Kimin hasta olduğuna kim karar veriyor?

Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından bu sene yenilenen 'psikiyatrik tanı kategorileri'nde az kalsın çok tehlikeli bir değişiklik yapılacaktı. Neyse ki henüz aklı başında, insani özelliklerini yitirmemiş birkaç psikiyatr var henüz ABD'de.

Günümüzde kendini hasta hisseden herkes, hemen tıbbi bir açıklama arıyor. Acı hastalıkla bağlantılandırılıyor hızla. Oysa bu hep böyle değildi. İnsanlık tarihine baktığımızda hastalık mefhumunun çağdan çağa, kültürden kültüre değişiklik gösterdiğine tanık oluruz. Zafiyet, dermansızlık, sakatlık, acı kavramları tabii ki her kültüre aşinaydı ama bu fenomenler oldukça farklı yorumlanıyordu. İçinde bulunduğumuz geç modern zamanlarda da hastalık tanımına nasıl ulaştığımız çok net değil. Sosyokültürel, ekonomik, tıbbi, teknolojik ve kurumsal etkenler karar veriyor hastalığın ne olduğuna.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) hastalık anlayışı acıyla hastalığı bir tutar. Bunun nedeni de Batı dünyasının mutluluk kavramına biçtiği aşırı değer. Oysa bu değerlendirme bütün kültürler için geçerli değil. Birçok kültür acıyı hastalıktan daha çok, güçlenmek ve olgunlaşmak için bir fırsat olarak görür. Küreselleşmenin aynılaşmaya ve farklılıkların törpülenmesine yol açtığı bilinen bir gerçek. Ve bu durum DSÖ’nün hastalık anlayışının biz Doğu toplumlarında ve Afrika’da da benimsenmesine yol açtı zamanla.

Hastalıklarla mücadele konusunda bilimsel bir ilerlemeye yol açması anlamında bir şans olarak da görülecek bu durum, içinde belli tehlikeleri de barındırıyor ne yazık ki.

Eğer acı, indirgemeci bir anlayışla hastalıkla özdeşleştirilirse, haksızlık, travma ya da uzun süreli ruhsal sıkıntılar nedeniyle acı çekmek de patolojize edilmeye, yani hastalık tanımı içine sokulmaya başlanabilir. Hiç kuşkusuz acının hastalıkla özdeşleştirilmesi ilâç ve sağlık endüstrisi için durmadan artan kâr demektir. Tıp ve onun bir dalı olarak psikiyatri de bu kandırmacanın kuyruğuna takılmış durumda epey bir zamandır. Bitkisel ve doğal olduğu iddia edilen ürünlerin yanında, depresyon ve anksiyete bozukluklarına karşı kullanılan ilâçlar çok büyük ve geniş bir pazara sahipler ve her geçen gün de pazardaki paylarını büyütüyorlar.

Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından bu sene yenilenen ‘psikiyatrik tanı kategorileri’nde az kalsın çok tehlikeli bir değişiklik yapılacaktı. Neyse ki henüz aklı başında, insani özelliklerini yitirmemiş birkaç psikiyatr var henüz ABD’de. Bir kayıptan sonra yaşanan yasın 10 günden fazla sürmesi durumunda bunun bir depresyon olarak değerlendirilmesi gerektiğini önerdi açgözlü ilâç endüstrisinin peşine takılmış olan ve psikiyatri tanılarını belirleme hakkını kendilerinde bulan kurullar. İnsanların yaşadıkları kayıp için yas tutmalarına depresyon tanısı koymak ne demek biliyor musunuz? Bir hastalık olan depresyonu tedavi etmek, yani milyonlarca kutu daha fazla antidepresan satmak demek. İnsani bir durum olan kayıp acısı depresyonla, yani hastalıkla bir tutulduğunda olan biten bu işte.

David Healy ‘Antidepressant Era’ adlı kitabında ilâç endüstrisinin, hastalık tabloları ve tanı kategorilerinin belirlenmesinde nasıl ve ne kadar söz sahibi olduğunu anlatır. 20. Yüzyılın ikinci yarısında depresyon, panik ve obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi ve bipolar bozukluğun tanılarının düzenlenmesi, tedavilerinin belli bir konsepte uygun olarak yürütülmeye başlanması ve nihayetinde bu kadar popüler hale gelmesi yalnızca bilimsel buluşlar ve klinik ilerlemeler sayesinde olmadı yani. 1980 yılında panik bozukluk pratik olarak bilinen bir şey değildi. Oysa bugün halkın %4’ünde panik bozukluk olduğu bilimsel çalışmalarla gösterilmiş durumda. Bu da antidepresan ve anksiyolitik ilâçların yıllarca kullanılması anlamına geliyor.

Dünyanın en büyük ilâç şirketlerinden biri olan Novartis’in Ritalin adlı bir ilâcı vardır. Çocuğu olanlar mutlaka duymuşlardır, çok popüler bir hastalık var, özellikle de okul yaşında olan çocuklarda görülen. ‘Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’. Çocuk ve ergenlikte görülme oranı %5-10. Böyle bir hastalık elbette var. Ama hastalığın tanı kriterleri Ritalin adlı ilâcın piyasaya sürülmesiyle paralel olarak daha da netleşti ve görülme sıklığı da oldukça arttı. Olan neydi peki? Eskiden yaramaz olarak tanımlanan, öğretmenlerinin sözünü dinlemeyen, sınıfta dersin işlenmesini zorlaştıran ve hatta belli bir zekânın altında olduğu için derslerde başarılı olamayan çocukların önemli bir kısmı bu tanıyı almaya başladı.

