Kadın mı, anne mi? İkinci kısım...

Kadının üstüne binen yük, toplumsal gerekliliği azalmış olan evlilikten çok, çift olmak ve çocuk ya da çocuklar nedeniyle yüksek. Evlilik cüzdanı olmadan birlikte yaşamanın yaygınlaşması ev içindeki adaletsizliği kesinlikle değiştirmedi.

Elisabeth Badinter’in ‘Çatışma: Kadın mı, anne mi?’ başlıklı kitabını takip ederek kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Durkheim’dan beri, diyor Badinter, evlilik kurumunun kadın için ağır bir bedeli olduğunu, erkeğinse hayatını kolaylaştırdığını biliyoruz. Aradan 100 yıl geçtiği için bir şeylerin değişmiş olması gerekirdi, oysa ev işi söz konusu olduğunda kadın için değişen bir şey yok. İkili yaşamın hâlâ kadın için kültürel ve sosyal bedelleri var, ev işinin paylaşımında ve çocuk yetiştirmedeki rol dağılımı, kariyerin gelişimi ve gelir düzeyi hâlâ eşit değil.

Kadının üstüne binen yük, toplumsal gerekliliği azalmış olan evlilikten çok, çift olmak ve çocuk ya da çocuklar nedeniyle yüksek. Evlilik cüzdanı olmadan birlikte yaşamanın yaygınlaşması ev içindeki adaletsizliği kesinlikle değiştirmedi. Yapılan anketlerde kadınlar birlikte yaşamanın evlilikten daha uygun olduğunu söylese de bu, gerçeği değiştirmiyor - Avrupa’dan bahsediyoruz tabii ki. İstanbul gibi büyük şehirlerde evlenmeden birlikte yaşamak küçük bir azınlığın hayata geçirdiği bir şey de olsa, bunun Türkiye genelinde bir gerçeklik kazanması, en azından yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor.

Çocuğun gelişiyle birlikte kadının ev işine ayırdığı vakit oldukça artarken, baba olan erkeğin işine ayırdığı zaman da o oranda yükseliyor. Aile sosyologlarının da tespit ettiği gibi, çocuğun gelmesiyle artan yük erkeğin taleplerinden çok, çocuğun ihtiyaçlarıyla bağlantılı. Çocuğun evden ayrılmasıyla kadının üzerindeki yükün azalmasından da bu durum anlaşılıyor.

Kadının öğrenim düzeyi yükseldikçe ev işine daha az, mesleğine daha çok zaman ayırdığı görülüyor. Ama bu partnerinin daha çok ev işi yaptığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Üçüncü kişilerden alınan yardım artıyor sadece. Bunun öğrenim düzeyi o kadar iyi olmayan kadınların yararlanamadığı bir olanak olduğunu eklememe gerek yok sanırım. Avrupa’da değil ama bizim gibi ülkelerde anne devreye giriyor bu durumda, ki çocuk için daha iyi olduğu bile söylenebilir.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, geleneklerdeki bu değişim iyi öğrenim görmüş kadın ve erkeği birbirine yakınlaştırırken, kötü öğrenim görmüş kadınları iyi öğrenim görmüş kız kardeşlerinden uzaklaştırdı. İyi öğrenim görmüş kadınlar, mesleklerine çok daha fazla zaman harcayıp neredeyse çocuklarını ihmal ederken, diğerleri kötü işler ve bu işlerin düşük maaşları nedeniyle tam tersini seçiyor ya da seçmek zorunda kalıyor. Cinsiyet eşitsizliğine bir de sosyal eşitsizlik ekleniyor ve bu da çocuk arzusunu etkileyen önemli bir etken oluyor.

Kadınların ne zaman doğuracaklarına karar verebilmeye başladıkları zamandan beri endüstrileşmiş ülkelerde şu dört fenomen ön plana çıkıyor: Düşen doğum oranları, doğurma yaşının yükselmesi, kadınların iş yaşamındaki varlığının artması ve kadınların farklı yaşam biçimlerinin ortaya çıkması. Evlenmeden birlikte yaşamanın, yalnız çocuk yetiştiren annelerin sayısının artması gibi.

