Sayıklamalar...

Ben de 'Aşkın Halleri' adı altında her ay üç saatlik bir atölye çalışması yapacağım. 'Sevgiliden ayrılmak neden bu kadar zordur?' sorusunu yanıtlamaya çalışacağım katılımcılarla birlikte.

Sıkıntılı bir Cumartesi sabahına uyandım bugün. Hava kapalı ve bu bana kötü geliyor. Oysa bu havaları, en az güneşli günler kadar severim.

Edip Cansever’in ‘Alışılmış Bir Vakit Tanımlaması’ diye bir şiiri vardır, ‘İlkyaz Şikayetçileri’ adlı nefis kitabında.


“Bir alışılmış vakit – her gün geliyor –

Sabahla öğle arası”


diye başlar.


“Yaslanmışım koltuğuma, ağzımda sigaram

Okuyup bitirmişim çoktan gazetemi”

diye devam eder. Sigara içmiyorum ama ağzımda akşamdan kalmışlığın tadı var. Gazetemi okumadım yalnızca karıştırdım. Hürriyet geliyor sabahları eve. Diğerlerini dışarı çıkınca ben alıyorum. Taraf, Cumhuriyet ve Zaman. Radikal, gazetem, onu elimde tutma olanağını aldı benden. 47 yaşında olduğum için interneti açıp okumayı unutuyorum bazı günler. Bugün de henüz bakmadım.


“Yağmur yağacak, peki, yağsın ve bitsin”


French press kahvemin demlenmesini bekliyorum. Kahve için de bu kelime kullanılabilir mi acaba? Neyse ne, ben kullandım. Masamın üstünde karmakarışık kitaplar. Türkiye psikiyatri tarihiyle ilgili bir makale yazmaya çalışıyorum. Onunla ilgili okuduğum kitaplar bir yanda. Rüya Kılıç’ın ‘Deliler ve Doktorları’, Fatih Artvinli’nin ‘Toptaşı Bimarhanesi’, Okuyanus’tan ‘Bakırköy Akıl Hastanesinin Gizli Tarihi,’ Foucault’nun ‘Deliliğin Tarihi’ ve Sass’ın ‘Delilik ve Modernizm’ kitapları


“Göğsümde yoğunlaşan sıkıntı

Ve

Masamın üstü karmakarışık

Şiirlerin de eski tadı kalmadı.”


Kahvemden bir yudum alıyorum. 10.45 vapuru Kandilli İskelesi’ne yanaşıyor. Bir iki kişi bekliyor yalnızca binmek için. Kimse inmedi...


Başka bir makale de Freud’la ilgili, ‘Freud ve Oğul Katli’. Onunla ilgili kitaplar diğer yanda; Üç biyografi, biri Louis Breger’den, ‘Freud, Görüntünün Ortasındaki Karanlık’, bir başkası Michel Onfray’dan, ‘Bir Putun Alacakaranlığı’, üçüncüsü sevgili Serol Teber’den, ‘Bilimsel Bir Peri Masalı’. Sevgili Serol 30 yıl Almanya’da çeşitli kliniklerde psikiyatr olarak çalıştıktan sonra Kuzguncuk’a geri dönmüş, “Artık şarap içip Bach dinleyeceğim.” diyerek kitaplarına gömülmüştü. Açık Radyo’da ‘Didik Didik Freud’ diye bir program da yaptı. İstanbul’a döneli iki yılı geçmeden kalp krizinden öldü. Çok gençti oysa, yazacağı bir sürü kitap vardı daha... Son günlerinde göremedim onu, ölüm haberi şok olmuştu benim için. İntihar etti diye asılsız bir söylenti çıkarmışlardı.


