O kadından bu kadına koşup acı çeken erkekler...

Bir kadın kendini Zeus sanan bir erkekle neden birlikte olur? Çünkü o da bir Semele'dir zaten. Zeus, Hera ve Semele arasındaki ilişki nasıl mı? Onu da bir zahmet siz öğrenin artık.

Bugün Cuma. Türkiye’nin düzenini değiştirme savaşının tam ortasındayız. Ama hayat da devam ediyor bir yandan. Sevgili ortopedist dostum Tahir Öğüt’ün bana 4 hafta bot giyeceksin demesi üzerinden tam 10 gün geçti. “Yazın zor olacak ama mecbursun.” Ben de, “Gençlik günlerime döneyim bari, Dr. Martens alayım derken o snowboard botu gibi bir şeyi burnuma dayadı ve ben robocop gibi dolaşıyorum şimdi.

Evet, dediğim gibi, Türk ve Kürt gençlerinin tekrar ölmeye başladığı, hayatın gidişatıyla ilgili derin endişeye gark olduğumuz zamanlarda dahi, hayat bir yandan da hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor. Oğlunuz doğum günü için bir hediye istiyor, hafta sonu denize girsin diye onu bir yerlere götürüyorsunuz. Benim de aşil tendonumun bu haliyle yapabileceğim şey, Ayvalık’ta yazlığı olan bir arkadaşımdan yardım istemek oldu. O bize düz ayak bir otel buldu. Ben zorlanmadan kıyıda otururken, oğlum Yağmur onun çocuklarıyla denize girebilecek. Tutumlu bir arkadaştır kendisi ve bana dedi ki, “Sen şimdi en pahalı bileti alırsın dikkatsizlik yapıp. Borajet diye bir şey var, oradan al biletini.” “Peki.” dedim. Kendimi biraz çaresiz hissediyorum ya, söz dinleyeyim dedim. Biletlerimizi makul bir süre önce aldık ve Cuma sabahı Sabiha Gökçen’den sabah saat 06.30’da kalkan uçak için hazırlandık.

Oğlumu erkenden yatırdım ve ben de kitaplarımla köşeme çekildim. Aklımda ‘Psikolojik Edebiyat Günleri’ düzenlemek gibi bir fikir var. Oğuz Cebeci’nin Psikanalitik Edebiyat Kuramı, Nicholas Mazza’nın Şiir Terapi, E. Berthoud ve S. Elderkin’in Die Romantherapie, T. Eagleton’un Edebiyat Nasıl Okunur ve Şiir Nasıl Okunur kitapları, P. Brooks’un Psikanaliz ve Hikaye Anlatıcılığı ve J. M. Liberman’ın Masal Terapi kitapları, ne yapabileceğimi, bu projeyi hayata nasıl geçirebileceğimi düşünüyorum. Arada da Oscar Wilde’ın o müthiş romanı Dorian Gray’in Portresi kitabının sansürsüz basımına göz atıyorum.

Kitap Everest’ten çıktı. Çok güzel bir giriş metni var ve Ülker İnce’nin çevirisi de haliyle çok güzel. Bir nesne olarak da harika bir kitap.

Her şey yolunda; ülkenin çeşitli yerlerinde tezgahlandığına şüphe etmediğim bir sürü karanlık olay ne kadar izin verirse, her şey o kadar yolunda.

Gece yarısını çoktan geçmiş, biz beş gibi kalkıp yola çıkarsak uçağa yetişiriz. Ben okumaya kaptırırsam, uyumadan da gidebiliriz. Yapmadığım şey değil. 01.00 gibi bir SMS: “Uçuşumuz operasyonel bir neden ile iptal edilmiştir. Bu numarayı arayınız.” Nasıl yani? Verilen numara, “Mesaj bırakın lütfen.” diyor! İnternetten ulaştığım Borajet rezervasyon ve bilet satış elemanlarından hiçbir sonuca ulaşamıyorum. Bir tanesi daha dürüst ya da daha saf çıkıyor ve diyor ki: “Borajet çok kötü bir havayolu. Buna benzer şeyler hep oluyor. Benim yapabileceğim hiçbir şey yok. Yarın en erken kalkan ve hala yer olan tek uçak Anadolu Jet.” Ben de çaresiz bir şekilde, ucuza gitmeye çalışırken, son dakika olduğu için en pahalı olan bileti alıyorum ve yine de şükrediyorum. Çünkü bu ülkede başıma gelebilecek en hafif şey bu. Biri enseme kurşun sıkar ölebilirim, bir bomba patlar sakat kalabilirim, emniyet şeridinden gitmesine farkında olmadan mani olduğum sinirli bir şoförden dayak yiyebilirim. Neyse ki, çok şükür Allah’ıma, bilet buldum yani.

Aslında yazı konum bu değildi. Özge Ekmekçioğlu hafta içi mesaj attı Whatsapp’tan, “Bu hafta konu ne?” diye sordu. Ben de, “Çaresizce o kadından bu kadına koşan erkekleri yazacağım.” dedim.

 

O da bana önce yukarıdaki “Gökten prezervatif yağsa..” başlıklı çalışmasını gönderdi.

