60 yıl önce 60 yıl sonra

60 yıl önce 60 yıl sonra

Değerli okurlarım,

Bu yılın benim için bir özelliği var: Gazeteciliğe başlayışımın 60’ıncı yılı...

Nasıl başladığımı, anılı kitaplarımda anlatmıştım. Burada bir özet yapayım:
1950 yılında Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin ikinci sınıfına geçmiştim. Gazeteciliğe hevesliydim. Öğrenimim sırasında o işi de yapmak istiyordum. O zamanın ünlü Ankara gazetesi Ulus’a başvurmayı düşündüm.

Babam zaman zaman Ulus’a da yazan bir eğitimci-siyasetçiydi. Gazete yöneticilerini tanıyordu. Durumu ona açtım. “Ben bir akayım dedi”. Gazeteye “havayı yoklama”ya gitti. Yazıişleri Müdürü Münir Berk’le görüşmüş. Bana “Hiç umutlanma. Vaziyet müsait değil” dedi. Bugünkü Türkçeyle: “Durum elverişli değil...”

Ben buna rağmen “vaziyet”i bir de kendim saptamak istedim. Babama “Gene de bir gitsem...” dedim. Babam bu isteğimi desteklemedi ama, önlemeye de çalışmadı. “İstersen git de, cevabını alınca üzülme” dedi.

Gittim... Ulus gazetesinin Ulus Meydanı civarında, Rüzgârlı Sokak’taki iki katlı binasına... “Yazıişleri Müdürü Münir beyi göreceğim” dedim. Kimse, “Sen kimsin?” diye sormadı. Bir odacı kapıyı gösterdi.

Gazetelerde o zamanlar, genel yayın müdürü diye bir unvan yok. Şimdiki genel yayın müdürlerinin işlerini yazıişleri müdürü (veya yazıişleri müdürü birden fazlaysa, onlardan biri) görüyor. Patrondan sonraki en yetkili kişi o... Münir Berk... Ama ne sekreteri var, ne gelenine gidenine bakacak bir yardımcısı... (Zaten sekreterlik birimi veya benzerleri, o dönemde sadece gazetelerde değil, hiçbir kurumda gelişmemiş... Herkesin telefonlardan veya ziyaretçilerden doğan sorunları bizzat çözmesi gerekiyor.)

Yani, benim –Münir bey açısından- gereksiz ve beklenmedik ziyaretimin önünde bir engel yok.

Bundan sonrasını, anılarımdan aktarayım: (Değişim Yılları-Doğan Kitap-2004)
“(Kapıyı) tıklattım girdim. İçerde bir masa başında bir şeyler yazan adam, belli ki, Münir beydi.
Yaşı 40 civarındaydı. Ya da 40’tan biraz az ya da fazla... İnce uzun dedikleri tiptendi. Kumraldı. Saçları düzgün taranmıştı.
Başını kaldırıp bakması hemen olmadı. Ben kapının iç tarafında durdum, bekledim. (...)

Kaç saniyelik zaman geçti bilmiyorum. Bana hayli uzun gibi geldi. Münir bey, elindeki kalemi bırakıp başını kaldırdı. Kapının dibinde hareketsiz beklemeye devam ediyordum. Ciddi bir yüzle ve soran gözlerle bana baktı.
Biraz yaklaştım. “Dersime” çalışmıştım. Konuyu özetledim:
“Efendim, adım Altan Öymen. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde talebeyim. İkinci sınıfa geçtim. Gazeteci olmak istiyorum. Bana bir fırsat verir misiniz?”
Bu, Münir Berk için şaşırtıcı olmadı.
“Anladım kardeşim” dedi, “Hıfzırrahman bey de sizden bahsetti. Ama ona da söyledim, şu an vaziyetimiz müsait değil.”
Durdu.
Ben de durdum. (...)

Yapacak bir şey kalmamıştı.
Ama ben gene de kapının tamamen kapanmamasına çalıştım.
Münir beyin nazik bir zat olduğu anlaşılıyordu.
“Peki, efendim” dedim. “Şimdi vaziyet müsait değil... Ama belki, ileride müsait olabilir. O zaman bir daha gelebilir miyim?”
“Tabii, ilerde müsait olursa bir daha görüşürüz” diyerek ayağa kalktı, “Güle Güle” demek için elini uzattı.
Ben de elimi uzattım. Ama uzatırken, “Bir daha görüşürüz” sözüne dayanarak son soruyu sordum:
“Çok teşekkür ederim efendim. Bir daha ne zaman gelebilirim? Bir ay sonra gelsem olur mu?”
Bu soru, galiba, kaderimi tayin eden soruydu.
Münir bey, herhalde laf daha fazla uzamasın diye:
“Olur” dedi, “ama hiçbir şey vaat edemem.”
Dışarı çıkarken, benim aklımda cevabın birinci bölümü kaldı: “Olur...”