Her türlü destekleyici, yani çocuk doğurmayı teşvik eden aile politikalarına rağmen gelişmiş ülkelerdeki doğum oranları artmıyor. Bu oran en az İskandinav ülkelerinde, en çok da Fransa ve İtalya’da olmak üzere ikinin altında. Benzer oranlar Amerika, Avusturalya vs. için de geçerli. Bu oran Türkiye’de devletin bütün duygusal baskılarına rağmen 2.5 yani üçten az.    

Ülkelerin aile politikaları kadını mı, aileyi mi desteklediklerine göre geleneksel ve modern olarak değişiyor. İsveç’de erkeğin doğum sonrası çocuk izni alması, aynı maaşın izin süresince veriliyor olmasına rağmen, bir türlü istenildiği düzeyde teşvik edilemiyor.

Doğum oranlarının düşüklüğü ve anne olma yaşının büyümesinin bize söylediği en önemli şey, artık kadınların önemli bir kısmı için çocuk sahibi olmanın birinci öncelikleri olmadığı. Öncelikle kendi bağımsızlığını garantilemek istiyor kadın. Bu da uzun bir öğrenim süresi, onun ardından yüksek lisans, iş hayatının zorlu başlangıcı anlamına geliyor.

Sonra da uygun erkeği, yani çocuğuna babalık yapabilecek özelliklere sahip erkeği bulabilmek gerekiyor. Ayrıca genç çift bir süre çocuksuz birlikte olmanın keyfini sürmek istiyor.

Anne olma isteği böylece 30’larda kendini gösteriyor, 35 – 40 arasındaysa biyolojik saat denilen, benimse kültürel saat olarak adlandırmayı tercih ettiğim huzursuzluk yaşanmaya başlıyor.

Birçok kadının çocuk yapma kararında etkili olanın çocuk sahibi olma arzusundan daha çok, yaşlarının geçmekte olduğu ve anne olma deneyiminden mahrum kalma korkusu olduğu görülüyor.

Bu durum aslında kadınların çocuk sahibi olmak istemedikleri anlamına gelmiyor elbette. Seçeneklerin çokluğuna vurgu yapmaya çalışıyorum esas olarak. Hayatlarını büyük bir aileye vakfetmek isteyen kadınların yanında, aile ve kariyerini birlikte yürütmek isteyen kadınlar artık çoğunlukta. Ayrıca hiçbir şekilde çocuk istemeyen kadınlar olduğu gibi, çocuk arzusu çok fazla olduğu halde çocuk sahibi olamayan kadınlar da var.

Amerikalı aile sosyoloğu Catherine Hakim çocuk üzerinden bir sınıflandırmaya gidiyor ve 21. yüzyılın kadınını şöyle sistematize ediyor. Hakim üç kategoride topluyor kadınları: Ev odaklı, iş odaklı ve adaptif. Bu sınıflandırmaya göre kadınların %20’sinin önceliği çocuk sahibi olmak. Bu kategorideki kadın, iyi bir öğrenim düzeyine sahip olsa bile çalışmayı ikinci plana atıyor. Yine %20’lik bir grup tamamen çocuksuz kadınlar. İş hayatları birincil önceliğe sahip. Kadınların %60’ıysa aile ve iş yaşamlarını birleştirmeye çalışıyor. Bu kategorideki kadınlar iş yaşamında kendini hayatın akışına bırakıyor ve özel bir kariyer planı yapmıyor.