‘Totem und Tabu’nun orijinalini bastım internetten. Spirallettim, kitap oldu. Freud bu kitapta uygarlığın doğuşuyla ilgili düşüncelerini anlatır. Kabilenin reisi baba bütün kadınlara sahiptir, oğullarıyla hiçbirini paylaşmaz ve oldukça da kötü davranır onlara. Oğulların da canına tak eder ve birleşip öldürürler onu. Sonra suçluluk duyarlar ve baba katlini yasaklarlar. Bir totem yaparlar ve her yıl toteme kurbanlarını sunarlar. Buradan dinlerin, ahlâkın ve dolayısıyla uygarlığın doğduğunu iddia eder Freud. Deli saçması tabii ki. Ama çok zekice yazılmış ve edebi bir metin. Zaten Freud’a Nobel Tıp Ödülü’nü değil de, Goethe Edebiyat Ödülü’nü verdiler. Ne kadar manidar. Freud bir yandan çok gurur duyarken bu ödül nedeniyle, kendini aşağılanmış da hissetmiş olmalı öte yandan. O kendisinin bir bilim adamı olduğunu düşünüyor, psikanalizi de biyoloji kökenli ve tek gerçek psikoterapi ekolü olarak görüyordu. Sanırım ortodoks psikanalistler hâlâ öyle görüyorlar. Ben Freud’dan çok şey öğrendim, öğreniyorum.


Makalede Freud’un kendi evlatlarını nasıl öldürüp yediğini anlatmaya çalışacağım. Evlat derken kendi çocuklarından bahsetmiyorum elbette ve gerçek cinayetlerden. Etrafında toplanan müritlerinden Adler, Jung, Rank ve Ferenczi’den uzaklaşıp onlardan nefret edecek düzeye gelmişti Freud. Tek suçları da onunla belli bir konuda, aslında tek konuda aynı düşünmüyor olmalarıydı. Bütün nevrozların temelinde cinselliğin yattığı düşüncesiydi bu. Freud bu düşünceden hiç taviz vermedi ömrü boyunca. Makaleyi yazabilirsem ayrıntısını okuma fırsatı bulursunuz.


“Tekel birasının tadı

Çıkmalı, birine filan mı uğramalı.”


Geçen sene İstanbul Psikanaliz Derneği’nin düzenlediği bir toplantıya katılmıştım. Orada önemli bir Fransız psikanalist konuşmasında durmaksızın Freud’un felsefesine vurgu yapıyordu. Talat Parman çeviriyordu konuşmayı Fransızcadan. Freud kendi yazdıklarını felsefe olarak nitelendirmezdi oysa benim bildiğim kadarıyla. Bunun dışında Ludwig Binswanger’in bu konuda bir yorumu da vardır. Binswanger İsviçreli bir psikiyatr ve Daseinsanaliz olarak adlandırılan varoluşçu bir psikanaliz ekolünün de kurucusudur. Freud’la bağını hiç koparmayan ender insanlardan biridir. Onu Viyana’da ziyaret ettikten sonra Kreuzlingen’deki kendi özel psikiyatri kliniğine dönerken trende günlüğüne şöyle bir not düşer: “Freud’un felsefeden bu kadar uzak oluşu çok şaşırtıcı.”


Bunu Fransız psikanalistle paylaştım ve zehir zemberek bir yanıt aldım. Ne cahilliğim kaldı, ne de yüzeyselliğim (kognitif terapist olmamdan dolayı söyledi bunları). Binswanger de zaten kafası karışık ve ne yaptığı belli olmayan ve unutulmaya mahkum bir psikiyatrdı. Oysa Freud tedavi edemediği ve durumu ağırlaşan hastalarını Binswanger’e yolluyordu. Binswanger onları toparlıyor ve psikanalizlerine devam etmeleri için Freud’a geri gönderiyordu.


“Radyoyu açıyorum, açar açmaz kapatıyorum

Çeviriyorum pikabı

Bugünlerde Mozart’ı seviyorum en çok

Kim ne derse Mozart’ı

Ve yağmur başlamadı.”


