29 Aralık Salı: "Cezasız infaz" kampüsü...

Can Dündar ile Erdem Gül'ün "infaz" edilmekte olan "ceza"sı nerede? Öyle bir ceza var mı? Varsa hangi suçun cezası bu? Mahkemece suç olduğu kabul edilmiş hangi eylem? Öyle bir suç var ise cezası ne?

Bu defa ‘günlük’ler yazmaya başlıyorum. Genel Yayın Yönetmenimiz Cem Erciyes önerdi. Hemen kabul ettim. Çünkü baştan beri özenirdim. Gazeteciliğin hemen hemen her alanında çalışmıştım. Habercilik, düzeltmenlik, köşe yazarlığı, başyazarlık, yöneticilik... Bir o eksikti. ‘Günlük’ veya Nurullah Ataç’ın koyduğu adla ‘Günce’ yazarlığı...

‘Günlük’ veya ‘günce’nin örnekleri bizim yazın hayatımızda vardır. Kapsamı ve içeriği, tabii, yazarının tercihine göre değişiyor. Nurullah Ataç, güncelerini yayınlarken yazdığı önsözde bunu şöyle tanımlıyordu:

“Günce, sizin anlayacağınız hatıra defteri. Frenklerin ‘journal’ dedikleri. Bu ‘journal’ sözünü duyunca belki Monsieur Gide’i düşünürsünüz, benim de ondan özendiğimi sanırsınız. Hayır, öyle bir günce değil benimki. Bu yaştan sonra başlanır mı öylesine? İsterdim doğrusu, benim de çocukluğumdan, hiç olmazsa gençliğimden beri tutulmuş bir güncem olsun isterdim. Kendi kendimi bulurdum onun sayfalarında...”

Ataç’ın adı bugün ‘günlük’ konusuyla ilgili olarak geçti. Ondan, burada bir başka gün, daha geniş olarak söz etmek isterim. Bence Türk edebiyatının Cumhuriyet dönemindeki en önemli isimlerindendi. Ataç’ı bu yazılara başlarken saygıyla anarım.

***

Edebiyatçılar arasında olduğu gibi, siyasetçiler arasında da günlük yazanlar, başka ülkelerdeki gibi, bizde de var. Tabii, günlüklerin konuları da, içerikleri de, yazarına göre değişiyor. İsmet İnönü’nün günlüklerinde ev masrafları da yer alır, sağlık durumları da, günün en önemli siyasal konuları da... Ama hepsine, bilmece gibi, yarım cümlelerle değinir. Örnek:

“12 Mayıs 1962 Cumartesi

Cavit cevap getirdi.

Evde parti toplantısı.

Bakanlar.

Yarın için genel kurulları davet.”

İnönü’nün günlükleri, ölümünden sonra Ahmet Demirel tarafından bir araya getirildi. Anlaşılmayan yerlerinin anlaşılması için notlarla tamamlandı. Ve ‘Defterler’ adıyla basıldı.

Milli mücadelenin Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’in -aynı şekilde- ölümünden sonra yayınlanmış günlükleri de, yaşadığı dönemin askeri ve siyasal olaylarına ışık tutan eserlerden. O da önem verdiği konuları genellikle kısa cümleli notlarla yazmış.

***

Tabii, edebiyatçıların, siyasetçilerin günceleri ayrı. Benim burada yazacağım ‘günlükler’, bu dönemdeki olaylarla ilgili ‘gazeteci notları’ndan ibaret olacak... Geçmişte siyasette de bulundum ama, bugünkü işim, ülkemizde ve dünyada olup bitenleri gözlemci olarak izlemek ve o konulardaki görüşlerimi açıklamak.

‘Günlük’lerin konuları ve formatı üzerinde ise, şimdiden belirlediğim bir ölçü yok. İzleyebildiklerimden bana ilginç gelenleri, bazen özetlemeye çalışarak, bazen ayrıntılarına da yer vererek, değerli okurlarıma anlatmaya çalışacağım. Bu yüzden yazıların uzunluğu değişecek.

Bugünkü ‘günlük’, o ‘önsözü’ de yazdığım için, galiba biraz uzunca olacak...

SİLİVRİ KAMPÜSÜ

2015 yılının son şehirlerarası yolculuğunu Silivri’ye yaptım. Kadim dostum Hüsamettin Cindoruk’la birlikte, gazeteci arkadaşlarımızın tutuklu olduğu hapishaneye gittik. Tutuklular, malûm, aile yakınları dışındaki ziyaretçilerle görüştürülmüyorlar. Orada yapabileceğimiz şey, tutukevi kampüsünün dış kapısı dışına konulan sandalyelerde, sembolik nöbete katılmaktı.

