Ülkemizde psikoterapinin hali pür melali

Maalesef bizim ülkemizde sigorta sistemi muayenehanede sürdürülen psikoterapiyi karşılamıyor. Psikiyatri asistanları kendi olanakları ile psikoterapi öğrenmeye çalışıyor. Körlerin fili tanımlaması gibi olur maalesef bazı şeyler...
Ülkemizde psikoterapinin hali pür melali

Kim ne derse desin, sinirbilim ne kadar gelişirse gelişsin, ilaç endüstrisi utangaçlığı bile ilaçla tedavi etmeye kalksa da psikoterapi bireyin sorunlarını anlamak, mümkünse değiştirebilmek için en önemli araç olarak kalacaktır.

Uzun süre, bir terapiste gitmek deli doktoruna gitmek olarak algılandı. Ta ki ülke tarihimizde başımıza gelmiş en büyük doğal felaketlerden ‘99 depremine kadar. Deprem bölgesinde gönüllü olarak çalışan psikiyatr ve psikologlar halka o kadar çok ve iyi destek oldular ki, artık insanlar bir psikiyatra gittiklerinde deli damgası yiyeceklerini düşünmüyor. Gerçekçi olalım, çok sayıda insan diyelim.

Ama Türkiye’nin gerçekleri hayatı hiç de kolaylaştırmıyor. Benim gibi muayenehanelerde psikoterapi yapan hekimlerin ulaşabileceği kitle belli bir ekonomik rahatlık içinde olan çok küçük bir azınlığı kapsıyor. Hangi ekol olursa olsun psikoterapinin faydalı olabilmesi için en az haftada bir ve ruhsal sıkıntının durumuna göre değişmesine rağmen, aylarca sürer. Ve maalesef bizim ülkemizde sigorta sistemi muayenehanede sürdürülen psikoterapiyi karşılamıyor. Bu durumda parası ancak karnını doyurmaya yeten halka devlet ve üniversite hastaneleri kalıyor bu desteği alabilmek için. Ama hastanelerin durumu da malum. Poliklinikte bir günde 40-50 hasta görmek zorunda olan psikiyatrın hastasına psikoterapi uygulayabilmesi de mümkün olmuyor. Çalan telefonlar, hastayla konuşurken içeri dalan ilaç mümessilleri, hemşire de olsa bir başkasının da varlığında, bırakın psikoterapötik bir desteği, karşılarındaki insanı dinleyip anlamaları bile mümkün olmaz. Bu durumda ilaç yazıp hastayı göndermek dışında yapabileceği bir şey de yoktur psikiyatrın. Hastaneye bir dahaki gelişinde aynı hekim tarafından görülüp görülmeyeceği bile garanti değildir hastanın. Oysa psikiyatrik ya da psikoterapötik süreçte devamlılık esastır.

Başka bir sorun da psikiyatri ihtisası sırasında psikoterapi eğitiminin gerçek anlamda verilmiyor olmasıdır. Psikiyatri asistanları kendi motivasyonları ve kendi olanakları ile kısıtlı imkanlarda psikoterapi öğrenmeye çalışırlar. Körlerin fili tanımlaması gibi olur maalesef bazı şeyler.

Psikologların durumu daha vahimdir. Psikiyatr sonuçta tıp fakültesinde bir hekim nosyonu edindiği için bir hastaya nasıl yaklaşacağını, nasıl muayene edeceğini bilir. Psikologlar ise Edebiyat Fakültesi bünyesindeki Psikoloji Bölümlerinde okurlar ve mezun olduklarında klinik bilgileri hiç yoktur. Psikopatolojiden pratik olarak haberdar değillerdir. Hastayla konuşup sorunun ne olduğunu anlayabilmek için klinik psikoloji yüksek lisansı yapmaları, psikoterapi yapabilmek için de ayrıca psikoterapi eğitimi görmeleri gerekir.

Türkiye’de ruh sağlığı yasası, nedendir bilinmez, olmadığı için herkes istediği gibi ofis açar. Adına danışmanlık merkezi filan gibi saçma sapan adlar vererek azıcık olan Sağlık Bakanlığı denetiminden kurtulurlar. Kapalı kapılar arkasında neler konuşulduğu bilinmediği için de saçma sapan tavsiyeler vererek hastalarının kafasını daha da karıştırırlar. Terapi yapmayı bilmezler, tavsiye vermeyi terapi sanırlar. NLP, aile dizilimi, yaşam koçluğu saçmalığı, karma ve çakra palavralarının sıkıldığı spritüel yaklaşımlarla hastalara yalnız para ve zaman kaybettirilmez, üstelik psikolojik olarak büyük zararlar da verilir. Psikiyatrlar da psikologlardan aşağı kalmaz bu konuda.

Tabii ki özverili, var olan azıcık olanağı kullanarak, çok okuyarak, fedakarca kendini yetiştirmiş birçok psikiyatr ve psikolog da var. Ama sorunu için uzman arayanlar, iyileri ve kendilerini iyi satanları nasıl birbirinden ayıracaklar ki? Hekime otorite gözüyle bakılan ülkemizde kimse doktora hangi eğitimi aldığını, sorunu hakkında ona yardımcı olacak donanımı olup olmadığını sorma cesareti gösteremez. Zaten gösterse, bunu bir aşağılama olarak algılayan doktordan azar bile işitebilir. Oysa bu danışanın ya da hastanın en doğal hakkıdır.

Sorun tabii ki bununla bitmiyor. Psikoterapi eğitimi görmüş az sayıdaki terapistten birine ulaşmayı başardınız diyelim. Bir de bütün psikoterapi ekollerinin Batıdan çıkmış olması sorunu vardır. Yazma kültürümüzün olmaması, bilimsel çalışmaların desteklenmemesi, hekim ve psikologlar dahil kimsenin gelecek garantisi olmadığı için, hayat gailesi içinde olmaları nedeniyle kimsenin bu topraklara özgü bir terapi metodu geliştirmek gibi bir çabası olmaz.

Amacım insanların aklını karıştırmak, psikiyatri ve psikologları kötülemek değil. Bir meslektaşım, benzer bir yazı kaleme aldıktan sonra beni, meslektaşlarımı kötüleyerek fırsatçılık yaptığımı, kendimi dolaylı yoldan övdüğümü söylemişti. Amacım kesinlikle bu değil. Ama ülkemizde birçok şey gibi psikiyatri ve psikoloji de sorunlu ve bu sorun hakkında bir şeyler yapılabilmesi öncelikle bu sorunun varlığının kabul edilmesinden geçiyor.

Profesyonel ortamlarda bu sorunlar tartışılıyor tabii ama bu tartışmanın muhataplarının yani, olası hasta ve danışanların önünde ve onlarla birlikte yürütülmesi zorunludur.