Kendini sevememek ve depresyon

Birey kendini sevmeden yeteri kadar ruhsal doyum ve yeterlilik hissedemez. Ülkemizin içinde bulunduğu durum nedeniyle toplumu da birey gibi anlamaya çalışıyorum.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bireysellik yükselen bir değer, takdir edilen bir kişilik özelliği olmaya başladığından, narsizm de aşılması gereken bir sorun olarak ön plana çıkmaya başladı. Paradoksal gibi gözükse de başkalarının ne dedikleri ve ne yaptıklarına büyük önem verilen, bireyin kendi yapıp ettiklerini buna göre belirlemek zorunda kaldığı ve kendiliğine yeteri kadar özen gösteremediği bizimki gibi toplumlarda, kendilik hiçbir şekilde geri planda tutulamaz ve patolojik bir narsizm gelişmeye başlar.

Oysa biliyoruz ki birey kendini sevmeden yeteri kadar ruhsal doyum ve yeterlilik hissedemez.

Ebeveynlerin her ikisinin de yoğun iş temposu ve bunun yarattığı yorgunluk ve stresle başa çıkabilmek için kendilerine boş zaman ayırmak zorunda kalmaları, bunun yanında işini kaybetme endişesinin bir süreklilik kazanması nedeniyle ortaya çıkan güvensizlik hissi, çocuğun temel ruhsal ve duygusal gereksinimlerinin doyurulmasını ve kendilik sevgisi geliştirmesini zorlaştıran bir ortam yaratır. Kohut’un dediği gibi narsistik kişilik yapısı ‘eksik kendilik’ olarak da tanımlanabilir. Bugünkü deneyimlerimizle biliyoruz ki sağlıklı bir kendilik duygusu, erken çocuklukta yeterli bakım, ilgi ve sevgi alındığında gelişebilir.

Son yıllarda yapılan çalışmalara göre gebelik sırasında annenin doğacak bebeğe karşı tutumu, yaşadığı travmatik olaylar bile bebeğin bedensel-ruhsal gelişimini etkilemektedir. Gebeliğin sonlarına doğru eşini kaybeden kadınların çocukları, bebek doğduktan sonraki ilk yıl eşini kaybeden annelerin çocuklarına göre daha fazla ruhsal hastalık geliştirmektedir.

Kendiliği, sağlıklı bir narsizm olarak tanımlarsak, çocuğun ve ilerideki erişkinin kendini yeteri kadar sevebilmesi, en yakın çevresinden, anne karnından başlayarak yeteri kadar sıcaklık, yakınlık hissedebilmesiyle mümkündür. Ne kadar güçlü görünürse görünsün, yetişkinlik hayatında bile birey belli bir onaya gereksinim duyar. Sürekli dışlanan, reddedilen, önemsenmeyen ve olumsuz eleştiri alan birey bir süre sonra kendine olan inancını yitirir.

Öte yandan biliyoruz ki anne-baba ne kadar yakınlık ve sıcaklık gösterirse göstersin, anne karnındaki güven ve emniyet duygusunu bebeğe verebilmesi mümkün değildir. Bu anlamda, doğmak demek narsistik olarak biraz eksilmek demektir. Ama bu eksilme bireyin ötekine yönelmesinde ve bir şeyler üretebilmesindeki en önemli etkendir de. Narsistik olarak tam doymuş biri neden ötekine yönelsin ya da bir şeyler üretip onay almaya çalışsın?

Hangi nedenle olursa olsun, ister bebekliğinde yeterli ilgi ve yakınlığı görmediği için ister içinde bulunduğu çevresel koşullar nedeniyle ya da bedensel bir eksiklik sonucu yetersiz, eksik kalmış bir kendilik değerine sahip olsun, bireyin haz alma yetisi de güdük kalmış, yani az ya da çok narsistik bir boşluk içinde demektir. Narsistik depresyon olarak adlandırabileceğimiz bu ruhsal durumu, bedensel-ruhsal haz duygusunun yitimi, kendilik değerinin azalması, düşünme yetisinin baskılanması olarak tanımlayabiliriz. Basel Psikiyatri Polikliniği’nden hocam Battegay, depresyonu 'narsistik bir boşluğun sonucu zaman duygusunun ölümcül bir durağanlığa varması' olarak da tanımlardı. Depresif birey gerçekten de zamanın hiç geçmediğini ve dakikaların kendisine sonsuzmuş gibi geldiğini söyler.

Ülkemizin içinde bulunduğu instabil durum nedeniyle psikolojik anlamda sistemik bir organizma olan toplumu da bir birey gibi bütün olarak düşünüp anlamaya çalışıyorum. Yukarıda yazdıklarım ışığında, anne-babaları tarafından yetiştirilmiş değil de öylesine hayatın boşluğunda sevgisiz ve ilgisiz büyümeye bırakılmış bireylerden oluşan toplumumuz, bırakın geleceğini, bugününün bile belirsiz olduğu bir ortamda yaşamaya, hayatta kalmaya çalışıyor. Durmaksızın azarlandığı, en basit muhalif düşünce nedeniyle vatan haini ilan edildiği, başına bir iş geldiğinde devletin herhangi bir kurumu tarafından korunmayacağından emin olduğu güvensiz bir yaşamı sürdürüyor. Hiç kimseden en ufak bir onay almadan, durmadan yok sayılarak. Narsistik boşluk duygusunun toplumun iliklerine işlediği bu zaman dilimi hiç geçmeyecekmiş gibi geliyor ve çaresizlik duygusu kaplıyor herkesi. Oysa tarihe kuş bakışı bir göz attığımızda, hayatın kendisi dışında her şeyin geçici olduğunu görebiliriz.