Şiir ve psikiyatri

Şiir ve psikiyatr kadar insan ruhunun derinliklerine nüfuz edebilen, onun karanlık yanını anlamamızı sağlayabilecek başka iki şey yok gibi gelir bana

Hayata, insana ve ilişkilere bakışımı belirleyen iki şey şiir ve psikiyatri oldu. İnsan ruhunun derinliklerine bu kadar nüfuz edebilen, insanın karanlık yanını anlamamızı sağlayabilecek başka iki şey yok gibi gelir hep bana.

Şiir psikiyatriden önce girdi hayatıma. Edip Cansever’in dizelerini ilk defa okumanın heyecanı yaşanan ilk cinsel deneyimler kadar haz doluydu benim için: “Öyle ya kim sevişirdi acıları olmasa / Kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam.”

Tıp Fakültesinde okurken girilmesi zorunlu derslerin ve pratik çalışmaların dışındaki zamanımın çoğunu psikiyatri kliniğinde geçirirdim. Fakültenin en köhne binasının Psikiyatri’ye ayrılmış olmasının kederi kaplardı her defasında içimi. Öğleden sonra klinikten çıktığımda soluğu Sultanahmet’te, Arkeoloji Müzesi’nin bahçesindeki çay bahçesinde alırdım. Müzede sergilenebilecek durumda olmayan heykellerin arasına atılmış demir masalar ve tepemizdeki yüzlerce yıllık yaşlı çınar ağaçlarının gölgesi. “Bir ağaç sürüsünün üstünden / Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden / Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş / Votka bardağımın içine / Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.”
Devlet memuru oldukları için çay istenmesinden değil de istenmemesinden mennun olan çay ocağı çalılşanlarından biz de memnunduk. Çünkü orada saat altıda müze kapanana kadar bir çay içerek oturabilmek ve sınırlı harçlığımızı eski Galata Köprüsü altındaki iki birahanede içeceğimiz biralara saklamak isterdik.

Deniz tarafına bakan birahanede Grup Baran’ın İstanbul şarkısını dinleyerek içine su katılmış biralarımızı içerdik. Şiir eksik olmazdı. Freud’un “şairlerin öylesine uğradığı yerlere büyük uğraşlarla vardım” dediğini uzun yıllar sonra öğrendim. Birbirimize okuduğumuz şiirlerin ve içtiğimiz biraların da etkisiyle aşık olma isteği içimizi ürpertirdi. Durmadan aşıktık. Aşk mutsuzluk da demekti. Ve mutsuz olmak ne güzeldi. “Ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda.”

Konuşmak anlamını yitirmeye başladığında kalkar köprünün Haliç’e bakan tarafındaki Rock Bar’a, Kemancı’ya geçerdik. “Ben gidince hüzünler bırakırım / Bu senin yaşadığındır.” Kurt Cobain daha kendini öldürmemişti, İskender çok güzel şiir yazıyordu, İsmet Özel alanında tekti, Hilmi Yavuz kervana katılmamıştı. Türkçe şiirin dünyanın en iyi şiiri olduğuna emindim, Türkiye’de psikiyatri denen bilim dalının var olmadığından emin olduğum kadar. Hepsi dahiliyecilik yapıyordu ve ben şiirin bu kadar geliştiği bir ülkede psikiyatrinin bu geri kalmışlığını anlayamıyordum.

Cebimizdeki paranın yeteceği bira sayısı önceden belli olduğundan, içme hızımızı ona göre ayarlıyor, yine de gece son banliyö trenine yetişmek için her defasında köprüden Sirkeci Garı’na koşmak zorunda kalıyorduk. Trene son anda yetişip soluk soluğa koltuklara çöktükten sonra sevgilime dönüp “İyi anlarında sesin kalınlaşıyor / Keşke yalnızca bunun için sevseydim seni.” diyordum. 

Gençtim ve çok şey istiyordum hayattan. Oxford’da Edebiyat Bölümü’nde bir kürsüm olsun ve 3-4 yüksek lisans öğrencisine 1950 sonrası Türk şiiri dersleri vereyim istiyordum örneğin. Ya da çok iyi trompet çalan bir sol açık olmak ve İnönü Stadı’nda Beşiktaş seyircisini ayağa kaldırmak. Çarşı henüz yoktu. Gezi diye bir şeyin gerçekleşeceğinin hayalini bile kuramazdık. “Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı / Üç beş ev görsek bir şehir sanıyorduk.”

Sol Yayınları’ndan çıkan Kapital’i ve Payel Yayınevi’nden çıkan Freud çevirilerini anlamıyor ve kendimi yetersiz hissediyordum. Oysa Ece Ayhan’ın şiirlerini bulmaca çözer gibi çözebiliyordum. Büyüdükçe anladım entelektüel dünyanın sıradan okura saygı duymadığını ve kendi çevirdikleri şeyleri kendilerinin de anlamadığını.

Şimdi şiirden çok psikoterapiyle zaman geçiriyorum. Her gün hayatın benim seans odamdan geçmesine ve geçerken bana da değmesine izin veriyorum. Şiirin eski tadı kalmadı ama bunda şiirin suçu yok. Hayat uzaktayken şiir çok yakınımdaydı. Oysa şimdi hayat genzimi yakacak kadar yakınımda. Ne demiş Turgut Uyar: “Oysa diyenlerden korkmalı.”