yerleştirdiğimiz nesnel bir gözlemcidir. Bu nesnel içsel gözlemciyi sağlıklı erişkin modun bir  parçası yapabilmek psikoterapinin en önemli hedeflerinden biridir. Bu, düşünürken düşüncelere, hissederken hissedilene, deneyimlerken deneyimlere belli bir mesafeden bakmamak ve onlara koşulsuz inanmamak demektir. Emosyonların hemen içine çekilmemek, yalnızca gözlemlemek, sakince gelişlerini ve gidişlerini izlemek.

Yazının en başında belirttiğim gibi farkındalık, an’ı yaşamak, olup bitenleri umursamayıp vur patlasın çal oynasın bir moda geçip duyarsızlaşmak anlamına gelmez. Ama kapitalizm her şeyi kendine yontmayı ve oradan kendine tüketime yönelik bir pay çıkartabilmeyi başardığı için farkındalığı da, her şeyi şuursuzca tüketmek, para harcamak olarak algılatmayı başarmıştır.

Bu tüketim yalnızca haz veren şeyler üzerinden olmaz üstelik. Belki de önemli bir dönüşüme yol açması mümkün bir fotoğraf karesi düştü geçenlerde ekranlara. İki yaşında bir çocuğun kıyıya vurmuş cansız bedeni. O fotoğraf karesi o kadar çok ve öyle çok kanaldan ve bizler otomatik pilota bağlı bir moddayken gözümüze sokuldu ki, onun temsil ettiği şey hakkındaki hakikate ulaşabilmemiz mümkün olmadı. Bu saatten sonra olmaz da.

Bir barda şarabını yudumlar ve facebook’ta gezinirken bu fotoğrafı gören birinin sahip olduğu önyargı ve biriktirdiği öfkeyle kimi otomatik olarak suçladığını tahmin etmek zor değil. Ülkenin başka bir yerinde inançlı bir annenin çocuğunu yatırdıktan sonra TV ekranında gördüğü bu fotoğraf, bu fotoğrafı izlediği kanalın da etkisiyle olan biteni Batı’nın duyarsızlığıyla özdeşleştirmesini anlamak da güç değil.

Kabul ve farkındalığın bütün bu olan biteni anlamakta işe yarayacak tek araç olduğunu iddia etmiyorum tabii ki. Ama tam tersini rahatlıkla söyleyebilirim. Otomatik pilotta ve son sürat giden çıldırmış bir hayatı yavaşlatabilmenin, onu daha iyi anlayabilmenin bir yolu olabilir. Hangi yanda olursa olsun, tetikte duran ellerin durması, bakması ve ne yapmak üzere olduğunu anlaması için belki de hepimizin günde on dakika dünyaya ona herhangi bir değer atfetmeden kulak kabartması gerek.