21'inci yüzyılın 2009 yılındaki cadı kazanı...

Türkan Saylan'ın evi arandı, bürosu arandı. Ama gözaltına alınmadı. (Veya alınacaktı da, hastanelik hasta olduğu için alınamadı...) Evinde veya hastanede bilgisine de başvurulmadı.

BELGENİN KANITLADIKLARI: Nadide’den doğma Galip oğlu İsmail Fasih Saylan ile Mina Verling’den doğma Robert Rayman kızı Lilimina, 1929 yılında evlenmişler. Lilimina, ilk çocuğuna hamile iken Beyoğlu Müftülüğü’nün 28 Haziran 1935 günkü 9/154 sayılı yazısıyla Müslümanlığa geçmiş ve Leyla adını almış. İlk çocuğu Türkan Saylan 13 Aralık 1935’te doğmuş. Kardeşleri de 1936, 1939, 1940, 1942 yıllarında... Hepsinin dini: İslam...

Türkan Saylan’ın evi arandı, bürosu arandı. Ama gözaltına alınmadı. (Veya alınacaktı da, hastanelik hasta olduğu için alınamadı...) Evinde veya hastanede bilgisine de başvurulmadı. Yani, hakkında herhangi bir ‘suç’ iddiası yok. Soruşturma yok. Ceza hukukumuzdaki deyimle ‘şüpheli’ değil herhangi bir suç iddiası dolayısıyla...
Ama bir başka şey var:
İktidarı destekleyen bazı basın organlarında ve birtakım internet sitelerinde, Türkan Saylan’ın -‘şüpheli’lik de bir yana- ‘suçlu’ sayılması devam ediyor...
Peki, hangi suçun suçlusu sayılması devam ediyor?
***
Soruyu ‘Hangi suç’un değil, ‘hangi suçlar’ın suçlusu diye soracaksınız... Suçu çok... Saymakla bitmiyor. Eskilerine ek olarak, dün okuduğum yeni ‘suç unsurları’ arasında şunlar da var:

  •  2007 yılındaki Cumhuriyet mitinginde, ‘Ben şeriata ve dinciliğe karşıyım’ demiş...
  •  Aynı yıl Maçka dinlencesinde ‘Türkiyemizin çağdaşlaşma sürecinde laiklik’ konulu bir panelde konuşmuş. Okul sırası üzerinde namaz kılınmasını doğru bulmadığını söylemiş. Demiş ki: “Türkiye’nin bölünmesine, binlerce yıl öncesinin Arap ve İran adetlerinin gelmesine karşıyız. Çocuklarımızın sıra üstünde namaz kılmasını değil, bale yapmasını istiyoruz.”
  •  Nişantaşı’nda bir lisede yaptığı konuşmada da şöyle demiş: “Tanrının yaptığı yasalara değil, insanların yaptığı değişken yasalara tabiyiz...”
    Bunlar gibi daha birçok şey söylemiş...

