Akıl almaz bir gerekçe

Gayrimüslim-</br>lere tavır alanlar 'Onlar da 1918'de memleket işgal edildi diye bayram etmişti' diyor. Bunun akla mantığa sığar bir yanı var mı?..

Türkiye'de 'anasır-ı hıristiyaniye'ye şüpheyle bakmanın nedeni kaldı mı?

"Ama onlar da bize az mı yaptılar? Unutmayalım mütareke döneminde olup bitenleri... Memleket işgal edildi diye bayram edenleri... O dönemin Türkiyesi'ndeki Rumları, Ermenileri..."
Bu, ülkemizdeki gayrimüslimlere karşı tavır alanların, gerekçe olarak kullandıkları bir argümandır.
***
Tabii, şu doğru: 20'nci yüzyılın çokuluslu imparatorluklarının dağılması sürecini başlatan millileşme hareketleri, Osmanlı İmparatorluğu'nda daha 19'uncu yüzyıldan itibaren kendini göstermişti.
Dış güçlerin de etkisiyle, önce Hıristiyan kesimlerde başlayan ayaklanmalar gelişmişti. İmparatorluğun toprak kayıplarına yol açmıştı. O topraklarda, yeni milli devletler kurulmuştu.
Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan halkın bir kesimi, o yeni kurulan devletlerin halkıyla ilişkiliydi... En azından anadilleri aynıydı. Bu gelişmelerden onlar da etkileniyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun içindeki çeşitli unsurlar gibi...
Mütareke dönemine bu şartlar altında girildi...
***
O dönemin gerçekleri de belli:
1918 Ekimi'ndeki Mondros Mütareke'siyle, ülkenin büyük kısmı yabancıların işgali altına girmiş... Bu işgal, ülkedeki gayrimüslim (Müslüman olmayan) azınlıkların bir kısmı tarafından desteklenmiş... Veya en azından benimsenmiş...
İzmir'deki ve civarındaki Rumlardan, karaya çıkan Yunan askerlerini coşkulu alkışlarla karşılayanlar az değil... İstanbul'da Beyoğlu Caddesi'ne Yunan bayrakları asılmış... Ermeni grupları, savaş galibi ülkelerden, isteklerinin gerçekleşmesini bekler hale gelmiş...
O günleri yaşayan yakınlarım, ben gençken hayattaydılar. Gördüklerini, işittiklerini anlatırlardı.
Durumun Türkler için ne kadar kötü olduğu, o anlatımlardan da belliydi. Ama bunu görmek için anlatım dinlemeye de gerek yoktu. İstanbul'un, İzmir'in o yıllardaki fotoğraflarına bakmak da yeterliydi.
Atatürk de zaten, 'Nutuk'un 'manzara-ı umumiye' girişiyle başladığı bölümünde o yılların 'genel görünüş'ünü anlatırken, İngiliz, Fransız ve İtalyanların işgal sırasında yaptıklarıyla birlikte, 'anasır-ı hıristiyaniye' (hıristiyan unsurlar) başlığı altında, Rum ve Ermeni kaynaklı hareketlere de yer verir.
Şimdi de o durumu hatırlatan filmler var. İzleyenleri de çok. Birini, geçenlerde gördüm. Adı 'Son Osmanlı'ydı. Filmin kahramanı 'Yandım Ali' (Kenan İmirzalıoğlu), o zamanın İstanbul'undaki işgal kuvvetleriyle, onların -bazısı gayrimüslim, bazısı Müslüman olan- işbirlikçilerine haddini bildiriyordu. Bazısına silah atarak, bazısını tokatlayarak işlerini bitiriyordu.
Sürükleyici bir filmdi. Seyredenler, Ali'nin mücadelelerini izlerken, o dönemde olup bitenleri düşünebiliyorlardı.
***
Bütün bu olan-bitenin, Kurtuluş Savaşı'nı izleyen dönemi etkilememesi, herhalde mümkün değildi.
Lozan Barış Konferansı'na katılan İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti bu konuda çok duyarlıydı. Osmanlı toraklarında yaşayan yabancı uyruklularla birlikte Osmanlı uyruklu olup da 'anasır-ı hıristiyaniye'ye mensup olanların Türkiye toprakları içindeki varlığını ve etkisini azaltmak istiyordu.
Bunun Rumlarla ilgili en kestirme çaresi, 'mübadele'ydi.
Yani, Türkiye'deki Türk vatandaşı Rumlar, Yunanistan'a geçsin. Yunan vatandaşı olsun. Yunanistan'daki Yunan vatandaşı Türkler, Türkiye'ye geçsin, Türk vatandaşı olsun...
İki grubun da malları mülkleri karşılıklı olarak tasfiye edilsin. Tasfiye sonrasındaki hakları korunsun. Yani, o mallarının karşılığını alabilsinler. Ama iki tarafın da artık, öteki ülkeyle bir ilişkisi kalmasın...
Bu, 'karşılıklılık' ilkesi gözetilerek yapılacak bir 'zorunlu göç' uygulamasıydı.
Balkan savaşları sırasında bunu, Balkan ülkeleri önce Türkiye'ye karşı, sonra da birbirlerine karşı, 'fiilen' uygulamışlardı. Başta Türkler olmak üzere, yüz binlerce insanı yerlerinden yurtlarından ayrılmaya zorlamışlardı.
Türkiye de artık, yıllarca süren bir savaşın gerçeklerini, Lozan'daki müzakere masasında, 'karşılıklılık' esasına dayalı bir hukuki çözüme bağlamak istiyordu.
