Yalnızca beni ilgilendiren bir yazı...

Kendimi hayattan ve dolayısıyla insanlardan hangi ara bu kadar soyutladım bilmiyorum. Perşembe sabahından beri telefonum - hastalarımın araması hariç - yalnızca iki kez çaldı. Şikayetçi miyim bu yalnızlıktan? Kesinlikle hayır.

Bayramın ikinci günü evde kızımla oturmuş (birinci gün de farklı değildi), Türkiye’nin ve dünyanın gündeminden kendimi bu kadar soyutlamışken yazacağım satırlar neden başkalarını ilgilendirsin? Anlayacağınız başlık bir endişeyi ifade ediyor. Bir bakıma da bir bayram yazısı bu. Nerede o eski bayramlar tadında bir Hasan Pulur yazısı beklemeyin tabii ki benden. Yaşım 48, evet birçok okuruma göre daha yaşlı olabilirim ama eski bayramların neden daha güzel olduğuyla da ilgili bir duygu geliştiremiyorum nedense.

Bu köşenin çizeri, Özge Ekmekçioğlu tatile çıktığı için benim ne yazdığımdan bağımsız birçok çizim gönderdi. “Yazına hangileri uyarsa kullanırsın.” diye de bir not eklemiş. Bu sefer tersini mi yapsam acaba? Onun çizimlerine bakıp uygun bir yazı mı kaleme alsam? Bakalım o zaman ilk çizime:

İşte benim bu Cumartesi sabahındaki ruh halim. ‘Uçuşan düşünceler, sürtünen duygular.’ Çizime bir ad koysam bunu koyardım.

Sarı ve Arap masanın üstüne çıkmışlar, kahvaltıdan arta kalanların arasında onlara bir nevale çıkar mı diye yokluyorlar. ‘Swiss Jazz Radio’ Louis Armstrong’tan ‘Ain’t Misbehavin’i uygun görmüş biz dinleyicileri için, sabah 09.41’de.

Kandilli açıklarında eski bir tanker seyrediyor Karadeniz’e doğru. Google’luyorum tankeri: “Gemi adı NAVIN OSPREY, kayıtlı IMO numarası 9543316 ve MMSI 538090485 numarası, bulk carrier. An itibariyle Marshall Islands Bayrağı altında seyahat ediyor. 2009 yılında inşa edildi..”

Bu sabah iki küçük üzüntüm var. Biri benim tembelliğim. Istanbul Art News gazetesinin Temmuz / Ağustos sayısını dün aldım. Her zamanki gibi dolu dolu. Bu sayı için bir yazı yazıyordum IAN.CHRONICLE’a. Hatta yazıyı neredeyse bitirmiştim. “Gönderiyorum.” diye de sevgili Şebnem Kırmacı’ya bir iki gün öncesinden haber vermiştim. Sonra ne olduysa oldu, yetiştiremedim – aslında ne olduğunu biliyorum ama o kadarı da bana özel kalsın. Utandığım için haber de veremedim. Muhtemelen bana kızgın ya da kırgındır. Ya da her ikisi birden. Bu hafta cesaret edip ararım herhalde. Koca adam şirinlik filan yaparım telefonda.

Bir de geçen hafta Cem Erciyes aradı. “Tatilde yanına hangi kitapları alacaksın? Bin vuruşluk bir yazı gönder.” dedi. Radikal Kitap’ın demirbaşı bir şey istemiş, emir başımızın üstüne. Bugün de Radikal’de yayınlamış yazıyı. Herkes var, ben yokum. İçimde bir ergen kıskançlığı peydah oldu. Buraya yazayım dedim. Sanki diğerleri benden daha mı güzel kitaplar okuyor, hayır! Ne basılıyorsa koyun gibi okuyoruz işte bütün entelektüeller. Bence Cem Şebnem’le konuşmuş. İntikam alıyorlar benden. Bir Türk olarak komplo teorimi kurayım da ben, ne olur, ne olmaz!

Navin Osprey’in 19 Temmuz saat 14.00’te Constanta’ya varması bekleniyor. Ne taşıdığıyla ilgili bilgi yok sayfada.

İki gün önce sabah çocuklar, anne ve anneannelerini havaalanından aldım. Tatildeydiler. Onları eve bıraktım. Sonra Kandilli Büfe’de mutat kahvaltımı yaptım. Patatesli kol böreği, tek şekerli çay ve Kızılay Maden Suyu. Cumhuriyet ve Taraf gazetelerini karıştırarak. Büfe’nin sahibi Murat çok sevinçli. Kızı 490’ın üstünde puan almış. Galatasaray veya İstanbul Erkek Lisesi diyor. Umarım olur. Diyebilirsiniz ki, o ne sağlıksız kahvaltı? Evet biliyorum. Ben de memnun değilim kendimden.

