Kadın mı, anne mi? Birinci kısım...

Şunu itiraf etmeliyiz ki, annelik hâlâ bilinmeyenlerle dolu bir dünyadır. Önceliklerin radikal bir değişimiyle sonuçlanan bu yaşamsal karar bir şans oyunu gibidir.

Bugünlerde Fransız yazar, tarihçi ve filozof Prof. Dr. Elisabeth Badinter’in bir kitabını okuyorum. ‘Çelişki. Kadın ve Anne’ başlığını taşıyor kitap. Bu kitaptan önemli bulduğum bölümleri özetlemek istiyorum bu hafta ve gelecek hafta. Daha sonra kendi görüşlerime de yer vereceğim elbette. Ama Badinter’in kışkırtıcı düşüncelerine öncelik tanıyalım.  

Yetmişli yılların sonlarında kadınlar temel hakları için sıkı bir mücadele içindeydiler. Özgürlük ve eşitlik için. Bütün bunları da annelikle birleştirmeye çalışıyorlardı. Anne olmak artık kadının önündeki tek seçenek değildi. Onların annelerinin hayal bile edemeyecekleri kadar farklı yaşam biçimi vardı önlerinde. Kendi kişisel hedeflerine öncelik verebilirlerdi artık. Evlenmeyip partnerleriyle çocuksuz bir hayat sürebilirlerdi ya da çocuk sahibi olup iş hayatlarına devam edebilir veya işe ara verebilirlerdi.

Ama bu özgürlük bir çelişkiyi de beraberinde getirdi. Anne olmaya karar verme özgürlüğü çocuğa olan sorumluluğu da arttırdı. Öte yandan, anne olmanın kendini gerçekleştirmenin tek yolu olmaktan çıkması da anneliği bir kader olmaktan çıkardı. Bir veya daha çok çocuk, eğer duygu dünyasını zenginleştirecekse isteniyordu. Öyle bir duygu yoksa kadının içinde çocuk da olmayabilirdi.

Günümüz kültürünün en önemli iki göstergesi, bireycilik ve hedonizm, üremenin de ana güdüsü oldu, tabii ki bazen de anne olmayı reddetmenin. Kadınların büyük çoğunluğu anne olmanın artan sorumluluklarıyla, kendini gerçekleştirme isteklerini birleştirmekte oldukça zorlanıyordu.

Bundan otuz kırk yıl kadar önce kadın ve erkeğin iş ve aile yaşantılarını kendi aralarında eşit bir şekilde paylaşabileceklerine inanılmaya başlamıştı. Kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dünyaya giden yolda emin adımlarla ilerliyordu kadın ve erkek. Ama 90’lı yıllar bu inancın sonunu hazırladı. Ekonomik kriz beraberinde getirdiği kimlik kriziyle birlikte bu illüzyoner inancı yerle bir etti. 90’lardaki bu kriz maaşlardaki eşitsizliği iyice arttırdı ve özellikle iyi eğitimli olmayan, maddi olarak daha zayıf kadının eve, ev işlerine geri dönmesine neden oldu. Devlet de zaten kadınların daha çok çocuk yapması için desteklemeye başlamıştı. Kadının yaptığı işin daha düşük maaşla ücretlendirilmesi anne olmayı yeniden değerli hale getirdi.

Ama bunun erkeklerin üzerinde etkisi olumsuz oldu. Ev işlerini paylaşmak konusunda mırın kırın etmeye başladılar. Yetmişli yılların öncesinde olduğu gibi kadınlar tekrar ev işi yükünün büyük kısmını üstlenmek zorunda kaldılar. Çünkü eve getirilen gelirler arasında ciddi bir uçurum oluşmuştu ve bu da iktidarı tekrar erkeğin eline veriyordu.

Ama eşitsizliğin yeniden ortaya çıkmasının tek nedeni ekonomik kriz değildi. Bu ekonomik krizle paralel ortaya çıkan bir kimlik krizi de vardı. Çok kısa süre öncesine kadar kadın ve erkeğin aile ve iş yaşamındaki rolleri net bir şekilde birbirinden ayrılıyordu. Bu netlik kadına ve erkeğe kendi mutlak hakimiyetlerinin olduğu varoluş alanları sağladığı için kimlik tanımı konusunda bir sorun yoktu. Kadının erkeğin iş dünyasında yaptığı her şeyi yapabilmeye başlaması, erkeğin ev işlerine soyunması kadın erkek arasındaki farkı ortadan kaldırdı. Erkekle kadını farklı kılan ne vardı? Üstelik doğurganlık da kadının sahip olduğu bir özellikti. Bütün bunlar erkeği ciddi bir varoluşsal krize soktu.

Peki kadın ve erkeğin rollerinin sorgulanması, anneliğin bir kader olmaktan çıkması nasıl başladı?