***
Bunlar, onun cümleleri aynen alınarak mı yayımlanıyor, o da belli değil.  Ama öyle olduğunu varsaysak bile, bunlarda yasalara aykırı bir şey yok.
Ama bunları yayımlayanların ‘suç’ kavramı, tabii, başka... O sözleri, kendi bağnaz mantıklarıyla ‘dine saldırı’, ‘namaza saldırı’, ‘din düşmanlığı’ diye yorumluyorlar ki, İslamiyet’in esaslarına, asıl o ‘düşman’ca ‘yorum’ların aykırı olduğu belli.
Fakat o bağnazlığa eklenen bir de sahtecilik var ki, bu kampanyanın ne kadar bayağılaşabildiğini gösteriyor. Dün televizyonlarda Türkan Saylan’ın açıklamasından izledik. Ayrıntıları haber sütunlarımızda. Özeti şu:
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’yle ilgili o akıl almaz ‘hıristiyan misyonerliği’ iddialarına dayanak olarak, Türkan Saylan’ın Hıristiyan bir anneden doğmuş olduğunu yazıp çiziyorlar.
Bir kere, Hıristiyan anneden doğmuş olsa ne olacak?.. Bu, onun ‘Hıristiyan misyonerliği’ ile suçlanmasını gerektirir mi?
(Gerçi ülkemizde, o gerekçeyle insanlar da öldürüldü ama, yasalarımıza göre o da bir ‘suç’ değil. Ama onu da geçelim.)
Fakat şu saptırmaya bakın. Gerçek şu: Hıristiyan bir aileden doğan kadın, Türkan Saylan değil, Türkan Saylan’ın İsviçreli annesi... İlk adı Lilimina. 1929’da Türk vatandaşı İsmail Fasih ile evleniyor. 1935’te Müslüman oluyor. Adı da Leyla oluyor.
İsmail Fasih bey ile Leyla hanımın beş çocuğu oluyor. Hepsi de İstanbul’da Müslüman bir baba ile Müslüman bir anneden doğuyor. Nüfusa Müslüman olarak geçiyorlar.
Türkan onlardan en büyüğü... 1935’in aralık ayında doğmuş...
Türkan Saylan, bunu dün, Umay Aktaş Salman’ın haberine göre şöyle anlatıyor:
“Annem İsviçre kökenli. Babamla evlenip bana hamile kalınca Müslüman oluyor, Leyla adını alıyor.
Malum basın, evlenmeden önceki halini yazıyor.
Annemi Müslüman mezarlığına gömdük. Gece gündüz ingilizcesinden Kuran okur, bize ahkâm keserdi...
İnsan Müslüman olmayabilir, Hıristiyan da kalabilir. Bu ayıp değil ki ayrıca...
Ben hakiki din dersi almış bir kuşaktanım. Hafız Ahmet Bey’den ders aldım. Çok iyi bir din bilgisi sahibiyim...”
***
Saylan, ayrıca, gazetecilere, bunun nüfus kayıt belgesini de dağıttı.
Duruma bakın, 21. yüzyılın 2009 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı ‘Misyonerlik yapıyor, çünkü annesi Hıristiyandır’ gibi akıl almaz bir ‘suçlama’ya karşı, ‘sadece kendisinin değil annesinin de Müslüman olduğu’nu belgeyle kanıtlama ihtiyacını duyuyor.
Haklı... Çünkü ülkemizde bugün Müslümanlığın tekelini -hâşâ- kendilerindeymiş gibi gören birtakım kendini bilmezler, öyle bir ‘cadı kazanı’ kaynatıyor ki, bunun zararını önlemeye, ne hukukun ana ilkelerinin gücü yetiyor, ne demokratik ve laik Anayasa’nın, ne de yasaların...
Ülkemizin çocuklarına ‘çağdaş eğitim’ sağlama çabasındaki derneklerin yöneticileri, o ‘cadı kazanı’nın buharlarının içinden ‘Müslümanlık düşmanı’ diye itham edilebiliyor.
‘Demokratik ve laik sosyal hukuk devleti’mizin geçen yüzyıldaki çok daha aydınlık zamanlarını yaşayanlar için ‘kâbus’ gibi bir şey...
***
‘12’nci dalga’da gözaltına alınanlardan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yöneticileri -Van Üniversitesi’nden Prof. Ayşe Soysal hariç- serbest bırakıldı. Aralarında Prof. Haberal’ın da bulunduğu üniversite rektörleri ise tutuklandı.
‘12’nci dalga’nın tutuklananlar listesi şöyle:
Ankara Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Haberal, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi eski rektörü Prof. Ferit Bernay, Bursa Uludağ Üniversitesi eski rektörü Prof. Mustafa Yurtkuran, Malatya İnönü Üniversitesi eski rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu, Cumhuriyet yazarı Prof. Erol Manisalı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ayşe Yüksel, Kimya Mühendisi Ömer Sadun Okyaltırık, matbaacı Hamdi Gökhan Ecevit.
Soruşturmanın bundan sonraki bölümünde, haklarında dava açılma kararı verilirse, hangi suçlardan yargılanacakları, üçüncü iddianamenin hazırlanmasıyla belirlenecek.
Ama, tabii, o iddialarla ilgili ‘rivayet’lerin, iddianame yazılmadan önce de, belirli gazetelerde ve televizyonlarda yayınlanması mümkün... Daha önceki birinci ve ikinci iddianamelerin sanıkları için yapıldığı gibi...
Onları da izlemeye devam edeceğiz.

