Rüstem ile Sührab: Babalar babalıktan "sessizce çekilmesini bilmelidir!" İkinci kısım...

Bu ülkede babalar oğulların sessizce oğulluktan çekilip büyümelerine izin vermedi hiç. Öldürmediyse öldürmekten beter etti, büyüyecekse de, ne kadar büyüyeceğine kendisi karar verdi.

Yukarıdaki tahrif edilmiş dize Ece Ayhan’ın en önemli şiirlerinden olan ‘Mor Külhani’den. Şiirin tamamına da yukarıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Ece Ayhan “oğulların oğulluktan sessizce çekilmesi” gerektiğini söyler. Ama üzerinde bulunduğumuz topraklar buna izin vermez. Bu ülkede babalar oğulların sessizce oğulluktan çekilip büyümelerine izin vermedi hiç. Öldürmediyse öldürmekten beter etti, büyüyecekse de, ne kadar büyüyeceğine kendisi karar verdi. Bu ülke oğulların babalarının karşısında bacak bacak üstüne at(a)madığı, babanın temsilcisi annenin bir kaş göz işaretiyle sözü oğulun ağzına tıktığı büyük bir kasaba.

Oğulların büyümesinin babaların babalıktan çekilmesiyle mümkün olacağını bilmedi Doğu. Efsaneler de ona göre söylendi, yazıldı. Geçen haftaki yazımda anlattığım Rüstem ile Sührab hikayesinin baş kahramanı baba Rüstem, oğul Sührab değil. (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/alper-hasanoglu/odipusun-tersten-okunusu-rustem-ile-suhrab-birinci-kisim-1507447/) Batının Ödipus kompleksi var; Batılı oğulun, büyümek için içsel olarak aşması gereken bir baba engeli var. Doğunun ise Rüstem kompleksi; Oğulun büyümesine izin verebilmek için, içsel olarak oğlunu özgürleştirmek zorunda olan Doğulu bir baba var. 

ÇİZİMLER: ÖZGE EKMEKÇİOĞLU

Freud’un psikanaliz teorisinin temeli olan Ödipus kompleksi kökenini Ödipus efsanesinden almıştır. Freud’un insan gelişiminde ödipal faz olarak adlandırdığı ve erkek çocuğun bilinçdışı bir şekilde anneyi arzuladığı bu zaman dilimi üç ila beş yaş arasındadır. Bu arzu bilinçdışıdır, kabul edilmesi mümkün olmadığı için bastırılmıştır. Annesini arzulayan erkek çocuk anneyi elde etmek için babaya rakip olur ve bilinçdışı olarak babayı öldürmek ister. Ama bu arzu nedeniyle suçluluk duygusu geliştirir, ayrıca güçlü baba tarafından cezalandırılacağı, babası tarafından hadım edileceği yönünde bir korku da duyar. Ünlü ‘Küçük Hans’ vakası Ödipus Kompleksinin Freud tarafından ilk olarak anlatıldığı vaka öyküsüdür.

Baba tarafından cezalandırılmaktan kurtulmanın en uygun yolu oğulun, bu ensest arzusundan vazgeçmesi ve babasıyla sürdürdüğü savaşa son vermesidir. Bunun yerine onunla özdeşleşerek cinsel ve erişkin kimliğini edinmeye, kısacası büyümeye başlar. Düşman rol modele dönüşür  ve olgunlaşmanın yolu açılmış olur. Kendi annesine sahip olmak gibi infantil bir arzunun yerini, büyüyüp annesi gibi bir kadına sahip olmak ve babayla eşitlenmek arzusu alır. Tabii ki kendi ailesi dışındaki bir kadına sahip olmayı arzular oğul.

Oğulun Ödipus kompleksini aşıp gelişebilmesi için gerekli olan adımın atılmasını sağlayan şey, Freud’a göre, cezalandırılacağı korkusudur. Anneyi arzulamasının cezası babası tarafından hadım edilmektir. Bu tehdidin ortadan kalkması oğulun, babanın otoritesini ve annenin ulaşılmazlığını kabul etmesiyle mümkündür. Böylece babanın onayını alır, ihtiyacı olan erki ve gücü kazanır.

Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri, oğulun kendi içinde geçirdiği değişim ve dönüşümün yanında, babanın, onun için çok açık bir şekilde cereyan eden bu gelişim sürecinde oğula izin vermesi, onu yasak olan bir şeyi arzuladığı için tehdit olarak görmemesi ve büyümesi için yolunu açmasıdır.

 

Ensest yasağının oluşumuyla Ödipus kompleksinin bağı, bunun antropolojik açıklama ve yorumları, benim çok ilgimi çekse de, bu yazının sınırlarını aşıp okuyucuyu ayrıntıda boğacağı için, içimin sızlamasına aldırmadan bu konuyu bir kenara bırakıyorum.