Altmışlı yıllara kadar evliliğin doğal ve sorgulanmayan sonucuydu çocuk. Üremek bir içgüdüydü, dinsel bir zorunluluktu ve insan türünün devam etmesinin garantisiydi. ‘Normal’ bir kadının çocuk istediği kabul edilirdi, aksi düşünülemezdi. Bunu tartışmaya açmak kimsenin aklına gelmezdi.

Ama kadınların çoğu doğum kontrol hapı kullandığından beri, annelikle ilgili ikircikli düşünceler ortaya çıkmaya başladı, beyin sapından kaynaklandığı düşünülen üreme içgüdüsünün varlığı hakkında kuşkular doğdu. Çocuk arzusu ne mutlaktı, ne de evrensel. Bazıları çocuk ister, bazıları artık istemez ve başkaları da zaten hiç istememiştir. Kadınların bunu seçme hakkı olduğundan beri, evrensel bir çocuk içgüdüsü ya da arzusundan bahsetmek mümkün değildi.

Alınan her önemli karar belli sonuçlar doğurması açısından hayatımızın yönünü de belirler. Çocuk sahibi olmak uzun süreli bir sorumluluk üstlenmek anlamına gelir ve hayatta aldığımız kararların arasında en önemli olanıdır. Bu nedenle de bu kararı almak için en az iki kere düşünmek gerekir. Gerçekten kendimizi çocuğa adayabilecek miyiz ve çocuk gerçekten hayatımıza neşe ve mutluluk getirecek mi? Oysa hepimiz, en azından kendimizden biliyoruz ki, bu soruları pek de düşünmeden çocuk sahibi olmaya karar veriyoruz.

Yapılan bir çalışmada “Neden çocuk sahibi olunur?” sorusuna yanıt aranmış. Ankete katılanların %60’ı çocuğun günlük yaşamı daha mutlu ve güzel kıldığı yanıtını vermiş. %47’si aileyi bir arada tuttuğunu ve aile değerlerini geleceğe taşıdığını söylemiş. %33’ü çocuğun şefkat ve sevgi duygularını doğurduğunu ve yaşlılıkta tek başına kalmayı önlediğini belirtmiş. Katılımcıların %48’i sevgiyle, %68’i sorumlulukla, %73’üyse neşe ve hazla ilgili yanıtlar vermiş. Kimse kişisel yaşamın kısıtlanması ya da kendini feda etmekten bahsetmemiş.

Gerçekten de bir çocuğun dünyaya gelmesine karar vermek konusunda akıl çok az rol oynar. En azından çocuk sahibi olmamaya karar verme konusundan çok daha az. Bilinçaltının her iki kararı da almamızda önemli rol oynadığı gerçeği bir yana bırakılırsa denebilir ki, aslında çocuk sahibi olma kararı verilirken her iki ebeveyn de, yukarıda anılan çalışmadaki akıllı uslu yanıtlardan çok daha az bilinçle ve net bir düşünceyle bu kararı alırlar. Gerçekte çocuk sahibi olma kararı, avantaj ve dezavantajlarını göz önünde bulundurarak akılla değerlendirmekten çok, duygular ve toplumsal normlar etkisiyle verilir. Neden çocuk sahibi olunduğu sorusuna duygular bağlamında yanıt verilirken, ailenin, arkadaşların ve toplumun uyguladığı baskıysa pek göz önünde bulundurulmaz. Çocuksuz bir kadın, çocuksuz bir çift hâlâ bir anomali olarak görülür ve nedenleri sorgulanır. Çocuk sahibi olmamak gibi ‘hastalıklı’ bir düşünce nereden çıkmıştır, toplumsal değer yargılarına neden karşı gelinmektedir? Çocuğu olmayan kadın daima bununla ilgili bir açıklama yapmaya zorlanırken, kimsenin aklına, bir anneye neden anne olduğunu sormak gelmez – henüz kendisi yeteri kadar olgunlaşmamış ve sorumsuz olsa bile.

Kendi özgür kararıyla çocuksuz kalan bir kadın, anne babasının kendilerini torunsuz bıraktığı yakınmalarından, kendileri gibi çocuk sahibi olması için bastırıp duran arkadaşlarının anlayışsızlığından, toplumun ve özellikle devletin neredeyse düşmanca tutumundan kendini kurtaramaz. Çocuksuz kalmaya karar verebilmek ve damgalanmaktan etkilenmemek için kırılmaz bir iradeye ve çok güçlü bir karaktere sahip olmak gerekir.

