Psikoterapi şikayetleri

Almanca yayınlanan en önemli psikoterapi dergisi 'Psychotherapeut''taki 2009'da yayınlanan makaleye göre en fazla dile getirilen şikayet terapistin yeteri kadar empati göstermemesi nedeniyle güven duygusunun gelişmemesi olmuş

İki haftadır bu köşede ruhsal sıkıntıları nedeniyle yıllarca psikoterapi görmüş bir kişinin terapi anılarını ve psikoterapi camiası hakkındaki görüşlerini paylaşıyorum. Eyüp Turan Reyhan kendi tanıklıklarını ve yaşadıklarını öznel yorumlarıyla bizimle paylaşıyor. Bu konuda bir ilk Reyhan. Benim bildiğim kadarıyla Gülayşe Koçak’ın ‘Çifte Kapıların Ötesi’ adlı otobiyografik romanı dışında gerçek psikoterapi öyküleri yazan biri olmamıştı. Gülayşe Koçak bu romanında psikiyatri dünyasının duayenlerinden Prof. Dr. Orhan Öztürk’le olan psikoterapi serüvenini ve iyileşme sürecini edebi bir dille kaleme almıştı. Sayın Öztürk’le yaptığı başarılı terapi sürecinden önce gittiği ve yararlanamadığı birkaç terapistten de bahsediyor Koçak romanında. Ama esas odağı başarılı bir psikoterapi sürecinin kişinin hayatında ne kadar olumlu değişiklikler yaptığı.

Reyhan ise edebi bir eser kaleme almamış. O, otobiyografik bir belge sunuyor bizlere. Bu kitapta başarılı bir terapi öyküsü yanında, birçok terapiden nasıl fayda görmediğini, oldukça öfkeli bir dille anlatıyor. Benim son iki yazım bazı meslektaşlarım tarafından tepki aldı. Bunu da normal karşılıyorum. Hepimiz aynı görüşte olamayız elbette. Bu tepkiler üzerine Reyhan’la bu kitabı üzerine bir röportaj yapmaya karar verdim. Ama geçen hafta sonu onun programı uymadığı, bu hafta sonu da benim yoğun programım nedeniyle bu söyleşi gerçekleşmedi. Sanırım gelecek hafta zamanımız olacak.

Ben bu hafta Almanca yayınlanan en önemli psikoterapi dergisi ‘Psychotherapeut’ adlı bilimsel dergiden bir makaleyi köşeme taşımak istiyorum. Makalenin başlığı ‘Terapistler hakkındaki şikayetler.’ 2009 yılında yayınlanan bu makalede ‘Psikoterapi Etiği Vakfı’na ulaşan psikoterapi hastalarının şikayetleri hakkında yapılan bir istatistiksel çalışma söz konusu ediliyor. Şikayetçi olan hastalarla önce telefonla, sonra da mail üzerinden bağlantı kuruluyor. Gerekli olduğu düşünülen durumlarda hastalara danışmanlık hizmeti de verilmiş.

Şikayetler geniş bir spektruma yayılıyor; terapinin zamanında başlamamasından duyulan hoşnutsuzluk veya seans sırasında telefonlara yanıt vermekten, yasal olarak belirlenenden daha fazla ücret almaya ve cinsel tacize kadar varan bir spektrum bu. Hastalar basit şikayetlerini doğrudan terapistle konuşabilseler de, sınır ihlali gibi daha karmaşık durumlarda, terapistlerine bir bağımlılık geliştirmiş olmalarından ve durumdan utandıklarından dolayı bunu onlarla konuşabilmeleri o kadar kolay olmuyor. Utanıyorlar, çünkü durumdan kendilerinin de kısmen de olsa sorumlu olduklarını düşünüyorlar.

Hastalar terapötik çerçevenin etik kurallar içinde kalmasından kesinlikle yalnızca terapistin sorumlu olduğunu çoğunlukla bilmiyor oluyorlar.  

Psikoterapi Etiği Vakfı yapılan şikayetleri incelerken üç soruya yanıt arıyor. Bunlardan bizi daha çok ilgilendiren iki tanesi şöyle: 1. Hastalar şikayetleri nedir? ve 2. Şikayetler terapistin cinsiyetine göre farklılık gösteriyor mu?

Çalışmanın yapıldığı tarihten geriye doğru 74 aydaki 108 şikayet incelenmiş.

Birinci sorunun yanıtı şöyle: En fazla dile getirilen şikayet (% 43) terapistin yeteri kadar empati göstermemesi nedeniyle güven duygusunun gelişmemesi olmuş. Terapistler hastaların sorunlarını yeteri kadar dinlememişler (% 27). Cinsel olarak sınır ihlali ve terapi hakkında yeterli bilgi verilmediği şikayetlerinin oranı % 20. Hastanın ekonomik olarak kötüye kullanılması (terapi saatlerinin kısa tutulması, hastalardan nakit ücret alınması, sigortaya seans ücretlerinin ödenmesi için başvuru yapılmaması, hastalardan yapacakları bir alışveriş için para talep edilmesi), doğru olmayan bir tanının tehdit unsuru olarak kullanılması da (hastanın terapistin taleplerine hayır demesi durumunda, tedavi edilmesi mümkün olmayan bir hastalığı olduğu yönünden bir tanının konulması ve sigorta şirketlerine gönderilen raporlarda bunun özellikle belirtilmesi) % 20 oranında görülüyor.

Hasta bilgilerinin gizliliği ile ilgili ihlalse % 12 oranına sahip. Diğer şikayetler (seans sırasında telefonla konuşulması, hastaların terapiyle ilgisiz aktivitelerde kullanılması, hastanın kendi dosyasına göz atmasına izin verilmemesi, terapinin zamanında bitirilmeyip uzatılması vb.) daha az sıklıkta görülmüş.

İkinci soruyla ilgili bulgular da şöyle: Şikayetçi olunan terapistlerin 34’ü erkek, 21’i kadın. Sonucun istatistiksel olarak anlamlı bir farkı yok. Tek fark cinsel açıdan sınır ihlali konusunda görülüyor. Sınır ihlalini erkek terapistler kadın terapistlere göre çok daha sık yapıyorlar.

Makalenin yazarları, hastaların getirdikleri şikayetlerin öncelikle ciddiye alınması gerektiğini vurguluyorlar ve bu şikayetlerin kötü bir terapist hasta ilişkisinin belirtisi olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorlar. Hastanın terapistiyle ilgili bir şikayeti dile getirmesi için oldukça önemli şeyleri göze alması gerekiyor çünkü. Şikayette bulunan hastaların tamamı bir yıldan uzun bir süredir terapi görüyorlar ve şikayette bulunmaları terapinin kesilmesi anlamına gelebilir. Bu da aslında istemedikleri bir şey, çünkü iyileşebilmek istiyorlar.

Makalenin yazarlarının sonuç olarak söyledikleriyse şöyle: “Psikoterapi, hasta ve terapistin oldukça mahrem bir düzlemde karşılaşmaları anlamına gelir. Bu düzlemin mahremiyeti hastanın bağımlılığı, kırılganlığı ve taraflar arasındaki güç farkından gelir. Psikoterapide, kaygı, keder, utanç, tiksinti, sevinç, heyecan vb. duygular dile gelir. Bu duyguların hem hasta, hem de terapist açısından birlikte hissedilebilmesi, paylaşılabilmesi, yaşananların hasta tarafından daha tahammül edilebilir düzeye gelmesini sağlar. Terapinin başlangıç evrelerinde hasta terapistini sıklıkla idealize eder, terapiste kendisine kesinlikle yardım edebileceğiyle ilgili yüksek umutlarla yaklaşır. Terapinin ilerleyen evrelerinde yapılması gerekenlerden biri de bu idealleştirmenin sona erdirilmesidir, bunun için de hastanın yaşadığı hayal kırıklıkları da terapide çalışılmak zorundadır.”

Görüldüğü gibi benim zaman zaman yazılarımda gündeme getirdiğim sorunlar, psikoterapinin anavatanı sayılabilecek Almanya’da da görülmektedir. Ama bu durum bizim tek kuralın kuralsızlık olduğu ülkemizde yaşanan terapist hasta ilişkisi sorunlarını gündeme getirmemize engel değil. Almanya’da bile oluyorsa, bizde olması normaldir diyemeyiz. Psikoterapide yapılan hatalardan kendimi azade tutarak söz almıyorum burada. Amacım kendimi dışarıda tutarak meslektaşlarımı kötülemek ve kendime bir pay çıkarmaya çalışmak değil kesinlikle. Hepimiz, hastalar ve biz terapistler aynı gemideyiz ve hayatta kalmamız geminin suyun üstünde kalmasına bağlı.

Gelecek hafta yine ‘Psychotherapeut’ dergisinde yayınlanan bir makaleden alıntılara yer vereceğim. Bu kez Alman hastaların ağzından yaşadıkları (olumlu, olumsuz) terapi süreçlerini konu edeceğim.