Birçok sosyal bilimci, kadınların homojen bir grup oluşturduklarını ve işle aile yaşamını birleştirmeye çalıştıklarını söylese de, aslında kadınlar çocuk ve iş yaşamı üzerinden bakıldığında oldukça heterojenler. Bu da daha homojen bir grup olan erkekler için büyük avantaj sağlıyor. Hakim’e göre eşit bir birlikte yaşam kurma planları bu nedenle başarısızlığa uğruyor. Erkekler 25 – 50 yaşları arasında oldukça benzer hedeflere sahip: Para, güç ve statü. Ev işlerinde önemli bir rol üstlenmeye evet diyen erkek oranı göz ardı edilecek kadar düşük.

Kısa bir süre önce Amerikalı sosyolog Neil Gilbert başka bir sınıflandırma önerdi. Bu sınıflandırmaya göre kadınlar sahip oldukları çocuk sayısına göre dört kategoriye ayrılıyor. Skalanın bir ucunda üç ya da dört çocuk sahibi olan ve yalnızca ailesine önem veren kadınlar var. Gilbert bunları geleneksel kadınlar olarak adlandırıyor. Bu kadınlar kimlik tanımlarını ve kişisel tatminlerini çocuk yetiştirmede ve aile yaşamında buluyorlar. Çoğunun iş deneyimi var ve kendi istekleriyle iş hayatından çekiliyorlar. Belki ileride yeniden çalışabilirler ama öncelik çocuklarında. Kendilerini çocuk yetiştirme ve ev işlerine adamış olmaları, patriarkal bir aile yapısına geri dönmek istedikleri anlamına da gelmiyor. Bu kadınların oranı yıllar içinde azaldı. 1976’da kadınların %50’si bu kategorideyken, oran 2002 yılında %29’a geriledi.

Skalanın diğer ucunda Gilbert’in postmodern olarak adlandırdığı kadınlar bulunuyor. Bu kadınlar çocuksuz ve 2002’deki oranları %20. Tamamen bireyci bir profilleri var ve kendilerini kariyerlerine adamış durumdalar. İyi öğrenim görmüş olan bu kadınlar maddi veya manevi tatminlerini mesleki başarıda buluyorlar. İngiltere’de yapılan bir çalışmada bu kategorideki kadın oranının %28 olduğu bulunmuş. Ve bu kadınlar kendilerini bağımsız, memnun ve maceracı olarak tanımlıyor, hayatı tek başlarına çok iyi yönettiklerini düşünüyorlar. Çalışmaya katılan kadınların yarısından azı bir aile ve iyi bir ev yaşamının kendilerine gerçek bir doyum sağlayacağına inanıyor.

Skalanın ortasında yeni gelenekseller (iki çocuk) ve modernler (bir çocuk) bulunuyor. Bu kategorilerdeki kadınlar çalışıyorlar ama kendilerini kariyerleri üzerinden tanımlamıyor, çocuk sahibi olmaktan vaz geçmeyi akıllarından bile geçirmiyorlar. Bu iki sınıftaki kadınlar çoğunluğu oluşturduklarından sanki bütün kadınlar böyleymiş gibi yanlış genellemeler yapılabiliyor.

Bu iki sınıflandırma da İngiltere ve ABD kadınları arasında yapıldığı için, Avrupa’ya, hele de bizimki gibi ülkelere adapte edilmesi gerekiyor. Bizde oranların geleneksel ve yeni geleneksel kadınlar lehine daha yüksek olduğunu tahmin etmek güç değil. Ama kendilerini yalnızca çocukları üzerinden tanımlamak istemeyen, hatta çocuk sahibi olmak istemeyip kendilerini başka amaçlara, hedeflere adamak isteyen kadın sayısı, en azından İstanbul gibi büyük şehirlerde gittikçe artıyor. Önemli olan, istekleri çoğunluktan farklı olan bu  kadınların toplumsal baskı altında kalmadan kendi hayat biçimlerini sürdürebilir bir özgürlüğe sahip olabilmeleri. Bunun temel insan haklarının dahi olmadığı bir ülkede nasıl mümkün olacağı ayrı bir soru.

Gelecek hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz.