Karar vermenin ıstırabı...

Alacağı riski mümkün olduğunca azaltmak isteyen kişilere psikolog Maja Storch'un önerisi 'felaket sorusu'nu kendine yöneltmek. "Eğer kararım yanlışsa, gelecekte en kötü ne olabilir?" Bu durumda da diyor Storch, "Sezgilerinize güvenin. Çünkü daha sonra iç sesinizi dinlemediğiniz için kendinizi suçlar durursunuz."

Son yıllarda danışan ve hastalarımdan, yakınlarım ve kendimden öğrendim ki, karar vermek en çok zorlandığımız konulardan biri olmuş durumda. O nedenle bugün biraz didaktik ve sıkıcı olmayı göze alarak, birkaç yıl önce yabancı bir psikoloji dergisinde okuduğum bir makaleyi burada özetlemek istiyorum. Makaleye bir terapist olarak katıldığımı söylemem sanırım gereksiz.

“Artık karar vermeliyim!” Bu sabırsız iç sesi, ne yapacağımızı bilemez bir halde kitlenip kaldığımız durumlarda sık sık duyarız. Üstelik birçok önemsiz durumda bile zorlar bizi bu ses. “Kek mi yesem çikolata mı?” “Salata mı, balık mı?” Daha önemli konular söz konusuysa ıstırabımız büyür: “Tatile nereye gideyim? Hayatımın adamı/kadını mı ki o? İşten ayrılsam mı, evi değiştirsem mi?” Birkaç kuşak öncesine göre karar vermekte çektiğimiz güçlük çok daha fazla ve çok daha sık karar vermek zorunda kalıyoruz bizler. Kararsızlık günümüze özgü ve gün geçtikçe daha fazla insanın başını ağrıtan bir fenomene dönüşmüş durumda.

Karar verme güçlüğü tabii ki yeni bir durum değil. Kierkegaard şöyle söyler: ”İnsanın karar vermek zorunda kalmamak için ne kurnazlıklar yaptığına inanmak çok zor.”
Ama sorun bugün farklı bir karakter kazanmış durumda. İnsanlar karar vermekten kaçmak değil, aksine karar verebilmek istiyor ama kendilerini karar verebilecek durumda hissetmiyorlar. Bloke olmuş durumdalar.

Bunun en önemli nedeni sayısız seçenek karşısında olmaları. Daha önceki kuşaklar çoğunlukla önceden çizilmiş bir hayat biçimini yaşamak zorundaydılar. Birçok şey onlar için önceden kararlaştırılmıştı. Doğru olan biliniyordu. Aldıkları kararların çoğu aslında gerçek bir ‘karar’ değildi. Onu ya da bunu yapıyorlardı, çünkü içinde bulundukları durum, yaş, eğitim düzeyi ve cinsiyet için alışılmış olan oydu ve başka da bir olasılıkları da pek yoktu. Günümüzde de toplum, aile, kader veya tesadüf hangi yola gireceğimizi etkiliyor tabii. Ama eskiye göre çok daha sık olarak hangi doğrultuda hareket edeceğimize kendimiz karar verebilmek zorundayız.

Ve bu da, hiç de sanıldığı kadar kolay değil. İnsanın kendini sık sık varoluşsal bir dönemeçte hissetmesine neden oluyor. Birçok insan bu durumda teslim olup kendisi için başkalarının karar almasına izin vermek zorunda kalıyor. Bazen de ya yaşadığı endişe nedeniyle yanlış kararlar alıyor ya da yalnızca karar vermiş olmak için karar veriyor. Sonunda da pişmanlık geliyor. Evrimsel olarak var olan genetik mirasımız zaman içinde kimilerimizde kaybolmuş gibi: Duruma uygun en akıllı kararı verebilmek. Oysa insan bu yetiye sahip olmasaydı hayatta kalabilmesi mümkün olmaz, dinozorlar gibi kaybolup giderlerdi. Düşünsenize, ağaçtaki meyve zehirli mi, değil mi? Uyumaya karar verdiğim alan güvenli mi, yoksa vahşi hayvanlar için kolay bir yem olur muyum? Seçeceğim partner bana sağlıklı çocuklar verir mi? Yoksa doğrusu öteki mi?