İlk görüşme böyle bitti. Ama hikâyemin gerisi bitmedi. Bunu da alıntıyla anlatayım:
“Münir beyin odasına –günü gününe- tam bir ay sonra bir kere daha gittim.
Bunu beklemiyordu. Ayaküstü söylediği o “olur”u çoktan unutmuştu. Ama hatırlattım. Dedim ki:
“Bana bir ay sonra gelmemi söylemiştiniz. Bugün tam bir ay oldu. Ben de geldim.”
İçinden “lahavle” çekti mi, bilemem. Ama durumun hâlâ müsait hale gelmediğini söyledi. Bir “bir ay” daha sonra gelme isteğime ise “hayır” demedi... Veya nezaketinden diyemedi.
“Bir ay... Bir ay...” Kaç defa olduğunu hatırlamıyorum, o iş aramızda otomatiğe bağlanmış gibi oldu. Ben her “bir ay”ın bitişinde Münir beyin odasının kapısını vurup içeri giriyordum. O durumun henüz müsait hale gelmediğini belirtiyordu. Ben “Öyleyse bir ay sonra geleyim” deyince, “olur” diyordu.
Böylece, odasından her çıkışında, oradan kendimi “yeni bir randevu almış” sayarak ayrılıyordum. Münir bey kendisini “yeni bir randevu” vermiş saymasa bile...”

***
Sonra... Aylık gidişlerimden birinde durum, birden bire değişti.

Münir bey, ben kapıda görünür görünmez, bana yanına doğru yaklaşmamı işaret etti. Önündeki telefona elini attı. Tek rakamlı bir numara çevirdi ve bugün de hiç unutmadığım birkaç cümle söyledi:

“İlhan bey, size Altan Öymen beyi gönderiyorum. Genç bir arkadaşımız, stajyer olarak başlayacak. İlgilenmenizi rica ederim.”

İlhan bey, gazetenin “İstihbarat Şefi”ydi. Münir bey, herkese “bey” diye, “siz” diye hitap etmeyi esas alan nazik üslubuyla ona, beni işe alması “rica”sını (veya talimatını) iletmişti.

Böylece işe başladım.

O gün bugün, bu işe devam ediyorum. Bu 60 yıl içinde, siyasette bulunduğum yıllar da oldu. Ama “mesleğim”, tabii, gazetecilikti.

Gazetecilikte yaptığım işlere gelince... Muhabirlikten genel yayın müdürlüğüne, röportajcılıktan başyazarlığa kadar, yapılabilecek işlerin galiba hepsini yaptım. Ajansçılık, radyoculuk, televizyonculukta da bir şeyler yaptım. Ama, tabii, bütün bu işlerin temelinde muhabirlik var. Hangi alanda görev yaparsam yapayım, muhabirlikten uzak kalmamaya çalıştım.
***
Şimdi, Radikal’in bu yeni şeklindeki Pazar yazılarımda yapmak istediğim şey de şu:

Genel Yayın Müdürümüz Eyüp Can bir yazısında belirtti. Gazetecilikte eskiden yaptığım işlerden bazılarını hatırlamak ve o işlerin alanına giren bugünkü konuları da görüp yazmak istiyorum.

Tabii, birçok alanda koşulların büyük kısmı çok farklı... Sadece teknoloji açısından değil, ekonomik açıdan da, sosyal açıdan da, siyasal açıdan da...

Ama arada gene bazı benzerlikler de var. Bazen de birbirine çok yaklaşan benzerlikler. Öyle ki, insanda “Ben bu filmi daha önce de görmüştüm” duygusu uyanıyor.

Kısacası: Gazeteci gözüyle bakarken çok şaşırdığınız ve anlamaya çalışırken zorlandığınız olaylar da görüyorsunuz, örneklerini tekrar tekrar gizlemiş olduğunuz gelişmeler de...