Geçen sene ya da iki sene önce sevgili dostum Ertan Yurdakoş’la Küçük İskender’in kendi şiirlerinden oluşan şiir akşamları düzenlediği bir bara gitmiştik. Daha sonra üç beş genç şair, İskender, Ertan ve ben Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde bir Rock Bar’a gidip bira içip sohbet etmeye başladık. Ben bir ara, Edip Cansever’den sonra yalnızca İskender’in büyük bir şair olarak nitelendirilebileceğini ve bu duruma üzüldüğümü söyledim. İskender öfkeyle ayağa fırlayıp Türk şiirini takip etmediğimi, genç şair arkadaşlara hakaret ettiğimi filan haykırdı. Sustum, yanıt vermedim. Şair her zaman haklıdır. Ama ben hâlâ aynı fikirdeyim. Birhan Keskin ve rahmetli Didem Madak alınmasınlar. Onur Caymaz da. Ben 30 yaşımda Edip Cansever’den daha iyi yazamadığımı görüp bütün şiirlerimi yaktım. Bir tek ‘25 Yaş Şiirleri’ni bıraktım. Niye bilmiyorum.


Turgut Uyar da Hasan Hüseyin’e yazdığı bir mektupta benzer bir şey önermişti. Çok az insan bilir, gerçek edebiyat severler, ‘Edebiyat Dostları’ diye bir dergi yayınlanıyordu bir zamanlar. 80’li yılların sonlarında. Orada genç şair Hasan Hüseyin’in Turgut Uyar’a gönderdiği şiirleri üzerine Turgut Uyar’ın ona yazdığı yanıt, mektup yayınlanmıştı. Bütün yazdıklarını yayınlamamasını, bazı şiirlerini yırtıp çöpe atmasını tavsiye ediyordu Hasan Hüseyin’e. Hakikaten ne çok gereksiz dizesi vardır Hasan Hüseyin’in. Bende 13 kitaplık külliyatı vardır. Ne kadar zamandır bakmadım. Şiirin eski tadı kalmadı mı yoksa gerçekten?


“Bir sigara daha

Neden kimse bugüne kadar

Kendini açıklamadı

Gizli bir hüzün dolanıyor gövdemi – neden –

(...)

Yağmura taktım aklımı, hayır, başlamadı."


Gerçekten de başlamadı, hayret. Ben Miles Davis ve John Coltrane’den ‘All of You’yu dinliyorum. Ş. Hanım yazıyı okursa içi daralır. Kahvem soğudu, olsun ben soğuk da içiyorum.

Sevgiliden ayrılmak neden bu kadar zordur? Zor bir soru. Alain de Botton’un Londra’daki okulu ‘The School of Life’ burada Bilgi Üniversitesi’nde de açıldı. http://www.theschooloflife.com/istanbul  linkinden programa ulaşabilirsiniz. Başında sevgili Elvan Omay var. Çok uğraştı ama değdi. Bazı derin entelektüel arkadaşlarım her şeyle olduğu gibi bu okulla da dalga geçtiler gerçi ama ben güzel bir programı olduğunu düşünüyorum.


Ben de ‘Aşkın Halleri’ adı altında her ay üç saatlik bir atölye çalışması yapacağım. Yukarıdaki soruyu da yanıtlamaya çalışacağım katılımcılarla birlikte. Masamın üstü bununla ilgili kitaplarla da tıka basa dolu. Bu çalışmanın metnini yazmak için muayenehanedeki kütüphanemden evdeki kitaplıklardan birinin bir rafını dolduracak kadar kaynak kitap getirdim. Bir de kendi yazdığım ‘Aşkın Halleri’ kitabım var ama onu pek kullanmayacağım galiba.


Sevgiliden ayrılmanın zorluğu hakkında fikri olan varsa yazsın bana lütfen. Aklıma yatan bir şey olursa seve seve çalarım fikrini.


“Yağarsa

Belki bir görümlük yaşamın tadı

Vurup pencereme gidecek

Belki bir tat bile değil, sanrı

Bu alışılmış vakit böyle her gün geliyor

Sabahla öğle arası.”