Yani temelde hepimiz karar verme yetisine sahip olarak doğuyoruz. Ayrıca seçim yapmak zorunda olduğumuz durumlar eskiye kıyasla yalnızca daha çok değil, aynı zamanda daha karmaşık. Karar verebilmek için çok daha fazla etkeni ve bilgiyi dikkate almak zorundayız artık. Durumların karmaşıklığı basitçe evet ya da hayır, iyi ya da kötü, tehlikeli ya da güvenli gibi iki seçenekli bir karar karşısında olmamamızdan kaynaklanıyor. Tabii ki bazen çok basit durumlarda da karar almakta güçlük çekiyoruz: “Akşam şarabın yanına şu 15 çeşit peynirden hangilerini alayım?” mesela Ama anlaşılan evrimsel gelişimimiz bizi, “Neler bu kararı almamız için önemli, neler bu kararın karşısında?” gibi (davranışçı terapide çok sık baş vurulan pro/kontra tekniği) karmaşık süreçlere hazırlamış değil. Bu da karar verme yetimizi ‘update’ etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Karar verebilmeyi öğrenmek istiyorsak kaybetmekten korkmamalıyız?

“Yaşamın kanunudur: Önümüzde bir kapı kapanırsa, bir diğeri açılır. Ama kayıplara o kadar üzülürüz ki, yeni açılan kapıya dikkat bile etmeyiz.” der, karar vermekte zorluk çeken insanları tanımlarken André Gide. Çünkü biliyoruz ki, aldığımız her karar başka bir şeyden vazgeçmek ve onu kaybetmek anlamına da geliyor. İşte korkumuz da tam burada başlıyor: Kazandığımız şeye odaklanamıyoruz, kaybettiğimiz ya da vaz geçmek zorunda olduğumuz şeye takılıp kalıyoruz. Kaybetmekten o kadar hoşlanmıyoruz ve bu duygu o kadar güçlü ki, yanlış kararlar almamıza neden oluyor. MIT’den davranış ekonomisi konusunda araştırma yapan Dan Arley, bu nedenle bütün olasılıkları açık tutmaya çalıştığımızı söylüyor. Bunu da şöyle bir deneyle gösteriyor:

Katılımcıların önündeki bilgisayar ekranında belli sayıda kapalı kapı var. Her kapının arkasında değişen miktarlarda para var. Ekranda ne kadar para kazandıklarını görebiliyorlar. Her katılımcının 100 tıklama hakkı var. Daha fazla kazanabilmek için hangi kapının ardında daha çok para olduğunu bulabilmeleri ve o mekanı aramaları gerekiyor. Çalışmada iki farklı grup var. Bir grup katılımcının deneyinde her on iki tıklamadan sonra hiç girilmeyen kapılardan biri bir daha geri gelmemek üzere ekrandan yok oluyor. Diğer grupta böyle bir durum yok. Kapıların bir süre sonra ortadan kaybolduğu grupta katılımcıların huzursuz bir şekilde bir kapıdan diğerine koşturdukları ve sonunda daha az para kazandıkları görülüyor. Bir kapıyı açıp ardındaki alanda parayı arayanlar daha çok kazanıyorlar.

Bunu günlük hayatımıza uygularsak şunu söyleyebiliriz: Bir şeye karşı karar vermek, bir kapıyı sonsuza kadar kapatmak istemediğimiz için, mümkün olduğu kadar çok kapıyı açık tutmaya çalışıyoruz. Mümkün olan en büyük kazancı elde edebilmek için hiçbir fırsatı kaçırmak istemiyoruz. Bizi mutlu etmeyen arkadaşlıkları bitirmiyoruz (ne zaman, nasıl işime yarayacağını nereden bilebilirim ki), iki partner arasında gidip geliyoruz (biri güvenlik, öteki macera vadediyor), birçok mesleki projeyi aynı anda gerçekleştirmek istiyoruz (hangisinin başarılı olacağını kim bilebilir ki). Bütün kapıları açık tutmaya çalışmakla o kadar meşgulüz ki, bunlardan hangisinin bizim ve hayattaki hedeflerimiz için daha önemli olduğunu fark etmiyoruz bile.

İyi bir karar almak için geleceği düşünmeliyiz

Kaybetmekten korku yalnızca bazı kapıların kapanacak olmasıyla ilgili değil. Yanlış alınmış kararlarda bile bazen takılı kalıyoruz. Amerikalı psikologlar Reid Hastie ve R. M. Dawes’in de gösterdikleri gibi bu vazgeçemeyişte tipik bir düşünce yanlışı da rol oynuyor. Onların verdikleri örnek şöyle: Diyelim ki arkadaşlarınızla kayağa gitmeye karar verdiniz, yeri buldunuz ve ödemeyi yaptınız. Ama kaldığınız yer hiç rahat değil, kayak liftlerinden bir kısmı bozuk ve çok yoğun bir kar yağışı var. Böyle bir durumda eve dönmek ve tatil günlerinizi evinizde dinlenerek geçirmek istiyorsunuz. Ama arkadaşlarınız eve dönüş önerinize anlayışla yaklaşmıyorlar. Üstelik verdiğiniz para da yanacak. Ne karar verirsiniz? Kalır mısınız, yoksa eve dönüp arkadaşlarınızın sizi, parayı sokağa atmakla ve aptallıkla suçlamaları riskini mi alırsınız?