Hangi çeşidinden olursa olsun. Bunları, işte bu sütunlarda, bir yandan “dün”ü hatırlayarak, bir yandan da bugünü izlemeye çalışarak, önyargısız bir bakışla değerlendirmenize sunacağım.
***
Bu sayfa “dün”e, karşı sayfa ile devamı “bugün”e ait... O zaman yaptığım işlerden birini bugün de yapmayı denedim: “Adliye muhabirliği”ni...

 Adliye muhabirliği, gazetecilikteki ilk görevlerimden biriydi. Biraz da rastlantılar sonucu, bazı önemli davaları izlemek benim görevlerim arasına girdi... Gazetem (Ulus) aleyhine açılan basın davaları başta olmak üzere...

İlk izlediğim “örgütlü suç” davası, Malatya suikastı davasıydı. Daha sonra, Yassıada davası da dahil, başka davaların duruşmalarını da izleyecektim. Bugün o ilk örgütlü suç davasını hatırlatacağım.

Malatya davası, 36 sanıklı bir suç örgütü davasıydı. Çıkış noktası Malatya’da, dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman’a (en solda)bir lise öğrencisi tarafından yapılan silahlı bir saldırıydı. Saldırgan, çok sonraları –adı başka nedenlerle de duyulacak olan- Hüseyin Üzmez’di.

Saldırı, 1952 yılının 22 Kasım gecesi olmuştu. Yalman o sırada, Başbakan Adnan Menderes’in ziyaretini izleyen gazetecilerle birlikte Malatya’daydı. İzlenimlerini, sahibi ve başyazarı olduğu Vatan’a yazıyordu. O gece Menderes şerefine verilen resmi bir ziyarete katılmıştı. Aldığı notları, gazetesine telefonla iletmek üzere, yemekten erken ayrılmıştı.

Saldırı, otele varmak üzere olmuştu. Yolda Yalman’ın gelişini bekleyen Üzmez, hedefinin üzerine kurşun yağdırmış ve arkadaşlarının yardımıyla kaçmıştı.

Ölüm tehlikesinden kurtulması, şans eseriydi. Vücuduna gelen kurşunlar, hayati noktalara isabet etmemişti. Ama çok kan kaybetmişti: Hastanede, o kan kaybının telafi edilmesi -kolay olmadıysa da- sonuçta başarıldı.

Hüseyin Üzmez ve arkadaşları kısa bir süre sonra yakalandılar. Bir kısmı suçlarını itiraf ettiler. Fakat tutuklananlar onlarla sınırlı kalmadı. Olayın planlamasına katıldıkları iddia edilen bazı şahıslar daha arandı ve yakalandı. İlk sorgular sırasında olayın bir örgüt davası olduğu sonucuna varıldı.

Örgütün hedefi, Türk Ceza Kanunu’nun o zamanki 163’üncü maddesini çiğneyerek, devletin düzenini dini esaslara dayandırmaya yönelik faaliyette bulunmaktı. Hedefin Ahmet Emin Yalman olmasının nedenini, Hüseyin Üzmez, şöyle açıklıyordu: “Ahmet Emin Yalman dini akidelerimizi çiğneyen yazılar yazıyordu.”

Ayrıca, Üzmez’i ve arkadaşlarını, bu suça teşvik ettiren ve/veya azmettirenlerin bulunduğu kanısına varıldı. Ve üç ünlü kişi hakkında da tutuklama kararı alındı.

Üç kişiden biri, Büyük Doğu Dergisi’nin sahibi ve Büyük Doğu Cemiyeti’nin başkanı ünlü yazar Necip Fazıl Kısakürek’ti.(sağda) Bir diğeri, kapatılan İslam Demokrat Partisi Genel Başkanı ve Büyük Doğu Cemiyeti Başkan Yardımcısı Cevat Rıfat Atilhan’dı.

Onlarla beraber, Milliyetçiler Derneği mensuplarından Osman Yüksel Serdengeçti de tutuklandı.

O üç sanık hakkında suçluluk delili olarak, laikliğe aykırı yayınlar yaptıkları öne sürülüyordu. Ayrıca Ahmet Emin Yalman’ın “dönme” olduğu yolundaki yorumlarıyla ona karşı suç işlenmesini teşvik etmişler, sanıkları etkilemişlerdi.

