Sevgi ve ahlak...

Sevmek buyurulamaz bir şey olduğuna göre, kutsal kitapların sev emrini ne yapacağız?

Şu sıralar son kitabımın yeni bölümlerini bitirme telaşı içindeyim ama dinlenmek için araya kitaplar da sıkıştırıyorum. Tıp Fakültesi’nde final dönemlerinde de böyleydi. Üç bin sayfaya yakın bir külliyatı olan Farmakoloji finaline hazırlanırken bin küsur sayfalık ‘Karamazov Kardeşler’i bitirmiştim.

Şu an okuduğum kitap Fransız felsefeci André Comte-Sponville’in ‘Cinsellik, Aşk ve Ölüm’ kitabı. Beni ağır entelektüel ve sıkıcı bulabilirsiniz. Dinlenmek için felsefe kitabı okuyan bir adamdan ne beklenir? Sevgilisinin gözlerinin içine romantik bir şekilde bakıp “Hadi yaz tatilinde Bologna’daki Antik Yunan Felsefesi Semineri’ne gidelim sevgilim” diyen bir adamdan…

Neyse, konu aşk ve cinsellik olunca insanın ilgisini çekiyor. Comte-Sponville, çok haklı bir soruyla başlıyor, ‘Aşk’ başlıklı ilk uzun makalesine: “Sevmekten ve sevilmekten daha heyecanlı ne vardır?” Hayatta yapıp ettiğimiz her şey, sevgiyle yaptığımızda bize daha fazla zevk veriyor ve onu yapmak başka şeylerle karşılaştırıldığında çok daha cazip.

“Sevgi bir erdemdir” diyor, Montaigne’i refere ederek Comte-Sponville. Erdem manevi bir niteliktir, diğer bir değişle bizi daha iyi, Montaigne’in ifadesiyle daha eşsiz ya da sadece daha insani kılan bir eğilimdir. Eski Yunancada erdem yetkinlik anlamına gelir ve bu durumda sevme yetisi eksik olan bir kişi belli bir yetkinliğe ulaşamamış kişidir de bir anlamda. Bu iki açıklamayı birleştirerek şu tanıma ulaşıyor Comte-Sponville: “Erdem, bir nitelik, gerekli olduğunda ödevimizi tamamlayarak (‘gerektiği gibi’), insanlığımızı (‘iyi insan olmak’) en iyi şekilde gerçekleştirmemize olanak veren yetkinliktir.”

Kant’a göre de sevgi bir duygu işidir, istenç işi değil. Yani zorunlu olduğumuz için kimseyi sevemeyiz. Ya da sevmek istemek de sevmeye yetmez. Bu anlamda sevgi hiçbir zaman bir ödev olamaz. İçimizden gelmiyorsa sevemeyiz. Bu durumda diyor Comte-Sponville, “Kutsal kitapların ‘Komşunu sev!’ buyruğu sevme ediminin doğasıyla çelişir.”

Kant bu aşamada ahlak ve sevgi arasındaki farkı vurgular. Sevmek buyurulamaz bir şey olduğuna göre, kutsal kitapların sev emrini ne yapacağız? Kant sevmenin bir ideal olduğunu ve kişinin kendisine bağlı olduğunu, yapabildiğimizde bu idealin kendisini gerçekleştirebileceğimizi, yapamadığımızdaysa, yine de bu emrin talep ettiğine uygun bir şekilde davranabileceğimizi söyler. Burada devreye giren ahlaktır. Ahlak sevmemizi buyuramaz ama severmiş gibi eylemde bulunmamızı buyurabilir: “Seviyorsan sevgiyle, sevmiyorsan severmiş gibi eyleme geç!” Sevmenin çok kolay ve pek sık karşılaşılan bir şey olmadığını varsayarsak, ikinci seçeneğin daha fazla ön plana çıktığını kabul etmek zorunda kalırız. Ancak sevgi olmadığında ahlaka ihtiyaç duyarız.

Örneğin “Cömertlik” der, Comte-Sponville, “bir bağışlama erdemidir.” Sevginin de bir cömertlik olduğu söylenir zaman zaman. Oysa sevgiyle verildiğinde, bu cömertlik değil, sevginin kendisidir. Cömertlikse, insanın sevmediklerine vermesinden ibaret bir erdemdir. Sevgi olduğunda, ahlak, ödev veya zorunluluk gerekli değildir. Yalnızca sevgiyle ve sevginin istediği şekilde davranmak yeterlidir. Nietzsche de “Sevgiyle yapılan daima iyinin ve kötünün ötesinde gerçekleşir” der. Sevginin iyi ya da kötü olması söz konusu değildir. Ama sevgi yoksa iyilik için mutlaka ahlak gerekir. Sevginin olmadığı yerde, edimlerimize kılavuzluk etmesi gereken ahlaktır. “Bu nedenle” der Comte-Sponville, “Ahlak, bir sevgi taklididir!”

İkili ya da toplumsal ilişkilerde sevginin her zaman yeterli olamayacağı, bu nedenle sıklıkla ahlakın yol göstericiliğine ihtiyaç duyacağımız açıktır. Peki, gideceğimiz yönü gösterecek sevginin neredeyse sıfirlandığı bir ülkede, ya ahlak da ortadan kalkmışsa ne olacak? Bence bugün yanıtlanması gereken soru budur?