Muhafaza etme arzusunun nafile çabası

Hepimizin içinde belli bir oranda süreklilik ve ölümsüzlük arzusu vardır ve yok olup gitmekten korkarız. Bu nedenle kimimiz pul biriktirir, kimimiz harcayamayacağı kadar çok para.

Süreklilik isteği benliğimizin derinliklerine çok erken dönemde yerleşmiş bir özlemdir. Alışılanın ve güvenilenin tekrar etmesi, çocuklukta kişilik gelişimimiz açısından en önemli koşullardan biridir. Bir şeylerin değişmeden kalması, var olanın muhafaza edilebilmesi sevebilmeyi, güven duyabilmeyi ve umut edebilmeyi öğretir kişiye. Çocuklukta yakın bakım veren kişilerin sıklıkla değişmesi, sözü edilen duyguların gelişmesini zorlaştırır. Dünyanın kaosuna karşılık içsel bir dengenin var olabilmesi, bireyin kendini hayat içinde konumlandırabilmesine olanak verir.

Sürekliliğe duyulan özlem, sevilen ve bizi seven bir varlığın sonsuza kadar var olacağı duygusu dinsel inancın da kökenini oluşturur. Tanrının zamansızlığı, sonsuzluğu ve her yerde var olduğu duygusu sürekliliğe olan ihtiyacımızı doyurur. Bu ihtiyacın ne kadar derin olduğu, ancak güvenilir olanın, alışılanın birdenbire değişmeye başlaması ya da yok olma tehdidi altına girmesiyle fark edilir. Birdenbire geçiciliğini, bağımlılığını fark edip dehşet duygusuna kapılır insan.

Peki insan geçici olduğu gerçeğini kabul etmekte zorlanır ve impulsif bir tepki gösterirse bunun sonuçları ne olur? En genel sonuç, bireyin her şeyi eskiden olduğu gibi muhafaza etmek için aşırı bir çaba içine girmesidir. Her türlü değişiklik, her ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalıştığı bilgiyi, geçici olduğu gerçeğini anımsatır kişiye. Aynısını, bilineni, yani güvenli olanı yeniden bulmaya, gerekirse yeniden inşa etmeye çalışır. Bir şey değişirse kendini rahatsız, huzursuz, tehdit altında hisseder ve endişelenir. Değişikliği ortadan kaldırmaya, önlemeye çalışır. Değişikliğe ya da bu değişikliği yapana karşı savaşa hazırdır. Yeni olana saldırısı Sisifos’un nafile çabası gibidir. Çünkü hayat akan bir su gibidir ve durdurulması mümkün değildir.

Bu çaba neyle sonuçlanır? Kişi düşüncelerine, fikirlerine, alışkanlıklarına, hayat görüşüne sıkı sıkıya sarılır, onları temel prensipler, değiştirilemez kurallar ve neredeyse kutsal emirler olarak kabul ettirmeye çalışır. Her türlü yeni deneyimden uzak kalmaya çalışır, yok sayar, başka türlü yorumlar ve kendi doğrularını, bildiklerini dikte ettirmeye çalışır. Bu çaba bilinçli ya da bilinçdışı bir şekilde iletişimsizliğe kadar varır. Kişi endişe içinde her şeyi yanlış anlar, yok sayar, duygusal bir inkâr içine girer. Değerlendirmeleri çoğunlukla nesnellikten uzaktır, çünkü bütün amacı eskiyi olduğu gibi korumaktır. Eskinin doğruluğuna sarsılmaz bir inanç içindedir.

Bilinene ve alışılmışa bu kadar sıkı sıkıya sarılan kişi, doğal olarak alışılmamışa ve bilinmeyene önyargıyla yaklaşır, onu tehlike ve tehdit olarak algılar. Bu durum kendi değişimi ve gelişimi önünde de bir engeldir. Eninde sonunda kendi yok oluşunu da hazırlar ve garantiler.

Takıntılı bireyin temel sorununun aşırı bir emniyet ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz o halde. Önlem almak, öngörmeye çalışmak, geleceği mümkün olduğunca planlayabilmek ve böylece sürekliliği garantileyebilmek hayatın değişme potansiyeline karşı başvurduğu mücadele araçlarındandır. Endişe duygusu açısından baktığımızda da temel sorun, risk almaktan, değişmekten ve geçicilikten korkmak olarak tanımlanabilir. Obsesif kişi denize girmeden önce, yüzme öğrenmek ister.

Hepimizin içinde belli bir oranda süreklilik ve ölümsüzlük arzusu vardır ve yok olup gitmekten korkarız. Bu nedenle kimimiz pul biriktirir, kimimiz devasa bir giysi dolabına sahip olur, kimimiz hayatımız boyunca harcayamayacağımız kadar çok para peşinde koşar. Kimimiz de benim gibi hiçbir zaman hepsini okuma şansı bulamayacağı kadar çok kitap satın alır, sonra da onları okuyamayacağı için endişeye kapılır. Acaba bir ilişkinin bitmesinden büyük endişe duymak, ne kadar kötü olursa olsun bir ilişkiyi sürdürmeye çabalamak da varoluşsal endişelerimizin patolojik bir takıntı haline gelmeye başlamasının göstergesi midir?