Necip Fazıl Kısakürek’in o etkilenmeyi, sanıkların bazılarıyla temasa geçerek pekiştirdiği de iddia ediliyordu.

Olayla ilgili savcılık soruşturması, hükümetin de ilgisiyle çok yoğun bir şekilde sürdürülüyordu. Hükümet, bu işi bir siyasi konu olarak da ele almıştı.

Ana muhalefet partisi CHP, o vakte kadar hükümetin laikliğe aykırı hareketlere ödün verdiğini, Necip Fazıl Kısakürek dinî-siyasî faaliyet içinde bulunanların sırtını sıvazladığını öne sürüyordu. Hükümet ise, muhalefetin o yoldaki hücumlarına karşı fazla ses çıkarmıyordu. Ama Malatya suikastinden sonra iş değişti, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın da telkinleriyle, iktidarın dinî-siyasî hareketlere karşı tavrı, birdenbire sertleşti.

Başbakan Menderes’in suikastten sonra konuyla ilgili ilk değerlendirmesi şöyleydi:

“Bu meselede siyasi maksada dayanan bir iş varsa bu, mutlaka meydana çıkarılacaktır. Bu vatanın neresinde olursa olsun, politika ve fikir adamları silahla tehdit edilemez. Buna cürret edeceklerin, hatta bunu akıllarından geçirecek olanların kafalarını bin parça etmeye kudretimiz var).”

Bu demeçten bir süre sonra ise, sadece Malatya suikastiyle doğrudan ilgili görülen sanıklara karşı değil, dini ve milliyetçi siyasetle ilgili görülen diğer kişi ve kuruluşlara karşı aşama aşama tedbirler alındı. Örneğin:

• Said-i Nursi hakkında, dini siyasete alet etmekten dava açıldı. (27 Aralık 1952)
• Büyük Doğucular hakkında çeşitli illerde soruşturma başlatıldı. Çok sayıdaki kişi gözaltına alındı. (4 Ocak 1953)
• “Milliyetçiler Derneği” mahkeme kararıyla kapatıldı. 100’e yakın şubesi savcılıklarca mühürlendi. (22 Ocak)
• Milliyetçiler Derneği mensubu iki milletvekili (Sait Bilgiç ve Tahsin Tolga) partiden ihraç edildi. Dokunulmazlıklarının kaldırılması için harekete geçildiği açıklandı. (30 Ocak)
• Bir şey daha yapıldı. 1946-1950 arasında Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu Mareşal Fevzi Çakmak’ın –ölünceye kadar- fahri başkanı olduğu Millet Partisi hakkında, Sulh Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı. 1950 sonrası Meclis’te bir temsilcisi olan (Osman Bölükbaşı) parti, mahkeme kararıyla –önce tedbir olarak- fiilen kapatıldı. (Temmuz 1953). Sonra kesin kararla resmen kapatıldı.

Kısacası: Türkiye, laiklik karşıtı olduğu iddia edilen hareketlere karşı 1952’nin son aylarında başlayıp 1953 yılında aşama aşama (veya şimdiki deyimle “dalga dalga”) devam eden bir tutuklamalar, soruşturmalar ve davalar süreci yaşadı...

Malatya davası, bunlardan biriydi. Malatya’da görülmesi sakıncalı bulunmuş, Ankara’ya nakledilmesine karar verilmişti.

İddianamenin tamamlanmasından sonra 3 Ağustos 1953 günü Ankara’da 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

Benim de izlediğim duruşmada asıl sanık Hüseyin Üzmez ve arkadaşları suçlarını kabul ettiler. Ama bunun Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Rıfat Atilhan, Osman Yüksel Serdengeçti gibi siyasi yazarlarla ilgisi olmadığını söylediler.

O üç yazar ile onlarla ilişkili oldukları için tutuklanan sanıklar da aynı yanda ifade verdiler.

O ifadelerden en ilginci Kısakürek’inki idi. Gerçi suikaste uğrayan Ahmet Emin Yalman’a karşı en ağır yazıları yazan Kısakürek’ti ama, savcılık iddianamesinde kendisine yönelik suçlamalara öyle cevaplar veriyordu ki, savcıların aynı suçlamaları sürdürmeleri imkânsızlaşıyordu. “Hakkımdaki deliller nedir?” diye soruyordu. İşlenen suçla hiçbir ilgisinin bulunmadığını, iddianamede politikaya ve vesveseye girildiğini, o davaya niçin sanık olarak getirildiğinin izah edilmesini istiyordu.

