Yanlış yaptığını itiraf edememek...

Zayıflıklarımızı basitçe itiraf edebilsek ve karşımızdakine hakkaniyetli davranabilsek, ilişkimizdeki güven duygusu daha da sağlamlaşmaz mı?

Neden kendimizi hep haklı hissetmek isteriz? Kendilik değerimizi korumak için mi? Kendilik değerimizin neden sürekli korunmaya ihtiyacı var? Evet kendimizi özel hissetmek hepimiz için temel bir ruhsal ve duygusal ihtiyaç. Ama sorun şurada ki, her zaman bizden daha güzel, daha akıllı, daha başarılı, daha çekici birileri var. İyi de, kendimizi özel hissetmek için neden başkasından daha iyi ve kesinlikle hep haklı olmak zorundayız? 

Peki bu durumla nasıl başa çıkarız? Aslında hiçbirimizin, devamlı haklı olma isteğiyle başa çıkabildiğimiz söylenemez. Zaten mümkün de değildir bu. Kendimizi daha iyi hissedebilmek için ötekileri sürekli küçümsemek, kendimizi devamlı başkalarıyla karşılaştırarak egomuzu güçlü tutmaya çalışmaktan daha zahmetli ve paradoksal bir şekilde kendimizi daha da değersiz ve yetersiz hissetmemize neden olacak başka bir başa çıkma stratejisi yoktur. Eğer kendimi iyi hissetmek için, devamlı ötekinden daha akıllı, daha zeki, daha, daha, daha ve hep haklı olmak zorundaysam, kendimi ve diğerlerini nasıl olur da gerçekçi bir değerlendirmeye tabii tutabilirim? İçinde bulunduğum durumun bana ve ilişkilerime zarar verdiği gerçeğinin nasıl ayırdına varabilir ve isabetli bir davranış değişikliğine gidebilirim?

Tutun ki, zor bir iş günü geçirdiniz ve eve geldiğinizde eşinizin henüz evde olmadığını gördünüz. Nedense bir sabırsızlık içindesiniz, sanki haksızlığa uğramış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Eşiniz geldiğinde suratınız asılıyor ve geriliyorsunuz.

Siz: “Harika, sonunda gelebildin. Senden istediklerimi aldın mı marketten?”

Eşiniz: “Hoş bulduk. İyiyim. Sen nasılsın? diye başlasaydık keşke!”

Siz: “Bu kadar unutkan olmasaydın, beni biraz olsun ciddiye alsaydın ben de sinirlenip böyle davranmazdım!”

Eşiniz: “Senin sinirlenmen için benim bir şey yapmama gerek yok ki?”

Zor bir günün ardından birbirimize iyi gelebilmek için doğru bir başlangıç olmadı, değil mi? Sonrasında, beklendiği gibi, kimse bulunduğu mevziyi terk etmiyor ve bütün bir gece böyle sürüp gidiyor.

‘İmajımı kendi gözümde olsun koruyabilmek için hiçbir risk almamalı, yaşananlar için karşımdakini suçlamalıyım. Köşeye sıkışmışsam geçmişten bazı yaşantıları çıkarıp kendimin neden haklı olduğunu karşımdakinin gözüne sokmalıyım.’

Hatalarımı ve zayıflıklarımı karşımdakine yansıtırsam egom bir süre daha çöküp gitmekten kurtulacaktır. “Senin hatan, benim değil!”

Bu düz ve basit mantıkla yürüyen kavga ve çatışmaları tahayyül edin lütfen. Herkes suçu ötekine atıyor ve kendi davranışını haklı çıkarmaya çalışıyor, sanki hayatta kalmaları buna bağlıymış gibi.

Oysa herkes en derinlerinde bilir, bir sorun varsa her iki taraf da belli ölçülerde sorumludur bundan. Ne kadar da çok zaman kaybediyoruz böyle davranarak! Yalnızca zaman mı? Karşımızdakine duyduğumuz sevgi, saygı, verdiğimiz değer de hızla yok olup gitmiyor mu? Durmadan haklı olan ve bizi bir yanlışlıklar abidesi olarak gösteren bir ötekiyle ne kadar birlikte olabiliriz? Oysa zayıflıklarımızı basitçe itiraf edebilsek ve karşımızdakine hakkaniyetli davranabilsek, ilişkimizdeki güven duygusu daha da sağlamlaşmaz mı?

Evet ama söylemesi kolay, yapması zor!

Kendimizi olduğumuz gibi ve kadar algılayamadığımız müddetçe, ilişkilerimizi harabeye çeviren davranış biçimimizi fark edebilmemiz, gerçek potansiyelimizi ortaya çıkarabilmemiz ve ilişkide maskelerimizden arınmış gerçek kendiliğimizle var olabilmemiz mümkün olmaz. Yani ihtiyacımız olan huzur hiç gelmez. Üretmek, öğrenmek huzurla mümkündür oysa. Ve üretmek, öğrenmek hayatı anlamlı kılan en önemli değerlerdir.

Üstelik zayıf noktalarımızı kabul etmezsek nasıl büyürüz? Yanlışlarımızı yok sayarak, sorunlarımızın, zorluklarımızın sorumluluğunu başkalarında arayarak kendimizi geçici olarak iyi hissedebiliriz elbette ama uzun vadede kendimize de, ilişkimize de zarar veririz. Çünkü sonuç kaçınılmaz olarak, çatışmalar ve tıkanıklıklardan ibaret sonsuz bir tuzakta boğulup gitmektir.