Kendimle olmak...

Âşık olma arzusunun, temel ruhsal gereksinimlerinin doyurulmadığı bir dönemde ortaya çıkan eksiklik duygusunun bir tezahürü olduğunu fısıldayan içindeki hain terapiste sırtını dön.

Kandilli’de sisli bir Cumartesi sabahı. Dünün güneşli İstanbul’undan eser yok. Kat kat bulutlar güneşi gizliyor. Soğuk. Kaloriferi sıcağa çeviriyorum. Çocuklar ellerinde iPad’leri birbirleriyle başka bir dilden konuşuyorlar sanki. Ahmad Jamal’dan Jazz tınıları. Hayatın, hiçbir şey yapma, çayın, kitabın ve hüznünle pinekle hali. İskele’ye yanaşan vapurlardan inen yolcuları say tembel tembel, saatler geçtikçe değişen profili anlamaya çalış. Öğlene doğru Suna’nın Yeri’nde istavrit, roka salata, belki bir tek rakı.

Elimde Esra Pekin’in ‘Lilith’ kitabı ve âşık olma arzusu. Bu arzunun, temel ruhsal gereksinimlerinin doyurulmadığı bir dönemde ortaya çıkan eksiklik duygusunun bir tezahürü olduğunu fısıldayan içindeki hain terapiste sırtını dön. 18 yaşımda Lawrence Durell’in ‘Justine’ini dönüp dönüp okur, o güzel çeviriye şiir muamelesi yapardım. Âşık olacağım kadının ancak Justine gibi biri olabileceğini söylerdim ukala ukala. Canımı yakacak bütün kitapları hırsla ve yutarcasına okuduğum yıllar. Ergenlikten yeni çıkmış ve ilk aşk acısını çoktan tatmış, bilgiye ve yaşamaya aç bir delikanlı olarak ‘Tutunamayanlar’la kendini aykırı hissetmeler, Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın dizeleriyle alkole, can sıkıntısına ve aşka düzülen methiyeler. Tom Waits ve birayla başlayıp Ahmet Kaya ve birayla biten dost akşamları. Kendimizle dalga geçerdik sabahları, lüks otellerde smooth Jazz’la başlayıp oyun havasıyla biten yeni zengin düğünlerine benzetirdik halimizi.

Nilgün Marmara’nın intiharı ve Sylvia Plath’in Sırça Fanus’unun keşfi. Küçük İskender’in Adam Sanat’ta yayımladığı ilk şiirler. Aşkın yorgunluğunu dizlerimizde biriken laktik asit’e benzettiği bir dizeyi ancak biz doktorların anlayacağını düşünüp kendini özel hissetmeler. Cerrahpaşa Fizyoloji’den Ertan’ın, Beyoğlu Hassiktir’de bir gece beni İskender’le tanıştırması. Onların çapkınlıklarını gülümseyerek izleyip Kurt Cobain’in intiharını beklemeye başladığımızı bilmediğimiz günler. Yaşamaya o kadar başlayamamıştık ki galiba, ölüm çok fazla bizimleydi.

Bir tiyatro kulisinde Murathan Mungan’la karşılaşmıştık. O zamanlar Cumhuriyet’te polis muhabiri olarak çalışan arkadaşım Nihat harika bir siyah beyaz fotoğrafımızı çekmişti. Kitaplığımın en görünen yerinde tutmuştum bir süre o fotoğrafı. ‘Ahmet ile Murathan’ı yeni yayımlamıştı Şiir Atı dergisinde. ‘Bilardo Topları’na çok vardı. Nihat henüz, terörist değil de gerilla dediği için yazılarında, İlhan Selçuk tarafından işten atılmamıştı.

O nöbet tuttuğunda henüz İstanbul Erkek Lisesi’nin karşısındaki binasında olan Cumhuriyet’e ben de giderdim, Gecenin geç vakitlerine kadar Nihat’la şiir üzerine sohbet ederdik. Oktay Akbal’ın odasından İlhan Berk’in imzalı bir kitabını aşırmıştım. Cumhuriyet Kitap Kulübü yeni kurulmuştu. Kulübün kurucularından şair Öner Ciravoğlu’nun yıllar sonra benim kitaplarımı Remzi’den yayımlayacağını bilmiyordum.

Önce Gergedan, sonra Argos dergilerini çıkarmıştı Enis Batur o yıllarda. Dergiciliği başka bir boyuta taşıyan yayınlardı. Biriktirip ciltletirdik onları. Varlık Dergisi henüz A3 kağıdı boyutunda çıkardı ve ben altını çize çize okurdum. Bir yandan da fanzin insanıydım. Durmadan şiir yazardım. 25 Yaş Şiirleri dosyam hâlâ durur. Edip Cansever’den daha iyi yazamayacağımı anladığım gün bıraktım şiir yazmayı. Edebiyat Dostları’nda Akif Kurtuluş, Adalet Cimcoz filan Ataol Behramoğlu’yla ince duyarlıkların, romantik dizelerin yazarı (şairi değil) diye dalga geçerlerdi. Hasan Hüseyin henüz genç bir şairken Turgut Uyar’a gönderdiği şiirleri üzerine onun Hasan Hüseyin’e yazdığı mektubu yayınlamışlardı. Şiirlerini yırtıp çöpe atmaktan çekinmemesini, her yazdığını yayınlamaya kalkmasının doğru olmadığını, ancak böyle şair olabileceğini yazıyordu Uyar. Hasan Hüseyin 13 cilt şiir kitabı yayımladı sonra, bilmem tavsiyesine kulak asmış mıdır Uyar’ın.

Bir saat önceki sis yavaş yavaş dağılıyor. Ahmad Jamal devam ediyor piyanosunun üzerine eğilmeye. Çocuklar acıkmaya başlamıştır. Kalkıp kahvaltı hazırlamalı. Çayı koymalı, güne başlamaya hazırlanmalı. Hüzün güzel de gündelik hayatla uyumlu değil.

Lamia mı, Lilith mi? Beni bu tür kahramanlarda çekenin ne olduğunu İsviçre’de yıllarca gittiğim terapilerden sonra tabii ki biliyorum. Ama bu bilgiyi kendime saklamayı tercih ederim. Bir de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’undaki Nuran. Evet anladınız, nedense gerçek hayattan bir kaçasım var. Hadi Alper, git yumurtaları koy!