Bu süreci, o zaman muhabiri olduğum Ulus gazetesine yansıtırken şunları yazmışım:

“(Hâkimin sorduğu) Suallerden biri Necip Fazıl’ın Mustafa Oruç adlı birine yazdığı bir mektuba dairdi. İddianameye göre sanık bu mektubunda Mustafa Oruç’a şöyle yazmıştı: ‘Halk Partisi devrildi. Demokrat Parti iktidara geldi. Sıra Hak Partisi’nindir.’
Sanık hâkimin bu husustaki sualine şöyle cevap verdi:
-Ben bu mektubu Mustafa Oruç’a kendisinden 750 lira borç istemek için yazmıştım. Mustafa Oruç siyasetten hoşlandığı için mektubun içinde bu konudan da bahsetmek icap ediyordu. Bu ‘Hak Partisi’ kelimesini ‘Halk Partisi’ ile bir kafiye temin etmek için yazdım? (...)
-Bir vesika var İsmail Şengüler’den Hüseyin Üzmez’e azılmış bir mektup. Burada bir ‘Hazret-i Üstat’ lâkırdısı geçiyor. Bunun siz olduğunuz söylenmiş, doğru mu?
-Babıâli’de hamamlara bile ‘üstat’ denilmesine rağmen, din literatüründe ‘hazret-i üstat’ ancak dini reisler için kullanılır. Bana hazret-i üstat denilmesine dini esaslara göre imkân yoktur.
-Malatya’ya giderek sanıklardan bir kısmı ile temas temin ettiğiniz söyleniyor, ne dersiniz?
-Malatya’ya sadece 1949’da (dört yıl önce) gittim, 3 gün kaldım. Bir konferans verdim, döndüm. Hiç kimse ile temasta bulunmadım.
-Hüsnü Yusuf isminde birinden devletin esaslarını dini kaidelere uydurmak gayesini güdecek mahiyette mektuplar almışsınız?
-Bu adam coşkun bir tiptedir. Her gazeteye, mecmuaya, resmi makamlara gayet garip yazılar yazar, bu arada bana da yazmış. Bu mektup sizin postacının getirdiği mektuplardan mesuliyetiniz derecesinde beni mesul eder.”

Bu gibi cevaplardan sonra savcılar, Necip Fazıl Kısakürek’in üzerine fazla gitmediler. Büyük Doğu dergisi sahibi ve yazarı olarak yaptığı yayınların hedefi ne olursa olsun, isterse bir “Hak Partisi” kurma yönünde olsun, bunların Malatya suikastine örgütsel olarak katıldığını kanıtlamaya yetmeyeceği belliydi.

Tahliye edileceği ve davayla ilişkisinin kesileceği belliydi. Bu o celsede gerçekleşmedi ama fazla da uzun sürmedi. Başka bir davadan hükümlü olduğu için birkaç ay daha hapiste kaldı ama, bu davayla bir ilişkisi kalmadı. Mahkeme, Serdengeçti gazetesi sahibi Osman Yüksel Serdengeçti’nin de davayla ilgili olmadığı kararını almıştı. O kararı, Cevat Rıfat Atilhan hakkındaki karar izledi. O iki sanık da, Kısakürek gibi serbest kaldılar.

Duruşmalar sonunda, sadece Hüseyin Üzmez ile suçu işlemesine yardım eden 11 sanık mahkûm edildi. (Hüseyin Üzmez 20 yıl), sekiz sanık 12’şer yıl, üç sanık 5’er yıl hapis cezasına çarptırıldılar.

HAKİM-SAVCI İLİŞKİLERİ SIKI FIKI OLURSA...