Ama şöyle bir şansımız oldu: Silivri’nin o günkü ziyaretçileri arasında İstanbul’un genç milletvekili mimar Gülay Yedekçi de vardı. Milletvekillerine tutuklularla görüşme izni veriliyormuş. Yedekçi o gün o izni kullanmaya gelmişti. Beraberinde Silivri Belediye Başkanı Özcan Işıklar da vardı. Nöbete bir süre bizimle beraber katıldılar. Yedekçi daha sonra, milletvekilliği hakkını kullandı. Tutukluların ziyaret edileceği yere gitti.

 

Biz de o fırsatı kullandık. Can Dündar ile Erdem Gül’e, Yedekçi aracılığıyla birkaç cümlelik birer not gönderdik.

Dündar ile Gül de bize, gene onun aracılığıyla çok zarif birer mesaj ilettiler... Kendimizi, sanki onlarla yüzyüze görüşmüşüz gibi hissetmeye çalıştık.

‘5 YIL’LARIN, ‘6 YIL’LARIN HESABI?

Bütün o nöbet sırasında gözlerimin önünden Türkiye’nin eski ünlü hapishaneleri geçti.

Haksızlıklar, eziyetler, insafsızlıklar, bütün o cezaevlerimizin tarihinde vardır. Ayrıca -bugün artık cinayetle eş anlamlı sayılan- idam cezalarının sonucu olan felaketlerin anıları da vardır.

Kapısında beklediğimiz Silivri Cezaevi’nin tarihinde idam yok. İdam cezası kalkalı uzun yıllar geçti. Gerçi “eceliyle ölüm” olayları Silivri’de de eksik olmadı. Ama o konuyu bir başka zamana bırakıp, Silivri’den daha önce geçen yüzlerce tutukluyu ve tutuklu kaldıkları süreleri hatırlayalım.

O sürelerin bazısı 5 yılı, 6 yılı bile aşıyordu. Sonradan ise, pek çoğunun tamamen haksız yere tutuklu kaldıkları, gene hukuk yoluyla saptandı.

Onlar ne oldu? 

Bu günlüğü yazarken bugün yıllarca yattıktan sonra haksız yattıkları saptananlar kaç kişi?.. Bunun hesabı belli mi?.. İlgililere sordum, o konuda şöyle bir durum olduğu anlaşılıyor:

Silivri’de ve öteki tutuk veya cezaevlerinde haksız yere kaldıkları anlaşılıp özgürlüklerine kavuşan askerlerin sayıları belli:

2007 yılından beri asker olarak yargılananların sayısı 1026. Onlardan yaklaşık 500’ü tutuklanmış. Tutukluluklarını çeşitli hapishanelerde geçirmişler. 129’u Silivri’de, 70’i Hastal’da, 48’i Hadımköy’de, 19’u Maltepe’de, 44’ü Mamak’ta, 40’ı Sincan’da, 43’ü Şirinevler’de, biri Buca’da...

İçlerinden 224’ü muvazzafmış. Yani, tutuklandıklarında görevdeymişler. Gerisi emekli veya görevden ayrılmış subaylarmış.

2013’e kadar çoğu tutuklu kalmış. Tutuklu kalış sürelerinin ortalaması 3 buçuk yılmış.

Sonra... Tutukluluklarının haksız olduğu anlaşılınca, biri hariç, hepsi tahliye olmuş.

Askerlerin durumu böyle. Bunları açıklayan kuruluş da, aralarında toplanıp kurdukları dernek. Mensuplarının hukukla ilgili konuları sürekli olarak izliyorlar.

Ya siviller?

Sivillerin durumunu, sayı olarak tespit etmek daha güç. Çünkü meslekleri değişik. Gazeteci olanların durumu, gerek Gazeteciler Cemiyeti, gerek Basın Konseyi tarafından belirli zamanlarda tespit ediliyor ve açıklanıyor. Ama ötekilerle ilgili bilgileri topluca izleyip, topluca açıklayan bir merci, henüz oluşturulmamış. Veya oluşturulmuş olsa bile ben öğrenemedim. (Öğrenmeye çalışmaya devam edeceğim.)

***

Silivri’de Hüsamettin Cindoruk’la birlikte nöbetimizi tamamladıktan sonra, oradaki gazeteci arkadaşlarımızla biraz konuştuk. Bizi kampüsün kapısı önünde görüntülediler. Sonra, Cumhuriyet’ten meslektaşım Selin Ongun’un önerisine uyduk. Bizimle bir söyleşi yapmak istiyordu. Ama açık havada ayaz altında değil de, daha sıcak bir yerde...

