Marx'ların aşkı...

Karl Marx ve karısı Jenny'nin öyküsü bütün iniş-çıkışlarına rağmen insanın aşkı için nelere tahammül edebileceğini gösteriyor biz sabırsız 21. yüzyıl insanlarına.

Capcanlı gözümün önündesin şu an ve ben seni ellerimde taşıyorum ve başından ayaklarına kadar öpüyorum ve önünde dizlerimin üstüne düşüyorum ve inliyorum, sizi seviyorum diye.' 

Karl Marx, karısı Jenny’ye bu satırları yazdığında 13 yıllık evliydiler. Dört çocukları olmuştu. Karl Marx kendini tamamen işine adamıştı, Jenny kocasını işinde destekliyor, ev işlerini yapıyor ve çocukları yetiştiriyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısı için çok normal bir aile yaşantısı, değil mi?
Tabii ki hayır. Marx ailesi burjuva yaşantısının normallik sınırlarının hayli dışına taşıyordu. Burjuva yaşantısının koruyucu çerçevesini özleseler de yaklaşan işçi hareketinin teorisini yazma misyonunu üstlenmiş olan Marx ve ailesi için bu mümkün değildi. 

Karl Marx ve Jenny von Westphalen, birbirlerini çocukluklarından beri tanıyorlardı. Trier’de birlikte büyümüşlerdi. Jenny, Karl’dan 4 yaş büyüktü. Jenny’nin soylu ailesi bu birleşmeye karşıydı. Genç barones çulsuz, üstelik polisle çoktan tanışmış bir Yahudiden daha fazlasını hak ediyordu anne-babaya göre. Toleransları evlilik fikrinde bitiyordu. Böylece aşkları yıllarca gizli kaldı ve en uygun zamanı beklemek zorunda kaldı.
7 yıllık bir nişanlılıktan sonra 1843 yılında Kreuznach’ta evlendiler ve Paris’e taşındılar. Jenny 29 yaşında, yumuşak hatları olan çok güzel bir kadındı. Bir yıl sonra ilk çocukları Jenny doğdu. Karl Marx karısını bir barones gibi yaşatmak isterdi ama başlangıçta başlarını sokacak bir evleri bile yoktu. Siyah kıvırcık saçlı, hırçın felsefe doktoru –arkadaşları onu zenci diye çağırıyorlardı– hiçbir zaman ideal bir koca olamadı. 

Evlendikten kısa bir süre sonra Jenny, kocasına şunları yazmıştı: “Sevgilim geleceğimiz için çok endişeleniyorum. Çok sık aşırı cesaretimin ve zenginliğimin bedelini ödüyormuşum gibi geliyor bana. Eğer becerebilirsen sakinleştir beni.” 

Prusya devletinin baskısıyla Paris’ten kovuldular ve tipik bir mülteci kenti olan Brüksel’e yerleştiler. Burada üç yılları geçti. İkinci kızları Laura ve ilk oğulları Edgar dünyaya geldi. 

Ama Brüksel, Karl Marx’a tahammül edemedi. 1848 Devrimi'nin başlarında yeni yayımlanmış ‘Komünist Manifesto’ nedeniyle tutuklandı, Jenny de sorguya alındı. “İki saatlik bir sorgudan sonra, jandarma eşliğinde çocuklarımın yanına getirildim. Karl birkaç saat sonra geldi ve derhal Brüksel’i terk etmemiz istendi” diye yazıyordu günlüğüne Jenny. 

Son durakları Londra oldu. Marx’lar kötü parasal koşullarda, sık sık hastalanan çocuklarıyla, yarı yasadışı sosyalist hareket içinde yaşamlarını sürdürdüler. Marx’ın yoldaşı ve en yakın dostu Engels finansal olarak daimi bir destekti. Yanlarında çalışan Helene ev işlerinde de çocukların bakımında da Jenny’nin işlerini kolaylaştırıyordu. 

Küçük evlerinin salonu Londra entelektüellerinin toplandığı bir dernek gibiydi. Şairler, ressamlar, yazarlar girip çıkıyordu eve. Jenny bundan şikâyetçi değildi. Marx’ın misyonunu yalnız anlamakla kalmıyor, ona her konuda yardım da ediyordu. Karl gecelerini kitap okuyarak, gündüzlerini British Müze’de yazarak geçiriyordu. Yemekte bile çalışıyordu. Bütün zor koşullara rağmen Jenny, ‘zenci’ ve üç çocuk bu birlikteliklerinde ‘yuvada olma’ duygusunu yaşıyorlardı. 

Ne kadar ideal bir tablo değil mi? Kısmen doğru da. Ama bu aşk krizlerle, hastalıklarla, terk edişler ve kaçışlarla bölünüp duruyordu. Jenny ve Karl’ın ideal bir evlilikleri olduğu algısı, Karl Marx’ın ev işlerine yardım eden Helene’i hamile bıraktığı ve bir oğlan çocuğu doğurduğu gerçeğiyle paramparça oldu. 

Jenny bu olanları yaşanmamış kılmazsa boşanmakla tehdit etti Karl’ı. Bütün bu olanların kurbanı hemen evden gönderilen bebek oldu. Engels çocuğu evlat edindi. Jenny dahil herkes Helene’e ikinci sınıf insan muamelesi yaptı. Bu olan biten içinde kimse ona fikrini sormamıştı.
Jenny her şeye rağmen hep soylu olarak kalmak istedi ve bunu çeşitli vesilelerle belli etti. Engels’in sevgilisi Mary Burns’le ilişkiye girmeyi reddetti örneğin. Ona göre bu kadın onların düzeyinde değildi. 

Karl Marx, Jenny von Westphalen’in onu bambaşka koşullarda yaşatacak bir kocayı hak ettiğini ve bu kocanın kendisi olmadığını biliyordu. 1886 yılında ilerde damadı olacak Paul Lafargue’a şunları yazıyordu: “Bütün hayatımı devrime adadığımı biliyorsunuz. Pişman değilim, yeniden doğsam aynı şeyi yapardım. Ama yapmayacağım tek şey evlilik olurdu. Kızımı mümkün olduğu kadar annesinin hayatını paramparça eden koşullardan uzak tutmak isterim.” 

Paramparça mı? Hangi kadın 13 yıllık evlilikten sonra “Seni başından ayaklarına kadar öpmek istiyorum” diye bir mektup almak istemez? Onların öyküsü bütün iniş-çıkışlarına rağmen gerçek bir aşk hikâyesinin nasıl yaşanması gerektiğini, insanın aşkı için nelere tahammül edebileceğini gösteriyor biz sabırsız 21. yüzyıl insanlarına. 

Jenny 1881 yılında öldüğünde hâlâ birbirlerini seviyorlardı. Karl, bir yıl sonra yanına gitti.