Türkiye'yi özlemek...

Kutuyu çıkardı kadın ve kocasını Boğaz'a serpmeye başladı. Rüzgâr külleri telaşla kaptı ve anne-oğulun yanaklarındaki gözyaşlarına yapıştırdı...

12 Eylül 1980 darbesinden kısa bir süre sonra yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı. Üniversite yıllarında tanıştığı İstanbul’dan kopmak istemiyordu aslında. Biliyordu çünkü bir kere giderse geri dönüşü olmayabilirdi. Ama şartlar onu önce Yunanistan’a, sonra İsviçre’ye sürükledi. Urfalıydı. 24 yaşındaydı. Yabancı dil bilmiyordu.
Üç ay kadar mülteci kampında kaldıktan sonra, iltica talebi hemen kabul edildi. Çünkü idamla yargılanıyordu ve Evren, “Asmayalım da besleyelim mi?” şeklindeki müthiş açıklamasıyla Batı kamuoyunu kısa bir süre önce sarsmayı başarmıştı.
Urfa’dan İstanbul’a gelmek gibi değildi, İstanbul’dan Basel’e göç etmek. Aynı ülkede bir şehirden başka bir şehre gitmekle, ülke ve daha da önemlisi dil değiştirmek çok farklıydı. Başka bir dile göç etmek, üstelik istemeden ve belirsizliğin getirdiği kaygılarla... “Keşke ülkede kalıp işkenceyi ve cezaevine girmeyi, gerekirse idam edilmeyi göze alsaydım!” diye çok sık düşündü ilk yıllarında.
Karısı ancak bir yıl sonra yanına gelebildi. O hâlâ Almanca öğrenmemeye kararlıydı. Almanca öğrenmeye başlamak, orada kalmaya razı olmak demekti onun için.
Karısının canlılığı ona da bulaştı zamanla. Kendilerine yeni bir hayat kurmayı başardılar. Bir çocukları oldu. Türk ve Kürtlerden oluşan bir dost çevreleri olduğu gibi, İsviçreli, İtalyan, Alman, Fransız arkadaşları da vardı artık. Ama o hâlâ İstanbul’u özlüyordu. Boğaz’da rakı-balık yapmak burnunda tütüyordu. Geç tanıştığı Boğaz’ı erken kaybetmişti.
Hayatın sürprizleri bitmemişti ama. Göçmenliğinin 20. yılı biterken birkaç yıldır süren baş ağrılarının beynindeki kötü huylu bir tümör nedeniyle olduğunu öğrendi. Tanı konulduktan çok kısa süre sonra durumu kötüleşti. Son günleri yaklaşırken hala, “Boğaz’da bir tek atamadan gidicez” diye sayıklıyordu. Dini inançları pek güçlü değildi. Karısına öldükten sonra yakılmasını ve küllerinin bir vapurdan Boğaz’ın sularına dökülmesini vasiyet etti.
Karısı söz verdi ve sözünü de tutmak için kayınvalidesiyle yaşayacağı bütün sıkıntıları da göze alarak ölümünden sonra kocasının yakılmasını sağladı. Urfalı yaşlı anne, oğlunun yakıldığını sonradan öğrendi ve ne yapacağını bilemez bir halde dövünüp durdu oğlunun kavanozdaki külleri karşısında. Bir kere bile bakmaya cesaret edememişti kavanoza. Biraz sakinleştikten sonra, en azından Urfa’da bir mezarı olsun diye küllerin bir kısmını istedi gelininden. Gelini küllerin yaklaşık olarak üçte birini kayınvalidesine verdikten sonra, kocasının geri kalanını bir kahve kutusuna koydu ve 16 yaşındaki oğluyla birlikte kocasının vasiyetini yerine getirmek için İstanbul uçağına bindi.
Boğaz vapuruna binmeden önce cesaret toplamak istiyordu. O nedenle eski alışkanlık, İstiklal’e çıktı ve Çiçek Pasajı’nda hızla iki Arjantin bira yuvarladı. Çantasını bir kapkaççıya kaptırmamak için o kadar sıkı tutmuştu ki, boynu ve sırtı ağrıdan tutuldu.
Eminönü’nden vapura bindiler, ellerinde kahve kutusu vapurun kıç tarafına yollandılar. Bu kadar zor olacağı akıllarına gelmemişti. İkisinin de gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı. Gözyaşlarını birbirlerine göstermek istemediklerinden susup cesaret toplamaya çalışıyorlardı. Vapur da aksi gibi doluydu, baharın ilk güneşli günleriydi çünkü. Martılara simit atanlar, çaylarını yudumlayanlar, birbirine sarılan genç sevgililer gerekli klişelerin hepsini tamamlıyordu.
Maalesef ‘Big Lebowsky’ filmini izlememişlerdi ve rüzgârın yönünü hesap etmeleri gerektiğini düşünemediler o telaş içinde. Kahve kutusunu çıkardı kadın ve kocasını Boğaz’a serpmeye başladı. Rüzgâr külleri telaşla kaptı ve önce anne-oğulun yanaklarındaki gözyaşlarına yapıştırdı, sonra da insanların avuçları içindeki çaylara, saçlarına, giysilerine eşit olarak pay etti. Dehşet içindeydiler. Kimsenin yüzüne bakmaya cesaret edemeden hızla uzaklaştılar oradan. İndikleri iskeleye en yakın balıkçıda rakı-balık yaptılar. İlk yudumu denize döktüler.
Kadın kahve kutusunu Basel’e geri getirdi. Üçüncü seansımızda çantasından çıkarıp sehpanın üstüne koydu ve gözyaşları içinde kahkaha atarak anlatmaya başladı...