Sorun, bu defa da ortaya çıktı. Ergenekon davasının başlamasından hemen önce (2008’de), davanın savcılarıyla hâkimleri, soruşturmayı yürüten emniyet görevlileriyle birlikte deniz üzerindeki bir iftar yemeğinde görüntülenmişti. Yemeği veren Emniyet Müdürlüğü’ydü ve bu, basında eleştirildiği gibi, bir soru önergesiyle Meclis’e yansıtılmıştı.
Bu doğal. Çünkü kural belliydi: Savcılar, bir mahkeme önünde bir iddianın tarafıdır. Hâkimler ise savcılarla avukatların karşıt görüşleri temsil etmeleri halinde, o davanın hakemidir. İki tarafa da eşit mesafede bulunmak durumundadır. Kimseye, taraflardan birine yakın olduğu izlenimini vermemeye özen göstermelidir.
Şimdi 50 yıl öncesine bakalım: Yıl 1960... Aylardan ekim. Askeri yönetim altında Yassıada davaları başlıyor. Gazetelerde bir haber: Davaların hâkim heyeti (Yüksek Adalet Divanı) üyeleri, savcılarla birlikte deniz gezisine çıkıyor. Üstelik, Savarona yatıyla...
O askeri yönetim dönemine rağmen, bunu gazetelerde eleştirenler çıkmış... İhtiyatlı bir üslupla bunun hata olduğunu belirtmişler. Bunu yapanlardan biri dönemin Öncü gazetesinde çıkan yazımda şunları yazmışım:
Bir kere Yüksek Adalet Divanı Başsavcısı’nın ‘Muhakemeler bir buçuk-iki ay sonra bitecek’ diye bir beyanat verilmesi yanlıştır. Muhakemenin bir buçuk-iki ay sonra bitmesi, herhalde savcının elinde ve iktidarında değildir. Savcı duruşmada, uzun boylu izaha gerek yok, bir taraftır ve karar mercii doğrudan doğruya Yüksek Adalet Divanı’dır.
İkincisi: Bir gazetenin sütunlarına itina ile yerleştirilen bir habere göre, Yüksek Adalet Divanı yargıç ve savcıları pazar gününü Savarona gemisinde beraberce gezerek geçirmişler. Bizce bu da yanlıştır. Gezintinin Savarona ile yapılmasının münakaşası bir yana, savcıların, yargıçların beraber gezintiye katılmaları, muhakemenin adalet içinde cereyanına karşı tereddüt ve şüphe yürütmek isteyen kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürer.”

 