***
Savaş sonucunun gerçekleri şöyleydi:
İstanbul dışındaki Rumların büyük kısmı, destek verdikleri Yunan kuvvetlerinin yenilmesinden sonra, Anadolu topraklarının işgalden kurtarılması sırasında Türkiye'den ayrılmışlardı. Veya ayrılmak zorunda kalmışlardı. Gemilerle ve diğer yollarla Yunanistan'a geçmişlerdi.
Türkiye'den henüz ayrılmamış olan Rumların bir kısmı 'savaş esiri' veya 'rehine' durumundaydı. Geri kalanlarına ise yeniden kurulan Türk yönetimlerince şüpheyle bakılıyordu.
Yunanlıların elinde de, sayıları çok az olmakla beraber Türk esirler ve rehineler vardı. Ayrıca, ülkenin bazı yerlerinde Balkan savaşlarında 'zorunlu göç'ten kurtulmuş -artık Yunan uyruklu- Türkler vardı.
Lozan'daki savaş galibi ülkeler bu durumu da göz önünde tutarak bir orta formül geliştirdiler. Buna göre, iki ülke arasında 'mübadele' olacaktı. Ama bu mübadelenin iki istisnası olacaktı.
Türkiye'de, İstanbul ili içinde yerleşmiş olan Rumlar, Türk vatandaşı olmaya ve İstanbul'da kalmaya devam edeceklerdi.
Yunanistan'ın Batı Trakya'sında yaşayan Türkler de Yunan vatandaşı olmaya ve orada oturmaya devam edeceklerdi.
İki tarafa azınlık statüsü verilecekti. Kendi dinleri, dilleri, eğitim kurumları açısından belirli haklarına dokunulmayacaktı.
Bu haklar, sadece İstanbul'daki Yunanlılara değil, Türkiye'de yaşayan Ermeniler dahil tüm 'gayrimüslim' azınlıklara tanınacaktı.
Ayrıntılarla ilgili uzun müzakerelerden sonra, bu formül kabul edildi. 19 maddelik bir 'nüfus mübadelesi anlaşması', Lozan'da imzalanan diğer anlaşmalar gibi, yürürlüğe girip uygulandı.
***
Tabii, o 'büyük mübadele'den çıkan sorunların çözümü kolay olmadı. Mübadele komisyonları yıllarca çalıştı. O arada, Türkiye'yle Yunanistan arasındaki ilişkiler, iki taraftaki devlet adamlarının attığı adımlarla düzeldi. Geliştirildi.
Türkiye'de 'mütareke dönemi'nin anılarının yerini yavaş yavaş, daha iyi anılar almaya başladı.
Olumsuzluklar, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Kıbrıs sorunuyla ortaya çıktı.
Tatsız olaylar oldu. Bazısının sorumluluğu (6-7 Eylül olayı gibi) Türk tarafında, bazısının sorumluluğu (1963 ve 1964'teki Kıbrıs olayları gibi) Yunan tarafındadır. O gelişmelerin sonucu olarak, mübadeleden sonra İstanbul'da kalan Rumların büyük bir kısmı daha Yunanistan'a göç etti.
***
Evet, geçmişteki durum bu.
Gelelim bugüne... Bugünün, 1918 yılına ve o yılı izleyen yıllara benzetilebilecek neresi var?
Türkiye, o günkü gibi bir savaştan mağlup olarak çıkmış ve yabancı kuvvetlerce işgal edilmiş bir halde midir?
(Bazen bu soruya, ABD'yle ve AB'yle ilişkilerimizi, IMF'ye borçlarımızı, NATO üyeliğimizi öne sürerek 'Evet' yanıtı verenlere de rastlayabilirsiniz. Eğer vaktiniz varsa, öyle bir tartışmaya da girebilirsiniz. Ama konumuz içinde kalalım.)
Ayrıca: Ülkemizin bugünkü nüfusu 72 milyon civarında. İçindeki -Atatürk'ün deyimiyle- 'anasır-ı hıristiyaniye' nüfusunun ise -3 bini Rum olmak üzere- 70 bini bile bulmadığı tahmin ediliyor.
Büyük kısmı nesiller boyunca Türkiye'de yaşamış, hepimiz kadar Türkiye'yi tanıyan, Türkçe konuşan, sadece dinleri ve etnik kökenleri değişik olan o insanlara, 1918 şartlarını hatırlayarak, şüphe ile bakmanın akla, mantığa sığar yanı var mı?
Bundan 90 yıl önceki savaşlar yüzünden karşı karşıya gelmiş olan toplulukların yeni nesillerine şüpheyle bakmak kural haline gelseydi, bugün Avrupa Birliği ülkelerinin çoğundaki azınlıkların, çoğunluklarla birlikte yaşamaları kolay olmazdı.
Oysa, bugünkü Avrupa Birliği'nin çekirdeğini oluşturan ülkeler, Birinci Dünya Savaşı bir yana, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki azınlık-çoğunluk mücadelelerinin tahribatını bile, savaşın bitişinin hemen sonrasında aşmaya başlamışlardır.
70 küsur milyonluk bir Türkiye... Ve onun binde biri kadar 'anasır-ı hıristiyaniye'...
Türkiye, Rum'u, Ermeni'si, Süryani'si, Keldani'siyle o 'anasır'a, şüpheyle değil, sevgiyle bakmaya alışmalıdır.
Bundan kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğini, gelemeyeceğini bilmelidir.
'Yandım Ali'lere, 1918-1922 arasında ihtiyaç duymuş olabiliriz.
Bugün onlar artık, sadece o yıllara ait film kahramanları olarak kalmalıdır.