Hastie ve Dawes burada başka bir düşünce tarzı öneriyorlar. Yolculuk ve tatil için verdiğiniz para geçmişte yaptığınız bir şey. Peki bu kendinizi hiç de iyi hissetmeyeceğiniz bir yerde kalmanız için geçerli bir neden mi? Para ödendi, evet, ama bu geçmişte kaldı. Siz kaysanız da kaymasanız da bu para yok artık. Bunu düşünmenin karar almanızda etkili olmaması gerekir diyor araştırmacılar. Çünkü bu ödeme geçmişe ait. Karar ise geleceği ilgilendiriyor. Yani ödenmiş fatura nedeniyle eve dönmezseniz akıllıca bir karar vermiş olmayacaksınız. Ama arkadaşlarınız kırmamak ve aranızı bozmamak için orada kalmaya karar verirseniz, durum değişir. Çünkü bu da geleceği ilgilendiren bir karar olur.

Gelecek perspektifini göz önünde bulundurmak için şu yöntem çok işe yarar diyor bu konuda çalışan araştırmacılar; 10-10-10 modeli. Bir karar alırken, kişi çözülmesi gereken sorunla ilgili mümkün olduğu kadar çok bilgi toplamalı ve kendine şu soruyu sormalıdır: Bu kararın 10 dakika, 10 ay ve 10 yıl içinde hayatıma nasıl etkileri olacak? Zamansal olarak farklı perspektifler, alacağımız kararın hayat ideallerimizle uyuşup uyuşmadığını görmemizde oldukça işe yarayacağını söylüyor araştırmacılar. Örneğin bir adam sevgilisinin, işinde onunla birlikte çalışmak istemesiyle ilgili bir karar vermek zorunda olsun. Evet demesinin kız arkadaşını mutlu edeceğini biliyor ama işe bakış tarzları çok farklı ve sık sık ters düşecekleri çok açık. 10 dakika sonra herkesin kendini iyi hissedeceği belli. Kabul etmezse 3. Dünya Savaşı çıkacakmış gibi bir hisse sahip bu arada. Ama 10 ay sonrayı düşündüğünde, itiraf etmek zorunda ki, durmadan karşı karşıya gelmek ilişkilerini yıpratacak, çünkü gün içinde çok sık tartışacak, hatta kavga edecekler. 10 yıl sonra? Düşünemiyor bile. Alınması gereken karar belli.

Çok açık ki, kararlarımızı sıkıntı, kaygı ve öfkelerden kaçınabilmek için kısa vadeli alıyoruz. Şimdiyi ve geçmişi düşünerek karar almaktan çıkabilmek ve daha uzun vadeli düşünebilmek önemli. Ama maalesef alışkanlıklarımız tam ters yönde.

Bir karar almak zorundaysak dikkati bir kenara bırakarak düşünmeliyiz

‘Dikkatsiz mülahaza’ kavramı Hollandalı bilim adamı Ap Dijksterhuis’e ait. Kararsızlara şunu öneriyor Dijksterhuis; “Karmaşık bir durum hakkında karar vermek zorundaysanız, daha çok sezgilerinize, bilinçdışı işlem gücünüze güvenin. Birbirine zıt, çelişen birçok bilginin bir arada dikkate alınması gereken karmaşık durumlarda akıl çoğunlukla çuvallıyor. İki lokantadan hangisine gitsem gibi basit durumlarda rasyonel karar alabiliyoruz ama zor ve karmaşık durumlarda daha çok sezgilerimize güvenmeliyiz.”
Dijksterhuis ve ekibi bu konudaki bir çalışma için IKEA ve başka bir mobilya mağazasının çıkışında, bir şeyler satın alan insanlara bazı sorular yöneltiyorlar. “Ne satın aldınız?”, “Fiyatı ne?”, “Satın almadan önce ürünü tanıyor muydunuz?”, “Satın almadan önce, ürün hakkında ne kadar düşündünüz?” gibi. Birkaç hafta sonra telefonla bu kişilere ulaşıyor ve satın aldıkları ürünle ilgili memnuniyetleri soruyorlar. Bir ürün hakkında uzun uzun düşünmek, ancak o ürün bir kapı kolu gibi basit bir ürünse memnuniyeti arttırıyor. Ama daha karmaşık bir ürünse, ne kadar çok düşünüyorsak o kadar az memnun oluyoruz daha sonra. Yani IKEA’ya girip spontan bir şekilde Billy değil de Ivar’a karar verirsek, çok daha memnun oluyoruz aldığımız üründen.

