Tutucuların tutunamama endişesi...

Birey olmak farklı düşünmenin, farklı düşünebilmekse ilerlemenin ön koşuludur. Aynılaşmaya çalışan toplum üyesi dikkat çekmemek, yani farklı olmamak için elinden ne gelirse yapar.

Geçenlerde Cem Erciyes, Orhan Pamuk’a Türk dilini bilmiyor diye yapılan saldırılarla ilgili olarak bir yazı yazdı. O vesileyle ben de anımsadım, Orhan Pamuk’un bir kitabında ‘imam ikindi namazı saatinde cami balkonuna çıkarak ezan okudu’ diye yazdığı söylenir. Böylece onu kültürümüzden uzak olmak ve yabancı dilde düşünmekle suçlarlar. Orhan Pamuk’un ya da herhangi bir yazarın, hatta bir yazar adayının minarenin şerefesini, cami balkonu sanacağına ihtimal vermiyorum. Cem Erciyes de, sözü edilen kitabı dikkatle okuduğunu, bu iddianın doğru olmadığını yazdı.

Ben, böyle bir durumda haset duygusunun eleştiriyi yazan kişiyi ele geçirdiğini ve iddia ettiği ama doğru olmayan şeye bir süre sonra kendisinin de inanmaya başladığını düşünüyorum. Bir de bunun okur tarafı var. Orhan Pamuk’un son kitabı Masumiyet Müzesi yayınlandığı sırada İsviçre’de yaşıyordum. Basel’in ‘elit’ Türk kesiminin bir partisinde 20’li yaşlarının başında bir Türk genci, Orhan Pamuk’un daha kitabın 1. sayfasında gramer hatası yaptığını söylemişti. Cehalet, haset duygusu ve kendini bilmezlik bir arada. Dayanamayıp şunu söylemiştim: “Yani kitabı yedi yılda yazdığını söyleyen 60’ına yaklaşmış bir yazarın, önemli bir yayınevinin editörünün daha ilk satırlarda yapılmış bu gramer hatasını atladıklarını ve bunu senin farkettiğini iddia ediyorsun öyle mi? Yazarın bunu dille oynamak için kasten yapmış olabileceği hiç aklına gelmedi mi?”

Batı odaklı yaşayan, entelektüel birikimi olduğu var sayılan bu kesim öyle bir büyüklenmecilik içinde ki, aklına gelen ilk şeyin doğru olduğuna inanıyor ve sorgulama ihtiyacı hissetmiyor. Bilinçdışı bir dinamik de var tabii, sorgulamak yanlış düşünme olasılığını kabul etmek anlamına geliyor. Bu da toplumsal olarak hücrelerimize nüfuz etmiş yetersizlik duygusu altında ezilmek anlamına gelir. Bu durum katlanmak istenen bir şey değildir. Kişi kendini değersiz hisseder ve hemen ötekileştirir haset nesnesini. Bu ötekini küçümseyici, alaycı tutum yetersizlikle başa çıkmaya çalışmanın bir yolu. Ama tek yolu değil.

Diğer yolu ise tutuculuk. Tutuculuk, ayrı değil aynı olmayı, birey olmayı değil topluluğun özelliksiz bir üyesi olmayı istiyor insanlardan. Kendi gibi olmayanı, farklı düşüneni ihanetle suçluyor. Bunu da zaman zaman, tasavvufun süslü cümleleriyle, bir zerre olmanın ne kadar ulvi bir şey olduğunu söyleyerek yapıyor. Toplumun diğer üyeleriyle aynı olmak birey olmanın önündeki en önemli engeldir. Oysa birey olmak farklı düşünmenin, farklı düşünebilmekse ilerlemenin ön koşuludur. Aynılaşmaya çalışan toplum üyesi dikkat çekmemek, yani farklı olmamak için elinden ne gelirse yapar. Herhangi bir nedenle değişmekten korkmayı beraberinde getirir aynı kalmaya çalışmak yani birey olmamak. Bu durumda tutunmak, değişmek isteyeni tutmaya çalışmak dışında başka bir seçenek kalmaz. Değişmeye çalışan ihanetle suçlanır, değişim yok olmak anlamına gelir çünkü.

Oysa bizimki gibi seküler ve Doğulu bir toplum geleceğin bireyini oluşturabilecek cevhere de sahip. Ya da sahipti, bilemiyorum. Dünyanın en önemli sosyal psikologlarından biri olan Çiğdem Kağıtçıbaşı, kitaplarında birey odaklı Batı toplumlarını ve cemaatçı Doğu toplumlarını tanımladıktan sonra, bu iki birbirine zıt kutbun avantaj ve dezavantajlarını sayar ve geleceğin dünya bireyinin bizimki gibi toplumlardan çıkacağını söyler. Ailevi değerlere önem veren ama bireysel özelliklerinden de taviz vermeyen insanların geleceğin bireyi olduğunu ifade eder.

Ama bunun gerçekleşebilmesi, anne babanın, kendi sınırlarını belirlemek isteyen ergen çocuğa izin vermesiyle mümkündür. Kendi varoluşunun devamının, çocukların itaat ve hatta biat etmesiyle mümkün olduğunu düşünen, kendisi birey olmayan tutucu anne babaysa ya tamamen uçlara savrulmuş ve sosyal olarak kendini izole eden ya da anne babasının yanında bacak bacak üstüne atmaya cesaret edemeyen gençlerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu da, bırakın birbirine anlayış gösteren ve birlikte yaşamayı becerebilen bireyleri, birbirinden tamamen kopuk, birbirlerinin dillerini bile anlamayan gruplar yaratır. Bu durum da bizim şu anki ahvalimize denk düşüyor.