Hapishane bölgesinden arabayla çıkıp Silivri’nin hapishanesiz yerlerine ulaştık. Cindoruk’un daha önceden tanıdığı bir lokanta-pastane varmış, orayı bulduk. Selin Ongun bizi sorguladı... Geçmiş günlere götürdü. 1950’li yılları hatırladık... Cindoruk’un iktidardaki Demokrat Parti’nin, benim de muhalefetteki CHP’nin gençlik kollarının yönetiminde yer aldığım yılları konuştuk. İki karşıt partinin gençleri olarak bir araya gelip kurduğumuz “Hukuk Mensupları Fikir Kulübü”nü...

Kulübün yöneticileri olarak birlikte düzenlediğimiz her görüşün temsil edildiği konferansları, açıkoturumları...

Demokrasinin ilk yıllarında öyle şeyler de vardı. Zaman zaman çok sert tartışmalar yaşansa, kavgalar çıksa bile, karşıt partiler arasında –özellikle gençler arasında- medeni ilişkiler de vardı.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Yeni yıl gecesinden bir önceki gündeyiz. Öğleyin CNN-Türk’te, pazar akşamı katılacağım “Sağım-Solum Tarih” programına hazırlık toplantısı vardı. Taha Akyol, Mehmet O. Alkan ve ben, CNN-Türk ekibiyle birlikte yemekteydik. O pazarki programın konusu, İsmet İnönü’ydü. Aramızdan ayrılışının 42’inci yıldönümü dolayısıyla onu anacaktık. İnönü’nün kızı Özden Toker de konuğumuz olacaktı.

Yakın tarihimizin en önemli isimlerinden biri olan İnönü’yü bugün en iyi anlatabilecek kimse, tabii, oydu. Toker’e sorulacak sorular ve program sırasında yayınlanacak görüntüleri konuştuk.

Benim o sabah aklıma takılan bir şey vardı. Bir gün önce Silivri’deyken Hüsamettin Cindoruk’la birlikte kampüsün kapısı önünde çekilen fotoğrafımız Cumhuriyet’te yayınlanmıştı. Kapının üzerindeki levhanın yazısını o gün fark etmemiştim ama, gazetedeki fotoğrafı görünce dikkatimi çekti.

Yazı şöyleydi: “Adalet Bakanlığı Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü...”

Bu levha, durumdaki acayipliği gösteren bir karikatür gibiydi. “Ceza infaz kurumları...”

İfade öyle ama, Can Dündar ile Erdem Gül’ün “infaz” edilmekte olan “ceza”sı nerede? Öyle bir ceza var mı? Varsa hangi suçun cezası bu? Mahkemece suç olduğu kabul edilmiş hangi eylem? Öyle bir suç var ise cezası ne?

“İnfaz” için, adı üstünde, ortada bir suç olmalı ve suçun cezası bulunmalı.

“Ceza” denilen şey, malûm, bir mahkeme kararıyla verilir. O cezaya itiraz edilirse, o itirazı sonuca bağlayacak olan yargı kurumları vardır. İlk mahkemenin kararı, ancak o kurumlardan geçtikten sonra kesinleşmiş sayılır.

Ortada, bırakalım kesinleşmiş kararı, bir “ilk mahkeme kararı” bile var mı?. İlk mahkeme kararından da geçtik, açılmış dava var mı?..

Onları da bırakalım. Ortada hâlâ iddianame bile yok... Ama bizim iki gazeteci arkadaşımız, resmi adı “infaz kurumu” olan o yerde, bir aydan beri suçları ve cezaları belirlenmeksizin tutuluyorlar.

Bunun adı “suçsuz ve cezasız infaz” değildir de nedir?

***

Özetle: Levhadaki “infaz kurumları” sözü, şu gerçeğin itirafı gibidir: O levhayı oraya koyduran siyasi iktidar, suçlu olduklarını “varsaydığı” o kişileri, haklarında henüz dava bile açılmamışken, “fiilen” cezalandırmaya başlamıştır.

Yedi-sekiz yıldan beri, benzeri ‘infaz kurulları’nda daha yüzlerce suçsuz kişiyi, benzeri uygulamalarla aynı şekilde suçlu sayıp “fiilen” cezalandırdığı gibi...

Kimini aylarca, kimini 4 yıl, 5 yıl, 6 yıl gibi sürelerle, haksız yere hapiste tuttuğu ve/veya hapiste tutulmalarına göz yumduğu gibi...