Yazıyı bitirip Paşa’yı gezdirmem lazım. A. duysa kızar ama nasılsa artık okumuyordur yazılarımı. Eski kayınvalidem (bu da nasıl bir lafsa) kurban etinden arta kalan kemik ve etleri kavurmuş Paşa için. Evde çalışan Gül Hanım dün çıkarken bir not bırakmış bana, aynen aktarıyorum:


“Alper Bey, Kavurmadan Bir iki parça yedim çok güzel olmuş Helal edin. Gül Göruşürüz” (Gramer hataları ve noktalama sorunları Gül Hanım’a aittir.)

Kayınvalidem köpek mamasını bile lezzetli yapar. Gül’e bunu söylemeyeceğim tabii, üzülür şimdi Paşa’nın mamasını yedim diye.


“Ben Etiler’de oturuyorum – herkesin bir adresi olmalı –

İniyorum yokuş aşağı her gün

Denize uğramadan yapamıyorum

Öğleyle akşam arası, akşamla öğle arası

Alışılmış vakit usul usul bitiyor

Açıyorum hafifçe kapalı dudaklarımı.”


Oğlum aradı biraz evvel ağlayarak. Bu hafta sonu annedeler. Ne oldu oğlum?” dedim. Annesinin yeni, 50 liraya aldığı kum saatini düşürüp kırmış. Dün de dikkatsizlikten bir bardak kırdığı için annesi çok kızmış zaten. Şimdi eve gelince daha çok kızacakmış ona. Sakinleştirmeye çalıştım. Annesiyle konuştum, kızmayacak ama daha dikkatli olması için biraz korkutmayı düşünüyor kızmış gibi yaparak. Haklı. En iyisi Paşa’yı da alarak onlara gitmek. IPad oynamaları da yasak bu hafta sonu zaten, Paşa’yla oyalanırlar.



“Nereye

Turgut’a sormalı, iyi bilir o

Elinde limonlu votkası.”


Turgut bildiğiniz Turgut Uyar. Turgut gerçekten bilir, bilmediği tek şey Tomris’le ne yapacağıydı. Bebek’te bir bar vardı, Şadırvan galiba adı. Orada denizin üstünde oturur birlikte sıkılırlardı Edip’le. İnsanın birlikte sıkılacağı bir dostu olması ne kadar güzel bir şey. Edip Cansever’in Tomris Uyar’ın doğum günleri için yazdığı, yanılmıyorsam, yirmiye yakın şiiri varmış. Bunlardan yalnızca biri yayınlandı bir kitapta. Umarım Hayri Turgut Uyar diğerlerini de yayınlar ben ölmeden.


“Ey masalar, ey iskemleler

Edip’in yeri boş mu, köşede, masanın yanı

Değilim ben böyle mahzun

Öyleyse pulsuz bir dilekçe nasıl olmalı

Unutup baharı bile nasıl olmalı.”


Dün Radikal Kitap Eki’nde ‘Zelda Fitzgerald’ın Romanı’ adlı bir kitabın üzerinden Zelda’nın psikolojik tahlilini yazdım. Zelda Scott Fitzgerald’ın karısı. Uzun yıllarını psikiyatri kliniklerinde geçirmiş bir kadın. Şizofreni teşhisi koymuşlar ama büyük olasılıkla şizofren değil. Bence derin bir depresyon yaşamış yıllarca.


Bu arada Radikal Kitap Eki sevgili Cem Erciyes’in yönetiminde basılmaya devam ediyor. Yanlış okumadınız, basılıyor. Ve Hürriyet’in eki olarak Cuma günleri dağıtılıyor. Ama maalesef yalnızca İstanbul, İzmir ve Ankara’da.


Bu arada ben romanı müsveddesinden okumuştum. Ebru bana hâlâ basılı kitabı göndermedi.


“İşte

Turgut’a gidiyorum, yağmur nasılsa yağmadı.”


Şiir yazmayı neden bıraktığımı anladınız mı?