Masumiyeti geri istiyorum

Hiçbir yere de gitmek istemiyorum, burada, İstanbul'da doğdum, İstanbul'da öleceğim. Sadece masumiyeti geri istiyorum, gerisini ben hallederim.

1997 yılında İsviçre’ye giderken içimde ciddi bir endişe vardı. Cerrahpaşa’da fizyoloji kariyerimi bir kenara bırakıp başka bir dilde psikiyatri ihtisası yapmak için dünyanın en mükemmeliyetçi ve dolayısıyla çalışanından verebileceğinin en fazlasını talep eden bir ülkeye gitmek gözümü korkutuyordu. İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrendiğim Almancanın üzerinden 12 yıl geçmişti, üstelik Basel’de İsviçre Almancası konuşuluyordu. Bizim okulda öğrendiğimizden oldukça farklı, neredeyse başka bir dil. Ve ben cerrah olmaya değil, her şeyin dille, dilde yapıldığı bir branşa gidiyordum. İlk gün sabah 06.45’te hastanenin kapısına yaklaştığımda, kulağında küpesi, soluk ve kırışık siyah tişörtüyle Prof. Dr. Udo Rauchfleisch bisikletini park yerine bıraktıktan sonra yanıma yaklaştı ve “Merhaba” dedi. “İlk gününüz değil mi? Heyecanlı olmalısınız.” “Evet Bay Prof., heyecanlıyım” dedim. “Benim adım Udo” dedi, “İzin verirseniz birbirimize ilk adlarımızla hitap edelim.” Şaşkınlıkla ama sevinçle elini sıktım. Ve oraya kısa zamanda uyum sağlayabileceğimi hissettim. Dünyanın psikanaliz konusundaki en önemli simalarından biriyle senli benli olmak Türkiye akademi dünyasından alışık olmadığım bir şeydi.

Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapi, sistemik terapi konularında hemen her gün bir süpervizyon vardı, vaka sunumları, literatür okuma saatleri dışında, odamdaki bilgisayardan yüzlerce psikoterapi ve psikiyatri dergisine online ulaşabiliyordum. Her perşembe öğleden sonrası eğitim zamanıydı ve ülkenin dört bir yanındaki birbirinden cazip eğitimlerden birini seçip gidiyordum. Her asistanın hastalarını gördüğü kendisine ait bir odası vardı poliklinikte. Her gördüğümüz hastayı uzun uzun tartışabiliyorduk şefimizle. İlk yıl bağlı olduğum uzman krize müdahale servisinin de uzmanı olan Dr. Tarık Yılmaz’dı. Bir başka İstanbul Erkek Liseli. O ara poliklinikte üç Erkek Liseliydik. Diğeri şimdi Zürih Psikiyatri Kliniği'nin ikinci şefi olan Dr. Egemen Savaşkan’dı. O da ihtisasının son yılını poliklinikte geçiriyordu. Egemen bana İsviçre’ye uyum sağlamam ve Orta Avrupa âdâbını öğrenmemde, beni hiç mahcup etmeden çok yardımda bulundu. Baharda her yeri hoş bir rayiha altında bırakan ıhlamur ağaçlarının dizili olduğu Ren kıyısında 1400’lü yıllardan kalma bir ev kiraladık karımla. Basel’in tarihi köprüsüne 50 m. mesafede, Ren Nehri'nin bir diz gibi kıvrıldığı yerdeydi küçük evimiz.

Cumartesileri soğuk beyaz şarabımızı ve pencerelerimizi hayata açar, birbirinden güzel İsviçre peynirleri eşliğinde gelen geçene bakıp durmaksızın konuşarak çakır keyif olurduk. Ya da çok ucuza aldığımız eski Ford'umuza atlayıp aynı şeyi İsviçre’nin birbirinden güzel göllerinden birinin kıyısında yapardık. Tipik bir Orta Avrupa şehri olan Basel’in huzur dolu sokaklarında dolaşırken evlerin giriş katlarındaki dairelerinden ya bir piyano partisyonunun sesi gelirdi ya da tıklım tıkış kitap dolu bir kütüphaneye takılırdı gözümüz, eğer pencere açıksa.

İnsanlar birbirine yolda selam verir, asansör önlerinde kadınlar kendilerine asılmalarından korkmadan tanımadıkları erkeklerle sohbet ederlerdi. Çıplaklık normaldi, kimse kimseden saklanmazdı. Yazın sıcak günlerinde Ren Nehri’nin birer ucuna yerleşmiş Roche ya da Novartis çalışanları gelir, hiç kimseden çekinmeden soyunur, mayolarını, bikinilerini giyer, yüzmek için nehre girerlerdi. Kimsenin aklına kadınlar hakkında kötü düşünmek gelmezdi.

Aradan yıllar geçti, bana huzur battı ve doğduğum kente geri döndüm. Kendime yeten bir hayat kurdum burada. Ama kendimi entelektüel olarak gerilemiş hissediyorum. Derinliksiz bir günlük politika yüzünden, seçimleri kimin kazanacağıyla ilgili ölüm kalım savaşı veren insanları şaşkınlıkla izlemekten kendime zaman ayıramaz hale geldim. İhtiyacım olan oturup okumak ve yazmakken, her gece fikirlerine zerre kadar değer vermediğim insanların, adı tartışma programı olan düzeysizliklerini izlerken buluyorum kendimi. Birbirlerine hakaret etmelerine hayretle bakıp “Neden?” diye soruyorum kendime: “Neden yapıyorsun bunu kendine?” İsviçre’de yabancıydım ama öteki değildim. Burada kendi kendimi ötekileştirdim neredeyse.

Yine bir sürü insan, yukarıdan baktığımı, elitist bir tutum içinde olduğumu söyleyip kızabilir bana. Ama bu kadarı da fazla geliyor. Solcularının bile B2 arazileri satın alıp sonra da AKP karşıtı oldukları bir ülke burası ve ben bu ikiyüzlülüğü kaldırmak istemiyorum artık. Hiçbir yere de gitmek istemiyorum, burada, İstanbul’da doğdum, İstanbul’da öleceğim. Sadece masumiyeti geri istiyorum, gerisini ben hallederim.