Yapışık hayatlar, akışkan ilişkiler... Birinci kısım

Yapışık hayatlar 'Bir ya da iki kişiye (çoğunlukla anne babaya) abartılı duygusal bir bağ ve aşırı yakın olma ihtiyacı geliştirmek' demek. Yapışık hayat yaşayan kişi kendiliğin tam olarak gelişememesi sonucu bir boşluk duygusu hissederek kendi başına karar alamadan hayatın içinde savrulup durur

Cumartesi sabahları yazı yazmak için bilgisayarın başına geçtiğimde nasıl bir ruh hali içinde olduğumu, nasıl bir güne uyanmış olduğumu da yazıyorum bazen. Hangi müziği dinleyerek yazımı kotarmaya çalıştığımı. Bu sanki meramımın daha iyi anlaşılacağı duygusu uyandırıyor bende. Ya da yalnızlığıma iyi geliyor, emin değilim. 

IPhone havanın Kandilli’de 22 derece olduğunu, gün içinde biraz daha ısınacağını söylüyor. Evimin küçük bahçesinde, defne ağacının altındaki masamda oturdum bu sabah yazıya. Kedilerim Arap ve Sarı pencereden bana bakıyorlar. Onlar da bahçeye çıkmak istiyor belli ki ama henüz onlara güvenemiyorum, uzaklaşırlarsa geri dönemezler diye ürküyorum. Yıllar içinde hayatımdan uzaklaşıp gitmiş kadınlar yüzündendir belki bu kaygım. Hiç olmazsa onlar gitmesin diye kapalı kapılar ardında tutuyorum onları. 

Masamda bu yazı için İlhan Berk’le Turgut Uyar’ın bütün şiirleri var. Belki de açıp karıştırmam bile onları. Ama varlıkları hayata açılan bir kapı oluyorlar bu sabah. Irving Yalom’un yeni bir kitabı çıktı Türkçede. ‘Günübirlik Hayatlar’. ‘Gerçek psikoterapi öyküleri’, alt başlığı. Benim de yazdıklarımı seanslarda ve kendi hayatımda yaşadıklarım yönlendiriyor ister istemez. Ama benim hastalarımın hayat hikayelerinden yararlanabilmem için 80 yaşına kadar yaşayabilmem gerekiyor, etik kurallarıma göre. Kimsenin bana gelirken bir pazar kendi hikayesini Radikal’de okuyacak olma kaygısı taşımasını istemem. Bu nedenle yeri geldikçe kendi ailemden, kendi hayatımdan örnekler vermeye çalışıyorum. Bu konuda bir çekincem yok. Sağ olsun bizim ailede de o kadar bol malzeme var ki, anlat anlat bitmiyor.

Bu arada pek beğenilmemiş olan U2’nun son albümü ‘Songs of Innocence’ı dinliyorum. Ben sevdim nedense. Hani albüm kapağında üstü çıplak bir adam üstü çıplak diğer bir adama sarılıyor. Sağcı bir Rus parlamenter Apple’ın iTunes üzerinden ücretsiz piyasaya sunduğu bu ‘Masumiyet Şarkıları’nda gey propagandası yaptığını iddia etmişti. Oysa kapaktaki adamlar davulcu Larry Mullen ve onun 18 yaşındaki oğlu Elvis.

U2 benim için 20’li yaşlarımın başı. Seçil’le ne zaman Esra’ya gitsek ‘Rattle and Hum’ mutlaka bizi bulurdu. Ben ‘Joshua Tree’yi daha çok severdim; bir de ‘Bloody Sunday’ her dinlediğimde öfkeme iyi gelirdi.

https://www.youtube.com/watch?v=JFM7Ty1EEvs

 

‘Bir ya da iki kişiye (çoğunlukla anne babaya) abartılı duygusal bir bağ ve aşırı yakın olma ihtiyacı geliştirmek. Bunun sonucunda bütüncül bir bireyselleşmenin ve bireyin toplumsal gelişiminin tamamlanmadan kalması. Bu içiçe geçmişlik neticesinde öteki olmadan eksik kalacağı, mutlu olamayacağı, aşırı hallerde, öteki olmadan hayatta kalamayacağı duygu ve inancına sahip olmak. Bazen bu yakınlık nedeniyle nefes alamıyor, boğuluyor hissine sahip olmak, birbiri içinde erimiş gibi hissetmek. Kendiliğin tam olarak gelişememesi sonucu bir boşluk duygusu hissetmek ve amaçsız, kendi başına karar alamadan hayatın içinde savrulup durmak.’