Ödipus kompleksini yorumlarken bunu birebir algılamanın, yani erkek çocuğun annesini arzuladığı ve bundan cezalandırılma korkusuyla vazgeçtiğini düşünmenin doğru olmadığını söyler Fransız psikanalist Lacan. Bu yalnızca sembolik bir hikayedir ona göre. Bir mittir ve dolayısıyla dilsel bir yaratıdır. Bu anlamda hakikat düzleminde değil, sembolik bir düzlemde değerlendirilmelidir Lacan’a göre. Oysa Freud’un doğrudan, çok net bir şekilde, oğulun anneyi cinsel olarak arzulamasından bahsettiğini biliyoruz. Ödipus kompleksini tanımlamaya başladığı yıllarda, bütün yazıp çizdiklerini herkesten önce paylaştığı Berlinli Kulak Burun Boğaz uzmanı arkadaşı Dr. Fliess’e yazdığı bir mektupta, kendisi üç ya da dört yaşlarındayken yaptıkları bir tren yolculuğu sırasında annesini çıplak gördüğünü ve arzuladığını çok iyi anımsadığını yazar – galiba yine konuyu dağıtıyorum, geri geliyorum.

Ama Erich Fromm’un bu konudaki yorumunu almadan geçmek olmaz. Freud’un ısrarla bireysel düzlemde yorumladığı bu efsaneyi, Fromm toplumsal düzlemde yorumlamayı seçer ve çok da iyi yapar kanımca.

Fromm Ödipus efsanesini oğulun anneyi cinsel olarak arzulamasının sembolü olarak anlamaz. Oğulun ve daha sonra erişkin erkeğin annesine olan bağının önemli bir fenomen olduğunu kabul ve bu keşif nedeniyle Freud’un hakkını teslim eder. Ama bu bağ cinsel içerikli değildir ve babaya olan düşmanlık da anneye olan bağlılık ve buna bağlı olarak gelişen cinsel içerikli bir rekabet sonucu değildir. Ödipus efsanesi, ataerkil bir toplumda oğulun baba otoritesine isyanının sembolüdür Fromm’a göre.

Bu yorumu aklımızda tutalım, çünkü Rüstem ile Sührab arasındaki ilişkiyi yorumlarken çok işimize yarayacak.

Rüstem ile Sührab’ı düşünürken, masalların psikanalitik olarak incelenmesi konusunda uzmanlaşmış olan bir dostumun, Aydın Parmaksız’ın fikrine baş vurdum. Kendisinin bu konuda yayınlanmayı bekleyen çok güzel bir eseri var: ‘Freud Bana Masal Anlatsa’. Farkındayım, yine konuyu dağıtıyorum.

Parmaksız’ın yorumlarına gelelim. O da Rüstem’in hikayesini okurken benim gibi Ödipus’la birlikte değerlendirdi. Oğul Sührab değil de, Rüstem üzerinden okuduğunu söyledi efsaneyi ilk önce. Aslında nasıl da manalı bir tesadüf. Ödipus efsanesi oğul üzerinden okunurken, Doğu efsanesi zaten baba, yani Rüstem üzerinden anlam kazanıyor. Her iki efsanede de annenin öneminin ikincil, hatta üçüncül olması gibi, Doğu efsanesinde ayrıca oğul değil, baba baş kahraman.      

Sözü doğrudan Parmaksız’a bırakıyorum burada: “Ödipus, bebekken anne ve babasından ayrılır. Bu anneden ayrılma gelişimin bir sonraki evresine geçiş, bir çeşit ‘büyüme’ olarak yorumlanabilir. Oysa Şehname’de Sührab anneden ayrılmamıştır. Anne ile birlikte kalmış, olması gerekenin tersine, oğul yerine, baba evi terketmiştir. Çocuk için ‘rüya’ senaryo gerçekleşmiş, anne ile baş başa kalmıştır.  Bu durum, Sührab'ın anneden kopma/bağımsızlaşma sürecini başarılı bir şekilde gerçekleştiremediğini, preödipal evreden çıkamadığını düşündürmektedir.

Anne ile bu birliktelik, ‘ensest yasağını’ akla getiriyor. Bu konu ile ilgili makalelere bakarken şöyle bir ifade ile karşılaştım: “Ensestin tabu olduğu kültürlerde, utanma (shame) ensestten korunmak için ortaya çıkarılmıştır, ancak ensestin tabu olmadığı ilkel kültürlerde baba, eğer anne ile seksüel bir ilişki kurarsa oğlunu öldürür.” Gerçi bu makale, Şehname veya Ödipus üzerine odaklanmasa ve daha çok utanma duygusu ile ilgili bir şeyler anlatıyor olsa da, yukarıdaki ifade bizim okumamıza ışık tutuyor gibi. Sührab, ensest yasağını çiğnediği için, yani evi terkedip (anneyi temsil eden) prensesi bulmak yerine, evde kalıp anne ile birlikte olmayı seçtiği ve hatta, babanın evi terketmesine rağmen bununla yetinmeyip onu tamamen ortadan kaldırmak üzere peşine düştüğü için ölüm ile cezalandırılmış olabilir. Aslında bu hikayeyi Sührab’ın değil, Rüstem’in hikayesi olarak okumak, onun başına gelenler açısından değerlendirmek daha anlamlı olacaktır.”