Bu çizimin adını da ‘İncelik’ koyalım. Ben de böyle ince olmak istediğime karar verdim birden. İnce değil de, şu anki halimden daha az kalın. Zaten Uyku-Apne Sendromu teşhisi de kondu bana. Buna bağlı olarak kalp krizi ve beyin kanaması riski artıyor. Dramatize etmek için yazmıyorum. Madem öyle biraz zayıflamam lazım. Sevgili doktor arkadaşım Burak Başarır’ın benim için hazırladığı harika bir diyet programı vardı, onu uygulamaya karar verdim dün sabah itibarıyla – ki Burak bütün gün Nişantaşı’ndaki muayenehanesinde kadınları güzelleştirmeye çalışır. Başarılıdır da bu konuda. Ben kadınların kendilerine öyle müdahelelerde bulunmalarına çok karşıyım. Botox bile yaptırmamalılar. Konu dağılmadan bana döneyim. 5Harfliler.com kadınlarla ilgili maşist bir şey yazmamı dört gözle bekliyordur. Hata yapmamalıyım. Oradan takip ederseniz, benden tiksinmenizi garanti ederim.

Neyse, sonuç olarak diyetime dün sabah itibarıyla başladım. Kızım Eylül şahit. Yağmur ve annesi bayram için Ankara’ya gittiler. Eylül ergen olduğu için tabii ki böyle sıkıcı aile mevzularına girmek istemedi. O benimle.

Migros’tan tartı almalıyım eve.  

Biraz evvel kahvaltı ettik, o şimdi telefonuyla füzyon halinde. Bir Sinan var, kendi sınıfından. Ciddi kıllanıyorum o çocuktan. Birkaç ay evvel Eylül arkadaşlarıyla Akasya AVM’de buluşmuştu. Akşam kızımı almaya gittiğimde Sinan bıraktı arabaya. “İyi akşamlar Alper Amca, nasılsınız?” Yakışıklı da çocuk.

Oğlum da “Baba bi kızı nasıl etkilerim?” diye sordu. “Öncelikle saçını çekme, tekme atıp itekleme!” diye tembihledim. Gözlemim 10 yaş grubu erkek çocukların hoşlandıkları kızlara ne yapacaklarını bilmemelerinden ötürü, içlerindeki enerjiyi kontrol edemeyip şiddete baş vurmaları – 5Harfliler, lütfen konuya ilgi gösterin. Mevzuya 10 yaş erkek çocuklarını kısırlaştırarak başlayabilirsiniz.

İşte ‘İstanbul’da Bayram Sabahı…’ Özge Ekmekçioğlu’dan.

Yedikule… Suriçi… İstanbul’un yoksul semtlerinden. Anneannemin bana bıraktığı küçük bir dairem var orada. Cerrahpaşa’da okurken, orada çalışırken o güzel evde kalırdım. 60’lı yıllardan kalma, arka avlusu ve terası olan dört katlı bir apartman. O yılların modası, apartmanın ön yüzü mozaik kaplı. Onun terasında annemle benim bir fotoğrafımız var.

Annem 20 yaşında, ben de olsa olsa bir. Bu fotoğrafın adını da ‘Hayat henüz güvenliyken..’ koyalım o halde. Etek boyuna ve ayakkabılara dikkatinizi çekerim.

Kendimi hayattan ve dolayısıyla insanlardan hangi ara bu kadar soyutladım bilmiyorum. Perşembe sabahından beri telefonum – hastalarımın araması hariç – yalnızca iki kez çaldı. Şikayetçi miyim bu yalnızlıktan? Kesinlikle hayır. Tutup kendime bakmasam, farkında bile değilim durumun. Neyse ki Bebek’te gittiğim bir bar var sık sık. Yalnızca orada gördüğüm tanışlarım var ve birçok insanla yalnızca o barda yaptığım sohbetler var. Kaldığım yerden devam ettirebiliyorum. Öylesine oraya ait ki o sohbetler, oradaki tanışlardan birini Minoa’da gördüm, çıkaramadım. Oysa o bana o kadar yakın davrandı ki. Sonra Bebek’te tekrar görünce anımsadım onu. Halbuki hastalarımın hiçbir şeylerini unutmam. Rastgele bahsettikleri teyze oğullarının sünneti bile kalır aklımda. Bellek sorunum yok yani.

Minoa o kadar güzel bir kitapçı ki. Kitap ve güzel bir mutfak bir arada. Soğuk bir kadeh Sarafin Fume blanc eşliğinde – ben Chardonnay’i tercih ediyorum, özellikle İskandinav polisiyelerini karıştırırken ama tercih sizin - son çıkan kitapları karıştırabilir, minik ev yapımı pizzalardan atıştırabilirsiniz. Nasıl bizim gazeteden Müge Akgün gibi yazabildim mi?

‘Kitap Mahzeni…’ adlı fotoğraf çalışmamız bir fikir verebilir belki size… Yaz kış 20 derecede tutuluyor burada kitaplar. Evsiz gençler için de güzel bir öpüşme mekanı sanki…

O zaman bu yazımı size bir kitap önererek bitireyim mi? ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’, Barış Bıçakçı. Bir de Novalis’in ‘Sais Çırakları’. Notos Paul Klee’nin çizimleriyle basmış. Enfes bir kitap.

Ben kızımla havuza gidiyorum. Tabii ki bu isteğime burun kıvırmazsa ergen ergen…

“Nerede o eski bayramlar!” deyip içlensem mi yine de?

Biri bu yazıyı toparlasın lütfen…