Ama gün geldi deniz bitti. Artık daha fazla ‘yaramaz’ çocuk hiperaktif, yani ‘hasta’ olduğu için Ritalin alamayacaktı ama ilâç endüstrisi her sene daha fazla kâr etmek zorundaydı. Birinin ya da birilerinin aklına çok iyi bir soru düştü. Bu çocuklar erişkin yaşa geldiklerinde nasıl oluyor da birden iyileşiyor ve daha dikkatli insanlar
oluyorlardı? Nasıl oluyor da hiperaktiviteleri düzeliyordu? Ya düzelmediği gösterilirse? Ve gösterildi de.

Erişkin hiperaktivitesi için geliştirilen tanı kriterlerinin kullanıldığı bilimsel çalışmalara göre erişkinler arasında bu hastalığın görülme oranı da %4’tü. Bununla ilgili yürütülmüş harika bilimsel çalışmalar en prestijli tıp dergilerinde her ay yayınlanıyordu. Yapılan bilimsel çalışmalar durmadan birbirlerini, yani benzer sonuçlar vermiş diğer çalışmaları referans göstererek (yalancı tanık da diyebiliriz, şıracının şahidi bozacı da) bütün bilimsellik kriterlerini dolduruyor ve böylece yeni bir hastalık icat edilmiş oluyordu.

Erişkin hiperaktivitesinde ilâç kullanımıyla ilgili izinler alınırken, biz psikiyatrlara yönelik bilimsel eğitim toplantıları düzenleyen firmalardan biri olan Novartis Basel’de erişkin hiperaktivitesiyle ilgili ilk sempozyumu düzenledi ve dünyaca ünlü anlı şanlı psikiyatri profesörleri harika ‘power point prezentasyonları’ eşliğinde ve büyük bir ciddiyetle ‘Erişkin Hiperaktivite ve Dikkat Eksikliği’nin ne kadar ciddi bir hastalık olduğunu ve ne kadar büyük bir iş kaybı yarattığını anlattılar uzun uzun.

Tabii ki iş, dolayısıyla para kaybı olmamalı ve bu hastalığın tedavisi sayesinde kaybedilmeyen paralar, bu hastalığı tedavi etme başarısını gösteren ilâç firmalarına aktarılmalıydı. Keşke devlet bu paraları doğrudan ilâç firmalarına verse de, saatler süren sıkıcı iş toplantılarında dikkatlerini toplayamayıp hayallere dalanlar, omuzlarındaki korkunç iş yükü nedeniyle konsantre olamayanlar boşuna ilâç yutmak zorunda kalmasa.

Serbest pazar ekonomisinde işletmelerin pazar paylarını büyütmeleri için uğraş vermelerinden daha doğal ne olabilir, değil mi? Ama alan insan sağlığı olunca işler biraz karışıyor yukarıda anlattığım gibi. Çünkü ilâç firmaları aynı silah üreticileri gibi davranıyor. İlâç firmaları da çok silah satmak ve para kazanmak için dünyanın kırılgan bölgelerinde savaş çıkartan silah kartelleri gibi. Var olan hastalıkların tedavisi için daha etkili ilâçlar üretmeye odaklanmıyorlar yalnızca. Olmayan hastalıklar üretiyor ya da az bilinen hastalıkları popüler hale getiriyor ve sonra onu tedavi edecek ilâcı buluveriyorlar.

1957 civarında ilk antidepresanın üretilmesiyle önce depresyon ve tedavisi büyük ilgi odağı oldu. 1980’lerde Xanax olarak herkes tarafından çok iyi bilinen Alprazolam’ın
üretilmeye başlanmasıyla panik bozukluk, Clomipramin’in etkinliğinin gösterilmesiyle obsesif kompulsif bozukluk ve MAO inhibitörlerinin üretilmesiyle sosyal fobi moda hastalıklar olarak gün yüzüne çıktı.

David Healy şöyle yazıyor yukarıda andığım kitabında: “Son 30 yılda geliştirilen tedavi kılavuzlarına bakarak bütün bu psikiyatrik hastalıkların kesin bir gerçekliğe tekabül ettiğine, ilâç endüstrisinin de var olan bir kilide uygun bir anahtar ürettiklerine inanmak saflık olur. Psikiyatrik bozukluklara özgü psikobiyolojik birçok bulgu olmasına rağmen, ilâç endüstrisi kilide uyan anahtar üretmenin yanında, kilidin nasıl olacağına da karar verecek bir durumdadır günümüzde.” Acı çekmek bir patoloji olarak görülecekse, ötekinin acısını paylaşmak da hasta olmak anlamına gelir. Sağlığın bir kült haline geldiği ve hasta olmamak olarak tanımlandığı günümüz dünyasında hiç de istenmeyen bir durumdur bu. Zayıf olmaya hiçbirimizin hakkı yok. Hemen toplum dışına, sınırın ötesine atılıveririz maazallah. Bu da bireyi steril ve aseptik bir dünya arayışına, giderek acıdan azade, mutluluk peşinde sürüklenen bir hayat görüşüne iter ister istemez.

Anlamdan arınmış yaşantılar ve anlık tatminler peşinde koşan bu insan kalabalığı içinde, kendine ‘muhattap’ bulmakta zorlanan insanlar da var şüphesiz.. Ama birbirlerini nasıl bulacaklar, ellerinde ‘muhattabımı arıyorum’ pankartıyla dolaşmayacaklarsa..

Çekilen acıyı birlikte hissedebilmek, anlamak ve paylaşmak, ötekinin acısını azaltmaya yarayan ve hayata mana veren en önemli yaşantıdır. Acıma ve merhamet duygusu yoksa, acı çeken birey tamir edilmesi gereken bir makineye, iyileşmek zorunda olan bir nesneye, işlevselliği bozulmuş bir organizmaya dönüşür.

Psikoterapi tam da bunu yapmayandır..