Neden böyle bir yazı yazmak istedim? Geçenlerde işim erken bitti, saat 16.00 gibi. Bebek’teki o malum bar / bistroya gideyim, diyetime uygun bir şeyler yer, soğuk kahve içer ve biraz kitap okurum diye düşündüm. Öyle de yaptım.

Kahvemi içer ve kitaplarımı karıştırırken, yanıma benim yaşlarımda dört beş erkek oturdu - 45-50 arası yaşlarda.

Saçları dökülenlerin kalan saçları da kazılı ama mutlaka sakallı, her birinin bileklerinde en az üç tane bileklik, incik boncuk, küpeler ve boyunlarında kolyeler. Kesinlikle şort altı loafer ayakkabılar. Bütün kıyafetler az önce alınmış gibi. Beş gündür giydiğim kotuma bakıp gülümsedim. İç çamaşırımı her gün değiştirdiğim için kendimle gurur duydum.

Ve kafenin önünde oturan herkesin duyabilmesi için ayarlanmış sesleriyle sohbet etmeye başladılar. Aralarından birine, “Ne kadar da gizli fucker” olduğuyla ilgili adamın koltuklarını kabartan iltifatlarda bulundular. Böylece diğer masalardaki kadınlar da kimle muhattap olduklarını anlayıp kendilerine çeki düzen verdiler. Birkaç tanesi ‘lavabo’ya makyajını tazelemeye gitti. O kadar yani – biliyorsunuz bizde belli sosyokültürel düzeydeki bütün kadın ve erkekler lavaboda görürler küçük hacetlerini, tuvalette değil.  

Daha sonra biri yalnızca cinsel partner bulmak için kullanılan bir aplikasyondan tanıştığı kadının– “düşürdüğü karının” – yarı çıplak fotoğraflarını gösterdi diğerlerine. Yine bağıra çağıra. Arada sorular uçuşuyordu havada, “Kite’tan ne zaman geldin abi?” “Tekne Göcek’te mi?” El cevap: “Şimdi indim abi.” “Hayır Samos’ta bıraktım, Atina’dan uçakla döndüm?” Yarı çıplak kadının fotoğrafları elden ele. Çok bilen, tecrübeli biri tavsiyede bulundu: “Whatsapp’la hemen, sen beni dinle!” Başını öyle bir güvenle eğişi vardı ki bunu söylerken, görse, başdanışman olarak onu alırdı birileri.

 

Özge’nin, ‘Bir erkeğin neden tek penisi var?’ başlıklı sosyolojik çalışmasının buraya çok uyduğunu düşünüyorum. Özge romantik ve saf kalmış bir kız olduğu için kalpler eklemiş uçlarına.

Meşgul erkeklerimizin daha ‘tenispilatespersonaltrainer’ mücadeleleri olduğu için günün geri kalan saatlerinde, platinum amex’leriyle hesabı hızla ödeyip apar topar kalktılar ve biz geride kalan kafe ahalisi onların pırıltısından mahrum, sıkıcı hayatlarımıza geri döndük.    

Aslında kendini değersiz ve yetersiz hissedip bununla başa çıkmanın yolunu durmaksızın onay peşinde koşmakta bulan ve takdir, alkış bekleyen erkekleri yazmaktı istediğim. Onay ve alkışın da en ilkelinin, gecelik, bir haftalık seks ilişkilerinin peşinde koşan o mutsuz erkekleri.

Yanındaki kadının durmadan onunla ilgilenmesini isteyen, ilginin biraz azaldığını sandığı durumda kavga çıkartan, aklı cep telefonunda numarası kayıtlı bir başka kadına kayan erkeklerden bahsediyorum.

Ne kadar iyi seviştiğini söylesin kadın, onu daha fazla mutlu eden bir erkekle karşılaşmadığını söylesin. Her daim bakımlı olsun bu arada kadın, yarım kilo bile almasın, çünkü başkalarının sevgilisi hakkında ne düşündüğü onun duygularından tabii ki daha önemlidir. Eğer biri “Ya, senin eski manita daha güzeldi.” dediğinde, sevgilisinden hızla soğuyup, eski sevgiliye “N’aber?” diye mesaj gönderen o erkekler.

Ya onu yeteri kadar tatmin edemezsem korkusuyla hiç ihtiyacı olmadığı halde Viagra, Cialis gibi ilaçlara bağımlı hale gelen, onlarsız erekte olmayı beceremeyen adamlar. Şehir dışına çıktığında mutlaka en azından bir ‘masaj’a giden, ayarlayabilirse bir ‘call girl’ bulan ve kadın gittiğinde duşa girmeden önce “Nasılsın sevgilim, seni çok özledim.” diye otel odasından sevgilisine mesaj atan o korkak erkekler.

 ‘Merkezkaç kuvvetiyle yalnızlık korkusu arasında salınan kadınlar’ adlı bu resim,  ilişkisizlikte yok olup giden erkeği ne güzel anlatıyor.

Peki bir kadın kendini Zeus sanan böyle bir erkekle neden birlikte olur? Çünkü o da bir Semele’dir zaten. Zeus, Hera ve Semele arasındaki ilişki nasıl mı? Onu da bir zahmet siz öğrenin artık. Buldunuz ve günümüz ilişkileriyle bağlantısını kuramadınız mı? Aşkın Halleri’nde Zeus’la Semele’ye yazılmış olan mektupları okuyun o halde. Araştırmacı okuyuculuk budur...