Tanı koyan değil anlayan psikiyatri...

Psikiyatri geçmişte yaptığı gibi bir kere daha, hastayı semptomlardan ibaret biri olmaktan çıkarmalı ve tekrar insan yapmalıdır.

Psikiyatrinin, insan ruhuna yaklaşırken daha kapsayıcı ve ayırt edici bir çerçeveye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Felsefe, sosyoloji, antropoloji gibi farklı yönelimleri birleştirerek insana bir bütün olarak odaklanabilmesi gerekiyor. Psikiyatri geçmişte yaptığı gibi bir kere daha, hastayı semptomlardan ibaret biri olmaktan çıkarmalı ve tekrar insan yapmalıdır.
Evet, tekrar felsefi bir bakış açısına ihtiyacımız var, çünkü insanın insan olarak resmini çoktan yitirdik, onu semptomlar yumağı olarak görmeye başladık. İnsanın varoluşunun manasını gören, anlayan ve bütün bilgilerimizi bir çatı altında toplayan bir felsefe olmalı bu.
Bu düşünce birçok psikiyatra itici gelecektir. “Psikiyatri felsefeyle çok zaman kaybetmedi mi? Tekrar tıp bilimi dışına mı çıkmak istiyoruz?” itirazlarını da duyar gibiyim. Oysa bahsettiğim felsefi çerçeve ufkumuzu genişletebilir ve birbirine ait olanları tekrar bir araya toplayabilir (biyolojik psikiyatri, psikoterapi, sosyal psikiyatri). Klinik ve terapötik olarak, ‘insanoluş‘umuzun temel noktalarına ve bilim olarak felsefeye bilinçle odaklanmak dışında bir alternatifimiz yok. İstesek de istemesek de insan tanımımız, onun hastalıklarını nasıl anladığımızı, terapi konseptlerimizi ve o insanla kuracağımız terapötik ilişkiyi belirler.
Bu sayede farklı bilimsel disiplinler arasında köprü kurmak mümkün olur; yalnızca bilimsel disiplinler arasında değil, hastalar, akrabaları ve profesyoneller arasında da.
Peki neden böyle bir bakışa ihtiyaç var? Çünkü son yıllarda gittikçe daha çok patolojikleştiren bir psikiyatriye maruz kalıyoruz. Psikiyatri patolojik kavram ve terimleri daha da detaylandırıyor ve onlara büyük değer atfediyor. Günlük sıkıntılarımız bile patolojik terimlerle tanımlanmaya başladı. Bu tanımlama biçimi gittikçe normalleşiyor, norm haline geliyor ve gerçekliğin yerini alıyor. Giderek daha çok insan ‘hasta’lanıyor. “Bay A. şöyle ya da böyle davranırsa, tedavi edilmelidir.”
Totolojik soru ve yanıtlarıyla kendi içine kapalı ve nevi şahsına münhasır bir gerçeklik yaratılıyor. “Bay B. neden psikotik/manik/depresif?” “Çünkü Bay B.nin psikozu, manisi, depresyonu var.” Tamam o zaman her şey anlaşıldı, hepimiz rahatlayabiliriz.
Bu indirgemecilik insanı anlama çabamıza katkıda bulunmuyor, aksine biz profesyonelleri ondan uzaklaştırıyor. Düşünme modellerimizi ve dolayısıyla hareket alanımızı genişletmek zorundayız. İnsanın alışılmışın dışındaki eylem ve düşüncelerini felsefi bir değerlendirmeyle insani varoluşun çoğulluğu içinde tutmaya çalışmalı ve insanı o kadar çabuk‚ normallik‘ten dışlamamayı yeniden öğrenmek zorundayız.
Beyin araştırmalarının psikiyatrinin tek merkezi ve belirleyicisi olmaması, terapi kültürünün bütüncül kalabilmesi ve olabilmesi için, yüzyıllar içinde olgunlaşan insan bilgisine ve farklı ‘oluş’ biçimlerinin kabul edilmesine ihtiyacımız var.
Biz insanlar diğer canlılardan kendilik anlayışımız ve kendilik bilincimizle ayrılırız. Kendimizden şüphe etmek, kendimiz hakkında düşünürken hayal kırıklığına uğramak ve hatta kendimizi kaybetmek, insani ve insanca olasılıklara dahildir. Eğer bu durum sürüp gider ve kendine özgü bir dinamiğe kavuşursa buna psikoz diyoruz.
Ama unutmamalı ki, psikotik birey başka bir gezegenden gelen uzaylı değil, derinliği olan bir insandır. Yani ruhsal hastalıkların yaşam öyküsel ve işlevsel bağlantılarını söküp atarsak, onları o halleriyle savaşmak zorunda kalacağımız soyut hayaletlere, tedavi edilmesi gereken semptomları olan bir hastaya dönüştürmüş oluruz. Hastalığın insani boyutunu, insan varoluşunun kendine özgü bir dışavurumu olduğunu göz ardı edersek, hastalıktan duyulan kaygıyı ve etiketlemeyi önüne geçilemeyecek derecede arttırmış oluruz.
Psikiyatrik tedavi, semptomatik bakışla anlayan bakış, değişimle kabul ve kaygıyla umut arasındaki dengeyi koruyabilmelidir. Psikiyatrik fenomenlerin anlamı ve onların insani karakteri günümüz psikopatolojisi içinde kaybolup gitmek üzeredir. Gittikçe karmaşıklaşan araştırma metotlarıyla daha özel ve daha ayrıksı olanı ararken, insanın bütününü ve bağlayıcı olanı yitirmeye başladık.
Süreçten daha çok o anki durumu tanımlıyoruz. Yeni tanı sistemlerinde depresyonun endojen veya reaktif olmasıyla ilgilenmiyoruz, çünkü bu ayrımın tedavi açısından bilimsel olarak anlamlı olmadığı gösterildi. Bunun sonucu da bir belirtinin oluşum hikâyesinin değerini, işlevini ve anlamını yitirmesidir.
Oysa anlam yoksa, insan da yoktur…