Evet başlığın yapışık hayatlar kısmının tanımı bu. Biz buna ‘içiçelik/gelişmemiş kendilik’ şeması adını veriyoruz. Hastalardan örnek veremeyeceğim için de sevgili Hasanoğlu sülalesine uzanıyorum yeniden. Çeşitli vesilelerle Hasanoğlu Apartmanında amca, hala ve kuzenler birliği içinde yaşayan bir muhacir aile olduğumuzu yazdım. Tekrarlamıyorum. Bu içiçelik yan dairede neler konuşulduğunu merak edip dinlemeye çalışmak gibi bir sınır ihlaline kadar uzanıyordu. Herkes herkes hakkında her şeyi biliyor ve bu da onlara istediği zaman ötekine müdahale etme hakkını veriyordu.

Annelik çocukları aşırı korumak, onları kendi başlarına hiçbir şey yapamaz hale getirmek demekti. Esas olarak erkek çocuklarını. Erkek çocuklarını makarnayı sıcak suya mı, soğuk suya mı atacağını bilemez hale getirmeyi iyi annelik olarak görmek. Sonra da kadın kadına konuşurken, kadının daha erken ölmesinin erkeği mağdur ettiğini söylerlerdi üzülerek. Çay demlemeyen babaların çocuklarıydık biz Hasanoğlu Apartmanında.

Ben kırklı yaşlarıma geldiğimde anlattığım bir çocukluk anısına annem hep itiraz ederdi. Ama ben sanki dün yaşamış gibi anımsıyorum. Annem öylesine titrerdi ki üzerime, aç kalacağım diye öylesine korkardı ki, kendi başıma yemek yememe izin vermez, o yedirirdi bana. Rafadan yumurtanın kabuklarını soymadan yedi yaşıma geldim ben ve işte ilk felaket anısı: İlkokula başladım ve beslenme çantam elimde okulun yolunu tuttum. Tahmin edilebileceği gibi annem okul bahçesinde yatıp kalkıyor. İlk beslenme teneffüsü. Herkes katı yumurtalarını, peynirini, zeytinini, domatesini çıkarıyor beslenme çantasından. Ben öylece duruyorum. Utanarak etrafıma bakıyorum. Yumurta soymayı bilmiyorum ki ben. Diğer çocuklar nasıl yapıyor diye bakıyorum. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Okul birincisi olmak, beş sene sınıf başkanı olmak bunun kompenzasyonu muydu acaba? Kim bilir, belki.

Hiçbir şeyini kendi yapmamış erkeklerin, erkeklere hizmet etmek üzere yetiştirilmiş kadınların toplandığı bir ülke Türkiye. Evet, bir toplum ya da bir milletten söz edemeyiz bence. Tek başına yapamadıkları için bir arada duran, birbirlerine muhtaç olduklarını bildikleri için gizli gizli birbirinden nefret eden ve en ufak bir fırsat çıktığında birbirine kötülük yapan insanlar topluluğu.

Geçen haftaki yazımda Freud’un ‘Totem ve Tabu’sunu anlatırken uygarlığın, erkek çocukların babayı öldürmesi ve daha sonra yaşadıkları suçluluk duygusuyla totemleştirip ona tapınmaya başlamasıyla ortaya çıktığını yazmıştım. En azından Freud böyle iddia ediyor. Biz beceriksiz, salata yapmayı bilmeyen babalarla büyüyen, dolayısıyla babasız bir topluluk olarak kendi toplumsal babalarımızı yarattık durmadan. İhtiyaca binaen. Bunun en tipik örneği Süleyman Demirel.

Biz o kadar gelişmemiş bir topluluğuz ki, kendi babamızı kendimiz bile öldüremiyoruz. Hiçbir despot babadan hesap sormadık. Evren’den bile. Eceliyle ölen Demirel’in ardından da methiyeler düzüyoruz. Demokrasi havarisi yapıyoruz onu. Biraz okuma yazması olan bir topluluk olsaydık, bütün bu yalanlara inanmazdık. Ben burada Demirel’in zamanında bu ülkede neler yaşandığını yazacak değilim. Ama işte, Demirel’in ölümü üzerine bütün medya organlarında yaşanan bu histerik reaksiyonlar, ‘içiçelik/gelişmemiş kendilik’ şemasının bu toplumun iliklerine kadar işlediğinin en somut karşılığıdır.  

 

Yeniden Hasanoğlu ailesine dönsem ve konuda kalsam iyi olacak. Ama son iki gün televizyonlarda izlediğim programlar üzerine çığlığımı tutamadım daha fazla.

Ben tabii yedi yaşındaki halimle kalmadım. Çok şükür. 23 yaşına kadar o muhacir toplu konutunda kaldığım yıllarda da, durmaksızın okuyarak, sık sık âşık olarak kendimi uzak tutmaya çalıştım bu içiçe geçmişlikten. Bu tanımları böyle rahat yapmam İsviçre yıllarımda kendi terapim için Lucas’ın karşısında salya sümük ağladığım zamanlara denk gelir. O gençlik zamanında sezilerimle ve Kafka’yla hareket ediyordum. Kafka’nın günlüğü elimden düşmüyordu. Onun babası, benim annem. 23 yaşına geldim, ilk maaşımı aldım ve kendi evime taşındım. Bu tabii ki Hasanoğlu Apartmanında infial yarattı. Nasıl büyük bir utanç vesilesiydi Alper’in yaptığı. Sülalede görülmüş şey değildi. Evlenmeden evden ayrılmak. Aslında evlenince de evden ayrılmak pek mümkün olmayabilirdi. Bir kat aşağıdaki başka bir daireye yerleşmek de söz konusu olabilirdi.