Sührab babasını bulup onu kral yapmak için evi terkeder ama sonunda onunla savaşırken bulur kendini. Onun babası olduğundan şüphelendiği ve bunu ortaya çıkaracak şansa kavuştuğu halde bunu yapmaz. Hatırlanacak olursa, dövüşlerinin bir aşamasında Rüstem’i teslim almış ve onun kim olduğunu öğrenmek için büyük bir fırsat yakalamıştı. Bunun yerine onu serbest bırakmayı ve ertesi gün dövüşmeye devam etmeyi seçti. Parmaksız burada şu yorumu yapıyor: “Bilinç seviyesinde Sührab’ın iyi niyetleri var tabii ki. Ancak, bilinçdışı seviyede durum farklı bence. Sührab, bilinç seviyesinde babasını gayet olumlu bir amaç için arıyor olsa da, karşısındaki yiğidin babası olduğundan şüphelenmesine rağmen savaşmaya devam ediyor. İlk seferinde yenmişken bile, durup sormuyor, “Sen babam mısın? diye, “Ben Rüstem’in oğluyum” demiyor. Babayı, ortadan kaldırmak için aradığı, sonuçta da ensest yasağını çiğnediği için cezalandırıldığı şeklinde yorumlanabilir gibi geliyor bana.”

“Başka bir okuma da,” diyor Parmaksız, “Şöyle olabilir. Aynı zamanda (belki de daha güçlü bir sebep olarak) anneden bağımsızlaşamadığı, büyümediği için de cezalandırılmış olabilir.”

 

Sührab’ın, Parmaksız’ın dediği gibi, anneyle kalması ve aslında ödipal arzusunun gerçekleşmiş olması baba tarafından cezasız bırakılmıyor ve Rüstem Sührab’ı öldürüyor. Bireysel düzlemde bakıldığında, Sührab da uzak akrabası Ödipus gibi özgürleşmek istiyor. Özgürleşmek yalnızca babayı yenmekle olmaz, annenin sevgi boyunduruğundan da çıkmak gerekir. Sührab da annesinin yanından ayrılarak bunu yapıyor ama özgürleşmek, en temel ruhsal gereksinim olan bağlanmanın da sona ermesi anlamına gelebilir. Ve bu da, kolay tahammül edilebilecek bir durum değildir. Sührab da bunun üzerine babasını aramaya başlıyor. Ama isteği bir başka boyunduruk değil, birlikte bütün cihana hakim olacakları bir düzen oluşturabilmek. Babayı Doğunun, kendisini Batının hakimi kılarak. Başka bir yoldan kendini babasıyla eşit kılma çabası.

Ama Doğulu baba bunu kendi otoritesine bir isyan olarak algılıyor ve oğlunu öldürüyor. Rüstem’in babası olduğunu öğrenme fırsatını teperek aslında Sührab’ın bilinçdışı bir arzuya sahip olduğunu da görüyoruz. Babayla eşit olmak büyümek değildir, onu yenmek, geçmek, dolayısıyla öldürmek gerekir. O da bunu yapabileceğine inandığı ve arzuladığı için, birincisinde suçluluk duyugusuyla affetse de babasını, ertesi gün devam edecek dövüşte onu öldüreceğine adı gibi emin. Belki de bu rahatlık onun kolay bir ava dönüşmesine yol açıyor.

Doğulu baba için oğulun birey olma çabasına izin vermek mümkün değildir. Doğuda düzenin sürmesi, ilerlemeden çok daha önemlidir. Babanın otoritesi, ata erki oğulun, dolayısıyla toplumun özgürlüğe kavuşmasına izin veremez.

 

Burada Fromm’un Ödipus efsanesini yorumlamasını anımsamanın tam sırası. Oğul ataerkil bir toplumda baba otoritesine baş kaldırmayı düşünebilir ama efsanede de olsa bunun gerçekleşmesine izin vermek doğru olmaz. Efsaneler ders çıkarmak içindir. Yapılabileceklern, hayal etmenin sınırlarının belirlenmesi için gereklidir. Batıda ilerlemenin önünde engel yoktur, baba babalıktan sessizce çekilir. Doğuda ise, bunu düşünmek bile cezayı hak eder.

Bu böyle biline…