Davanın adı, “Ergenekon davası”... Aslında buna “Ergenekon davalarından biri” denilebilir... Çünkü bunların sayısı fazla...
İddianamelere bakılırsa, “1’inci Ergenekon”, “2’inci Ergenekon”, “3’üncü Ergenekon” diye giden bir dizi var, bir de onları izleyen “Kafes”, “Amirallere Suikast”, “Poyrazköy”, “Islak İmza”, “Balyoz” diye değişik isimlerden oluşan bir başka dizi...
Gerçi bunların bir kısmı zaman içinde birleştiriliyor. Ama birleştirmelerin bazısı kararlaşmış, uygulamaya konulmuş, bazılarının formaliteleri henüz tamamlanmamış... Bu bakımdan, sayılarının kaç olduğu henüz kesin olarak söylenemiyor...
Zaten bu süreç, hâlâ “ucu açık” bir süreç sayılıyor. Şimdiye kadarki gelişmesinin de gösterdiği gibi, bir gün bakarsınız, bir “yeni dalga” başlayabilir, onun sonunda yeni bir iddianame ortaya çıkabilir. O iddianameye göre açılacak davanın da, hangi davayla birleştirilebileceği yeni bir karar konusu olabilir.
Bu açıdan, durumu dağıtmak için (veya durumdaki dağınıklığa kapılmamak için) bugün, izleyeceğim davanın sınırları içinde kalayım.
Bu, “2’inci Ergenekon” iddianamesiyle “3’üncü Ergenekon” iddianamesinin birleştirilmesi sonucunda “2’nci Ergenekon davası” adını alan ve 33’ü tutuklu olmak üzere 108 sanığı bulunan dava...
Sanıkları arasında Mustafa Balbay, Tuncay Özkan gibi gazeteci, Mustafa Özbek gibi sendikacı, Hasan Attila Uğur gibi subay olanlar var.
Günlerden perşembe... Geçen 7 Ekim günü, iki arkadaşımla birlikte davanın duruşmasını izleyeceğim. Arkadaşlarımdan biri, bu alanda en tecrübeli olanımız: İsmail Saymaz... Radikal’deki haber ve yorumlarıyla (o arada İlhan Cihaner davası hakkındaki kitabıyla) bu gibi davalardaki uzmanlığını kanıtlamış. Ayrıca o yayınları yüzünden bir rekoru var. Hakkında açılan davalarda istenen cezaların toplamı 84 yıl hapis...
İkinci arkadaşım, değerli ressamımız Şevket Yalaz... O da duruşmalarda fotoğraf çekme yasağını resim yoluyla telafi edebilmemiz için bizimle birlikte...
O sabah, Silivri yakınındaki hapishaneli, lojmanlı Adliye kampüsünün mahkeme binasına girdik. Kimliklerimizi ve cep telefonlarımızı verip duruşma salonuna geçtik. Salonun arka bölümünde basına ayrılan yerden, duruşmayı izliyoruz.
Girdik. Büyük bir salon. Girdiğim yer, salonun dinleyicilere ayrılan arka kısmı... O arka kısım hayli geniş... Basına ayrılan yer de orada... Geçtik oturduk.
Karşımızda, ama 30-40 metre uzakta, mahkeme heyetinin kürsüsü var. Hayli yüksek. Hâkimler, yüzleri bize dönük olarak oturuyorlar. Ama mesafe fazla... Yüzleri seçilmiyor.
Hemen karşılarında, sanıklar var. Sanıkların yüzleri zaten bize değil, hâkimlere dönük. Onların enselerini görebiliyoruz. Ama söz alıp mikrofon önünde konuşurlarsa, hâkimler kürsüsünün iki yanında bizim görmemiz için konulmuş iki büyük ekran var, onları görüntülü olarak izleyebiliyoruz.
Tabii, bu, benim on yıllar önce izlediğim duruşmalara göre büyük bir yenilik. Bu çağın teknolojisi, devlet büyüklerinin veya büyük sivil toplum örgütlerinin toplantılarında kullanılır olduktan sonra, bu gibi büyük davaların görüldüğü mahkeme salonlarına da yerleşmiş.
Bu, benim eski örgüt davalarıyla Silivri davası arasında görebildiğim şekil farklarından biri... Fotoğraf çekme yasağı, tutanak kâtiplerinin bilgisayarlılığı da, eski dalara göre farklılık sayılır.
Esasa gelince...
O gün izlediğimiz duruşmanın gündeminde “talep”ler vardı. Mahkeme hafta içindeki mesaisini o gün bitirecekti. Sanıklardan talepleri olanlar bunu ve gerekçesini açıklamak için söz alıyorlardı.
Konuşmaların bir kısmını dinledik... Hepsinde tahliye talepleri vardı. Gerekçelerinin ortak paydası şuydu:
Savcılık iddianamesinin kendileriyle ilgili bölümünde yer alan iddiaları kanıtlayacak deliller hâlâ yoktu. Tutukluluklarının hâlâ devam etmesinin ise hiçbir hukukî bir nedeni yoktu.
Burada üç sanığın konuşmalarını özetlerle verelim:


MUSTAFA BALBAY
İkinci yargılama yılının üçüncü yılına girmiş bulunuyoruz.
Aynı zamanda da yedinci mevsimimizi doldurduk. Yeniden kışa gireceğiz.
Kış demek, soğuk demek.
Yattığımız yerler soğuk... İçinde üç tabaka var. Üst kısım soğuk. Orta kısımda cereyan var. Alt kısmı soğuk...
Ama ne yapalım. Silivri hapishanesinin kapıları demirse biz çelikiz. Ödün vermeyeceğiz. Kitap yazıyorsak yazacağız. Biz vatanı şahdamarımız olarak görüyoruz. (...)
Adalet Başkanı (Hanefi Avcı’nın iddiaları için) “Delilsiz suçlama olmaz” diyor. Peki bizim durumumuz ne?..
Delil nerede?..
Bu bir kitap da değil. Burası bir mahkeme... Delil nerede?..
Ve bu mahkemedeki dava, bir “darbe davası”.
Görülüyor ki, hakaret davası açmaktan daha kolay hale gelmiş, darbe davası açmak. (...)
Rahmetli Hukuk Profesörü Faruk Erem’in bir sözü var. Diyor ki:
“Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar.”
Söz bu ama, siz bu sözü şu hale getirdiniz:
“İnsanı kazıyın, altından suç çıkar.”
Suçla hiçbir ilgisi olmayanları şüpheli sayıp, suçlu haline getirmeye çalışıyorsunuz.
Sayın Başkan bu dava çökmüştür.
Biraz daha uzatırsanız sizin üzerinize çökecektir.
Artık siz tartışma konusu haline geldiniz. Sizler yargılanıyorsunuz.
Ergenekon Terör Örgütü diye bir şey yok. Bunu siz saptadınız. Böyle bir örgüt yok. 2009 yılının ocak ayında siz böyle bir örgüt yok diye karar aldınız.
Öyleyse nasıl oluyor da biz bu var olmayan örgütün üyesi oluyoruz?