Günümüzde bireyselliğin ve kendini gerçekleştirme hedefinin ön plana çıkmış olması, anne adayı kadınları daha önce hiç akıllarına gelmeyen sorularla baş başa bırakır. Çocuk sahibi olmak artık kadın için kendini gerçekleştirmenin tek yolu olmadığı için, çocuk arzusu diğer istek ve ihtiyaçlarla bir çatışma içine girer. İlginç bir işi olan ve kariyer yapma hayali kuran kadının - küçük bir azınlık da olsalar - belli sorulardan kaçabilmesi mümkün değil: Çocuk iş yaşamını nasıl etkileyecek? Kendilerini adamaları gereken bir işle çocuk bir arada olur mu? Eşiyle ilişkisini nasıl etkiler? Yeni yaşamlarını nasıl düzenleyecekler? Şu andaki yaşamlarının avantajlarını koruyabilecekler mi? Ve en önemlisi; hangi özgürlüklerinden vaz geçmek zorunda kalacak? ‘Önce ben’ mottosunun prensip haline geldiği bir kültürde annelik ciddi bir çelişki ve büyük bir zorluk kadın için. Çocuksuz bir  kadın için doğal olan birçok şey bir anne için düşünülemez bile. Kendiyle ilgilenme, özen gösterme, kendini feda etmeye doğru kayar, “her şeyi istiyorum!” “ona her şeyi borçluyum!”la yer değiştirir. Çocuğu dünyaya getirdiğiniz andan itibaren sonsuz bir sorumlulukla baş başasınızdır, aksi halde önünde sonunda çocuk tarafından sorulan şu soruyla yüzleşmek zorunda kalırsınız: “Bana mı sordun doğururken?”

Kararlarımızı alırken ne kadar özgürsek, sorumluluk ve yükümlülüklerimiz de o kadar artar. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, çocuk bir kadın için kendini gerçekleştirmenin yegane yolu olabilirken, bir başka kadın için hedefine giden yolda bir engel teşkil edebilir. Her şey kadının anneliğe ne kadar yatırım yapmaya karar verdiği ve kendini adamaya hazır olup olmadığıyla ilgilidir. Oysa çok az sayıda kadın kararını vermeden önce, çocuk sahibi olmanın ne demek olduğunu düşünür. Kararını daha çok anne olmanın kutsallığı illüzyonuyla verdiği için, çocuğun kendisine yalnızca mutluluk ve sevgi getireceğini düşünür. Madalyonun öteki yüzünde yorgunluk ve bitkinlik, hayal kırıklıkları, yalnızlık, yabancılaşma ve bunlarla bağlantılı olarak suçluluk duyguları vardır.

Genç annelerle yapılan görüşmelerden anlaşıldığı üzere, çok azı çocuğun beraberinde getirdiği değişimlere hazırlıklıdır. Hiç kimse onları bu maceranın zorlukları konusunda uyarmamıştır. Hepsi bir çocuk nasıl dünyaya getirilir biliyordur ama onların çok azı çocuk sahibi olmanın bazı şeylerin sonu olduğundan haberdardır: Özgürlüğün ve birçok diğer haz veren şeyin. Özellikle ilk ayların ne kadar güç olduğunu kimse onlara anlatmamıştır. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen süre boyunca emzirir, uyur, uyanır, emzirir ve dış dünyaya bir gün tekrar çıkıp çıkamayacağını bilemez genç anne.

Şunu itiraf etmeliyiz ki, annelik hâlâ bilinmeyenlerle dolu bir dünyadır. Önceliklerin radikal bir değişimiyle sonuçlanan bu yaşamsal karar bir şans oyunu gibidir. Biri için mutluluk ve kimliği adına büyük bir kazançken, bir başkası birbiriyle çelişen isteklerini nasıl bir araya getirebileceğini bilemez. Bir diğeri de, olmadığını ve çuvalladığını kimseye itiraf edemez içini kemiren suçluluk duygularıyla. Toplumda daha büyük bir tabu yoktur. Hayal kırıklığına uğradığını ve anneliği beceremediğini ve anneliğin kendisini tatmin etmediğini söylemeye cesaret edecek bir kadın sorumluluk duygusundan yoksun bir canavar olarak damgalanıverir. Üstelik her sosyokültürel tabakada bu durumu doğrulayan, sevilmemiş, iyi yetiştirilmemiş ve kendi haline bırakılmış sayısız çocuk varken.

Bu konuyla bağlantılı olarak ‘Chicago Sun-Times’ gazetesinden bir gazeteci, Ann Sanders okuyucularına bugünkü bilgilerine sahip olsalardı çocuk sahibi olurlar mıydı diye sorduğunda onu şaşırtan bir sonuca ulaşmış. Katılan 10 bin kadının %70’i bu soruya olumsuz yanıt vermiş, yani olmazdım demiş. Tabii ki bu anketin bilimsel bir geçerliliği yok. Büyük olasılıkla annelikle ilgili sıkıntısı olan kadınlar yanıt vermekte daha motiveydiler çünkü. Ama yine üstü örtülü bir gerçeği gün yüzüne çıkarması açısından önemli.  

Haftaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.