Bizimkiler niçin görüşmüyor?
Ergenekon konusu dışındaki bir başka gözaltına alma dalgası, Güneydoğu’da başladı, İstanbul dahil, diğer bazı şehirlerimizde devam ediyor.
Yapılan yayınlardan gözaltına alınanların büyük bir kısmının DTP’li olduğu, gözaltına alma nedeninin de PKK’yla ilgili olduğu bildiriliyor.
DTP yönetimi ise, gözaltına alınanların PKK’yla ilgili olduğunu kabul etmiyor. Bu konuda ‘provokasyon’ların rol oynadığını öne sürüyor.
DTP, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu olan bir yasal parti... Hakkında Anayasa Mahkemesi’nde açılmış bir dava bulunması, hakkındaki iddiaları geçerli saymak için neden olamaz. AKP hakkındaki kapatma davasının devamı sırasındaki gibi, onun için de ‘masumiyet karinesi’ vardır.
Ama şu görülüyor: İktidardaki parti, DTP’yi Meclis’te ve kamuoyu önünde dile getirdiği konuları görüşmek için muhatap kabul etmiyor.
Bu son ‘gözaltı’ konusuyla ilgili olarak da durum değişmedi.
DTP’liler, kendileri söylüyor, kendileri dinliyor.
Bu, Meclisimiz için normal bir durum değil.
Ayrıca: Yukarıdaki fotoğrafa bakarak hatırlayalım: Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkanı Obama, Meclis’teki diğer partilerin genel başkanları gibi DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le de görüşmeyi doğal sayıyor.
Meclis Başkanı başta olmak üzere diğer partiler de bunu doğal sayıyor. O görüşmeyi kolaylaştırmak için gereken hiçbir şeyi ihmal etmiyorlar. Ama DTP’yle kendilerinin görüşmesini, belli ki, doğal görmüyorlar.
Böyle şey olur mu? Burası Türkiye... Aramızda hangi sorun, hangi kavga olursa olsun, yasal zeminler üzerinde biraraya gelerek, başkalarından önce kendi aramızda görüşmemiz gerekmez mi?
Şimdi, başlatılan gözaltına almalar nasıl gelişecek, bilmiyoruz. Ama, DTP’nin bunlarla ilgili şikâyeti ortadadır. En azından iktidarın, en azından ‘hükümet’ olarak, o şikâyeti dinlemesi gerekmez mi?..
Bu onun hem görevidir, hem de, eğer DTP’den, kendisinin bir şikâyeti varsa, onu bildirmek için gereklidir. Eğer son gözaltına almalarla ilgili olarak, soracağı bir şeyler varsa, onları sormanın da fırsatıdır.
Ayrıca, o soruşturmayı yürüten makamların da, konu üzerinde kamuoyuna bilgi vermeleri, giderek daha da büyük bir ihtiyaç haline geliyor.
Çünkü, bugünkü iktidarın, adaleti baskı altına almakta olduğu ve savcıların bazı işlemlerini siyasallaştırmaya çalıştığı iddiaları, artık yargının içinden de yükselmektedir.
Meclis’teki bu normal olmayan durumun, o iddiaları daha da güçlendirmesi, kimseyi şaşırtmamalıdır.