TUNCAY ÖZKAN
Benim suçum ne?
-Televizyona demişim ki: “Abdullah Öcalan’ı kullanmalıyız.”
Bu bir delilmiş. PKK’yı yönlendirmeye teşebbüs demekmiş.
Ben hâlâ aynı görüşteyim. Ama şimdi devlet aynı şeyi yapmıyor mu? Abdullah Öcalan’la çeşitli şekillerde temas etmiyor mu? Benim öyle demem suç deliliyse, devlet yetkililerinin yaptığı ne?
-Kuvvet komutanlarını tanıyormuşum.
Ben 1980’den beri iş başında bulunan tüm kuvvet komutanlarını da tanıyorum, başbakanları da, cumhurbaşkanlarını da... Bu suç mu?.. Ben gazeteciyim, bu benim işimin gereği değil mi?
-CHP’yi ele geçirmek istiyormuşum. Böyle bir şey olamaz. Çünkü ben CHP üyesi değilim. Ama üye olsaydım da, CHP’de bir mevkie aday olup oraya geçmek isteseydim, bu suç olur mu?
-Sayın savcı, benim cebir ve şiddet yoluyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevini yamasını önleyeceğime, hükümeti yıkacağıma dair bir delil var mı?.. Varsa söyleyin sayın savcı...
-Telefon dinlemişler. Bana biri diyor ki, mitingimizi yayınlar mısınız?.. Ben tamam diyorum. Televizyoncuyum ben o sırada, televizyon sahibiyim. Bundan daha doğal bir şey olur mu?.. Bu suç mu?
-Beni suçlu bulacak hiçbir deliliniz olmadığı halde, beni burada tutmaya devam ediyorsunuz. Devam edin. Hiç bırakmayın.
Ama o takdirde bu davanın bir siyasi dava olduğuna karar verin, bunu ilan edin...
Yok, hukuk var diyorsanız, bu dava hukuka uygundur diyorsanız, o zaman bana suçumu söyleyin. Henüz suçumun ne olduğuna karar verememişseniz, beni yargılamaya devam etmek istiyorsanız, tutuksuz yargılayın. Talebim bu...

MUSTAFA ÖZBEK
“Ben sendikacıyım. 38 yıl başkanlık yaptım, 1985 yılından beri devletin koruması altındaydım. Her gün her hareketimin şahidi var. Bir örgüt varsa, ben de bunun üyesiysem, bunun delili bulunamaz mı?..

Öyle bir delil hâlâ ortada yok.
Bu örgüt varsa, başkanı nerede, yöneticileri nerede? Onlar yok.
Ama ben 22 aydır buradayım.

Hâlâ bekliyorum. Suçumun ne olduğunu anlamak istiyorum. Yeter artık. (...)
“Bizi niye bırakmıyorsunuz?.. Mahkeme Başkanı 10 aydır, tahliyeden yana oy kullanıyor. İki hâkim reddediyor. Böyle şey olur mu? 10 aydır olur mu?
Türk hukukuna milletin itimadını sarsmayın.
Şunu görüyorum (mahkeme heyetini işaret ederek) üçünüz de bundan rahatsızsınız.
Benim babam 13 yıl bu memlekette askerlik yaptı...
(Mustafa Özbek, bunu söylerken sesi daha da heyecanlı hale gelmişti. Başkan onu ‘sakin olmaya’ davet etti... Özbek cevap verdi:)
Ne yapayım işte, heyecanlanıyorum. Şekerim düşüyor, konuşarak, hiç olmazsa deşarj oluyoruz.”
Şüphe varmış... Şüphenin bile bir delili olur. Var mı böyle bir şey...
Olmadığına göre bırakın gidelim.
Ama derseniz ki, bu kışı da burada geçireceksiniz, bunun sonu ne olur?
Koğuşlar soğuk... Yatılmıyor.
Yatacaksak, suçumuzu söyleyin. Suçumun delilini söyleyin. Bizden delil aramayın. Bizde ne var ki, ne öğreneceksiniz?
Sizden adalet istiyorum. Lütfen sayın başkan, başkanlığınızı yapın...”