Dikkate çok yer vermeden spontan karar verdiğimizde, duygusal hafızamıza şans vermiş oluyoruz. Duygusal hafızamız hayatta karşılaştığımız ve artık bilinç düzeyinde anımsayamayacağımız bilgileri içeriyor. Bu tabii ki aklı tamamen bir kenara bırakmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Duygularımız ne kadar önemli olsa da her durumda akla üstün değiller. Bu nedenle her iki karar verme mekanizmasını da birlikte dikkate almamız önemli. Duruma uygun olarak bazen biri, bazen diğer öne çıkacaktır. Kafamızı daha da çok karıştırmamak için şunu söyleyebiliriz sanırım. Akıl duygusal sinyalleri yok saymayıp dikkate almalıdır karar verirken. Yalnızca aklıyla karar vermeye çalışan biri kendini kontrol etme modundadır çoğunlukla. Bu da ya duygusal hafızasını hiç dikkate almıyor demektir ya da sezgilerinin söylediğinin tam tersini yapıyordur. Bu da derinlerinden gelen ve kendisini daha çok temsil eden temel bilgiye karşı hareket ediyor olduğu anlamına gelir. Yani kendi değer ve yargılarıyla değil, dış dünyanınkilerle karar veriyordur. Bu kişi için ruhsal olarak büyük bir yük anlamına gelir ve eninde sonunda kişiyi ruhsal olarak hasta eder. Artık kendisi gerçekten ne istiyor bilmiyordur çünkü.

“Bu araba bana uygun mu?” “Doğru adamı, kadını seçtim mi?” “Bu iş bana uygun mu?” Bir kararın doğru olup olmadığını ancak belli bir süre o karar doğrultusunda yaşadığımız zaman bilebiliriz. Memnuniyet düzeyimiz tek ölçü kriterimizdir burada. Karar verme aşamasında bunu bilemeyiz, o nedenle de belli riskleri göze almak zorundayız. Karmaşık durumlarda gelecekte alacağımız karardan memnun olup olmayacağımızı kesinlikle bilemeyiz çünkü.

Alacağı riski mümkün olduğunca azaltmak isteyen kişilere psikolog Maja Storch’un önerisi ‘felaket sorusu’nu kendine yöneltmek. “Eğer kararım yanlışsa, gelecekte en kötü ne olabilir?” Bu durumda da diyor Storch, “Sezgilerinize güvenin. Çünkü daha sonra iç sesinizi dinlemediğiniz için kendinizi suçlar durursunuz.” Başka bir öneri de “70. yaş günümde beni ne üzer?” sorusuna yanıt vermek. Böylece belki de bu sayede, kendinizden çok genç o adamla bir ilişki yaşar, o dünya gezisine çıkar, bir yıl ücretsiz izin alır ve o güzel evi finansal olarak sıkışacaksınız diye tutmamazlık etmezsiniz.

Karar almak için bekleyebilmeyi becermeliyiz

“Caddenin kenarında oturuyor,

Şoförün tekerleği değiştirmesini izliyorum.

Geldiğim yerden de,

Gideceğim yerden de memnun değilim.

Öyleyse neden tekerleğin değiştirilmesini bu kadar sabırsızlıkla izliyorum?”

Bertolt Brecht’in bu şiiri ne karar alacaklarını bilmeyen insanların içinde bulundukları durumu çok iyi anlatıyor. İçinde bulundukları durumdan memnun değiller; ama istek ve arzularının ne olduğu da tam olarak şekillenmiş değil. Buna rağmen biran önce karar vermeleri, karar vermek için bu kadar zaman harcamamaları gerektiğine inanıyorlar. “Bir dönem sonra okulum bitiyor, mesleki olarak ne yapmak istediğime artık karar vermek zorundayım.” “İki aydır kocamı aldatıyorum; neden hâlâ onu terk etmek isteyip istemediğimi bilmiyorum?” “Neden hâlâ hoşuma gidecek bir ev bulmuyorum. Neden emlakçıyı aramayı erteleyip duruyorum?” Bir sürü insan karar vermeyi geciktirdikçe, kendini bu minvalde suçlayıp duruyor.

Oysa her şeyin kendi zamanı var. Kararlar da olgunlaşmak zorunda. Karar vermekte aceleci davranırsak, duygularımızı bir kenara bırakıp yalnızca aklımızla karar verirsek yanlış yapabiliriz; alışkanlıklarımıza göre karar verirsek, başkalarını dikkate alırsak, konformist bir şekilde davranırsak ve normları, kuralları veya ön kabulleri çok fazla dikkate alırsak. Önemli kararlar arifesinde bekleyebilmeyi başarırsak, “Evet” ve “Hayır” arasına bir alan açabilmemiz mümkün olur. Bu geniş alan ve zaman diliminde bizi tekrar hayatın içine sokacak kararı almamız da mümkün olur belki.