Kütüphanemde gezinirken: Narsizm ve demokrasi...

Yakın geçmiş, diktatöryen bir lidere kendiliklerinden vazgeçerek bağlanan insanların önünde sonunda büyük bir hayal kırıklığına uğradığını göstermiştir

Geçenlerde ofisteki kütüphanemi düzenlerken İsviçre’deki şefimin bir kitabına rastladım ve yaptığım işi bir kenara bırakarak koltuğa çöküp kitabı karıştırmaya başladım.

Bu çok sık başıma gelir. Bir şeyler yaparken onu yarım bırakıp başka bir şeye başlamak. Sonra başka bir şey yaptığım bir sırada daha önce yarım bıraktığım şeyi görüp ya da anımsayıp onu bitiririm. Yani önünde sonunda bir şeyler nihayete ulaşır ve hayat bir şekilde devam eder. 48 yaşıma kadar bunu değiştirip bir Alman disiplinine kavuşamadığıma göre bundan dolayı kendimi suçlu hissedip işkence yapmaktan vazgeçmeliyim diye düşünüyorum - Şule bu satırları dehşetle okuyordur eminim.

Bu durum, yazı içinde bile başıma gelebiliyor gördüğünüz gibi. Eski şefimin kitabını bulduğumdan bahsederken, kendimle ilgili başka bir şeyden bahsetmeye başladım. Ama dediğim gibi ben buyum. Yine de belli bir disiplinim olduğunu, çalışkan olduğum için bu öteleyici ve konsantrasyon bozukluğuna çok benzeyen durumla genel olarak kimseye zarar vermeden başa çıkabilip hayatımı sürdürebildiğimi düşünüyorum.

Eski şefimin adı Raymond Battegay ve 1927 doğumlu. 2005 yılında emekli oldu ama hâlâ Basel’deki muayenehanesinde psikanalist olarak çalışmaya devam ediyor. Aklının hâlâ cin gibi çalıştığına eminim. Birkaç yıldır görmedim kendisini. Raflar arasında rastladığım kitabı ‘Narzissmus und Objektbeziehungen’, yani ‘Narsizm ve Nesne İlişkileri’. Zamanında altını çizdiğim satırları tekrar okur ve o satırların neden altını çizdiğimi gülümseyerek anımsamaya çalışırken ilginç bir bölümle karşılaştım: ‘Narsistik olarak yaralanmış kültür çevreleri.’

2. Dünya Savaşı’ndan önce Alman toplumunun neden Hitler’in peşinden böyle delice sürüklendiğini anlatıyor orada Battegay. O da 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış bir Yahudi psikiyatr olarak, savaş sonrasında savaş mağduru ama hayatta kalmış Yahudilerin tedavileriyle yıllarca uğraşmış. Bu nedenle de yalnızca teorik değil, pratik bir bilgi ve gözlem bilgisine de sahip.

Battegay aynı zamanda narsizm konusunda dünyada en önemli bilimsel yayınlardan bazılarını da yapmış olan bir isim. Sözünü ettiğim kitaptan kafama göre çevirdiğim bazı satırları bulabilirsiniz aşağıda: 

“Kendilikleri yeteri kadar onaylanmayan genç erişkinlerin daha sonraki hayatlarında kendilerini idealize ettikleri kişilere, örneğin baskıcı yöneticilere kendilerini adadıkları söylenebilir mi? Çocuğun eğitimi ve yetiştirilmesi çok az sevgi içeriyorsa, küçük çocuk anneyle yeteri kadar tensel kontak kuramamışsa, çok az şefkat görmüşse, yetersiz bir kendilik geliştirecek ve hayatı boyunca kendilik değeriyle ilgili eksiklik hissedecektir. 

Bir toplumda çocuk yetiştirme esas olarak yasak ve kurallardan oluşuyor, sözel ya da jest ve mimiklerle onaylanma yaşamıyorsa, sağlıklı bir özgüven gelişemez ve ruhsal açıdan sağlıklı bir gelişim söz konusu olamaz.

Politikacılar toplum içinde demokratik değerleri yukarıdan aşağıya doğru zorla benimsetmeye kalktıklarında tabii ki belli bir ilerleme kaydedilecektir ama bireyler yetişirlerken kendi ailelerinde demokrasiden uzak büyümüşlerse, toplumsal demokratik hak ve özgürlükler her zaman tehlike altında demektir. Demokrasinin gelişmesi yetiştirilen çocukların doğal narsistik gereksinimlerinin doyurulmasına doğrudan bağlıdır bu anlamda. Çocukluk ve gençliklerinde narsistik olarak yeteri kadar doyum yaşamamış erişkinler, yetişkinlik hayatlarında idealleştirdikleri lider figürleriyle özdeşleşmeye ve hatta kendiliklerinden (self) vaz geçerek o olmaya, onun içinde erimeye çalışırlar. Bu sayede fantezilerinde yeteri kadar güçlü bir kendiliğe kavuşmuş olurlar. 

Yani, bütün bir toplum ya da bir toplumun önemli bir kesimi kolektif olarak gelişen narsistik bozuklukları nedeniyle idealleştirdikleri bir ebeveyn ikamesi imagoya regrese olup bağlanabilir, fikse olabilirler. Kolektif bir nörozdan bahsetmek mümkündür bu durumda.

Bu kolektif yanlış gelişimin kökenine ya da nedenlerine inmek oldukça zordur. Denebilir ki, Yahudi Hristiyan kültürü insanı birey olarak gelişimi içinde kısıtlamıştır. (Aynı şeyi İslam için de söylemek pek yanlış olmaz sanırım – AH) Bireyin nesne ilişkilerinde bir yoksunluk yaşaması ve narsizmlerinin sağlıklı gelişiminin engellenmesi idealize edilen bir figüre fikse olarak bağlanmasına, insanın özgürlüğünün ve giderek varlığının tehlikeye girmesine yol açar. 

Yakın geçmiş, diktatöryen bir lidere kendiliklerinden vazgeçerek bağlanan insanların önünde sonunda büyük bir hayal kırıklığına uğradığını göstermiştir. Mutlakiyetçi liderler, patolojik kişilikleri nedeniyle halkın beklentilerini karşılamaya yönelik bir çaba göstermezler. Gücü elinde tutan lider zamanla daha da bozulur ve kendi halkına ya da halkının bir bölümüne karşı ve/ya da komşu halklara karşı yok edici bir tutum içine girer. Politik ve maddi beklentileri doyurulmaz bir noktaya ulaşır.”

1.Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmış olan Almanya o dönem derin bir aşağılık kompleksiyle boğuşuyordu ve ekonomisi o kadar kötüydü ki, ulus olarak kendiliklerinden vazgeçip özdeşleşecekleri bir lidere ve her şeyden sorumlu tutulup yok edilmesi gereken bir düşmana ihtiyaç duyuyorlardı. Sistematik bir şekilde yıllarca süren uğraşları bile Yahudilerin hepsini yok etmelerine yetmediği gibi, yine çok ağır bir yenilgiyle karşılaşıp bütün dünyanın onlara bir daha hiç güvenmeyecekleri dünyasal bir konum yarattılar kendilerine.