Sonuçta ben kaçtım. Amcamın büyük oğlu bunu yapamadı. Evlenmek istediği kızı etnik nedenlerle ailemize uygun görmemişlerdi ve o da kendi isteği doğrultusunda hareket etme cesaretini gösteremedi. Gelişememiş kendilik gelişme fırsatını kullanamadı maalesef. Hukuk son sınıfta okuyordu. Okuldan ayrıldı, içindeki kocaman boşluğu alkolle doldurmaya çalıştı. Halen de sürdürüyor bu çabasını. Annesi ölene kadar onunla yaşadı, şu anda aynı evde tek başına uzatılmış intiharının izini sürüyor.

Evet benim firar öyküme gelirsek. Ben tıpta son sınıfa geldiğimde hayatımda çok önemli bir rol oynamış olan, kişiliğimin gelişmesinde, benim bugünkü Alper Hasanoğlu olmamda anne babamdan daha fazla katkısı olan Aydın Ağbi’yi tanıyalı birkaç yıl olmuştu. Birinci karısından ayrılmış geçici olarak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dermatoloji Kürsüsü’nde bir odada kalıyordu. Orada Dermatoloji uzmanıydı o yıllarda. Benden on yaş büyüktü. 1957 doğumlu. Benim artık evde yapamadığım yönündeki sızlanmalarım artınca birlikte oturalım dedi. 1990 yılında birlikte yaşamaya başladık. Bakırköy’de eski bir apartmanın altıncı katında.

Benim için özgürlüğün ilk yudumlarıydı. Doktorluk yapmaya başlamıştım, kendi maaşım vardı, geceleri Aydın Ağbi’yle saatlerce sohbet ediyor, güzel içiyor ve şiir okuyorduk. Birlikte yaşamaya başlayalı bir ay kadar olmuştu, akşam yemeğinden sonra ben Edip Cansever okuyor, şarabımı yudumluyordum. Aydın Ağbi bulaşıkları yıkadıktan sonra salona geldi ve bana şöyle dedi: “Gel koçum, seninle konuşmamız lazım.” Bana hep koçum derdi.

Bir elinde konyak kadehi, öbür elinde sigarası, salonda volta atarak bana sordu – oturarak konuşamazdı: “Sen ne yapıyorsun koçum?” “Nasıl yani Aydın Ağbi?” diye soruyla karşılık verdim. “Koçum bak, yemeği ben yapıyorum, bulaşığı ben yıkıyorum, çamaşır ve ütü bende. Sen ne yapıyorsun? Gel bakalım, bu böyle olmaz. Senin bekarlık hayatı eğitimini başlatıyorum. Bir ay boyunca, bulaşık, çöp ve banyo tuvalet temizliği sende. Sonra yemek işine gireriz.”

Bulaşık bittikten sonra evyede kalan artıkları elimle alıp çöpe attığım o ilk defayı çok iyi anımsıyorum. Tüylerim diken diken olmuştu. Bir ay sonra yemek yapmanın bütün inceliklerini öğretmeye başladı bana. Altı ay geçmeden, kendi başına yaşayabilir hale gelmiştim bile.

Söylemesi ayıp, bu akşam karnıyarık, pirinç pilavı ve cacık var menüde. Karnıyarığı Yunan usulü yapıyorum artık.

Haftaya yapışık hayatlardan akışkan ilişkilere geçişi anlatacağım. Şimdi kısa bir ara verelim. Bugün biraz üzgünüm. Oysa hava uzun zaman sonra çok güzel. Boğaz turkuaz renginde. Masumiyet şarkılarından Ahmad Jamal’e geçtim. Murathan Mungan bir yerde, “Hayat bizi çağırıyor, gitmemek olmaz.” diyordu. Ben bugün hayata nasıl gidileceğini bilmiyorum. Galiba kendimde kalıp üzüntümü yaşamak ve bu duygunun bana getireceklerini, hiç kaçmaya çalışmadan, araya hiçbir şeyin girmesine izin vermeden, bütün benliğimle hissetmek kendime yapabileceğim en büyük iyilik.

İlhan Berk eşlik etsin o zaman bana.

http://www.cogitosozluk.net/?c=ilhan+berk+in+istanbul+şiiri

Yanına Fazıl Say’ı katarak...

https://www.youtube.com/watch?v=Sp30CVKlpGQ