Asıl 'darbeci'ler kimler?..

Kemal Kılıçdaroğlu haklıdır. Ortada 'darbecilik' eğiliminin gerçekten çok tehlikeli örnekleri var. Ama bunların asıl sorumluları bugünkü iktidarın yöneticileridir.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, basın mensuplarına yönelik son operasyonları “darbe” diye niteledi. Haklıdır. Zaman gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Samanyolu Medya Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve aynı yayın organının bir kısım çalışanına geçen pazar sabahından başlayarak uygulanan gözaltına alma eylemleri, ülkemizdeki basın özgürlüğüne indirilmiş ağır bir darbedir.

Bundan altı-yedi yıl öncesinde Cumhuriyet gazetesi mensubu gazetecilere, yazarlara yönelik operasyonlar da öyleydi. Onlar da basın özgürlüğüne indirilmiş darbelerdi. Rahmetli İlhan Selçuk’un bir sabah vakti saat 4’te evine baskın yapılarak gözaltına alınması... Mustafa Balbay’a uygulanan ve tutuklanıp beş yıl süreyle cezaevinde kalmasıyla sürdürülen “fiili cezalandırma” da öyle...

Oda TV soruşturması sırasında tutuklanıp yıllarca içeride tutulan basın mensuplarına uygulanan metotlar da öyleydi... Soner Yalçın’a, Ahmet Şık’a, Nedim Şener’e, Doğan Yurdakul’a, Müyesser Yıldız’a, Profesör Yalçın Küçük’e, Barış Terkoğlu’na, Barış Pehlivan’a reva görülen tutuklama uygulamaları da.

Ergenekon davasında, gazete veya kitap yazarı, gazeteci, televizyoncu, televizyon veya gazete sahibi olarak yargılanan sanıklar, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal, Merdan Yanardağ, Doğu Perinçek, Hikmet Çiçek de, aynı şekilde ‘fiili ceza’lara uğratıldılar.

Gözaltına alınıp tutuklanmayanlar arasında da o süreçte yaşadıklarından sonra sağlık durumları kötüleşip aramızdan ayrılanlar vardı. İlhan Selçuk ve Profesör Türkân Saylan onlar arasındaydı.

Ergenekon davaları ile başlayıp dallanıp budaklanarak yıllar süren daha birçok davada gadre uğrayanların isimleri saymakla bitmez...

Ayrıca, bir de KCK soruşturmaları ve davaları var... O soruşturma ve davalarda da onlarca gazeteci yazar hakkında tutuklama kararı alındı. Yargılandılar. Uzun süre hapiste kaldılar... Onlara uygulanan işlemlerin büyük kısmı da basın özgürlüğüne darbe niteliğindeydi...

***

Evet, ‘darbe’ sözü, bugünkü iktidarın sözcülerinin, bütün o soruşturmaların ve davaların ortak gerekçesi olarak öne sürdükleri bir iddianın ifadesiydi...

O iddianın dayanaksız olduğu daha sonra ortaya çıktı. Cezaevlerinde haksız yere yatanların tutuklulukları, Anayasa Mahkemesi kararlarının sonucu olan mahkeme kararlarıyla sona erdi. Ama neden sonra?..

Yüzlerce ve binlerce insanın, aylarca ve yıllarca haksız yere hapis yatmasından sonra... Aile fertleriyle birlikte, büyük sıkıntılar içine düşmesinden sonra... Bazılarının işlerini, mesleklerini, bazılarının hayatlarını kaybetmesinden sonra...

Bugünkü iktidar liderlerinin çok sevdiği Osmanlıca’dan bir deyişle...

“Bâde harab-ül Basra.”

Türkçesiyle:

“Basra harab olduktan sonra...”

***

Sonrasına gelelim. Bu darbe iddialarının dayanaksızlığı, arkada bıraktıkları tahribattan sonra, önyargısı olmayan herkes tarafından anlaşıldı. Ama iktidarın sözcüleri artık o darbe sözcüğünü kullanmaya o kadar alışmışlardı ki, o sözcüğü hiç bırakmadılar.

Hükümete yönelik herhangi bir eleştiri eğer canlarını sıkıyorsa, bunu ‘darbe teşebbüsü’ ve o eleştiriyi yapanları ‘darbeci’ diye suçlamaya devam ettiler. O eleştiri, hele herhangi bir protesto gösterisine vesile olmuşsa, bunu da, o ‘teşebbüs’ün ‘uygulama’ aşamasına geldiğinin kanıtı olarak göstermeye kalktılar.

Gezi olayları sırasındaki ve sonrasındaki demeçleri, o marifetlerini nerelere kadar götürdüklerinin örnekleriyle doludur. Demokrasilerin ‘olmazsa olmaz’larından olan toplantı ve gösteri özgürlüğünü anayasal çerçevesine uygun olarak kullananları, ‘darbe örgütü’nün elemanları olarak ilan etmeyi adet edindiler.

Onunla da kalmadılar. O göstericiler hakkında hiçbir kanıtı olmayan hayali suçlamalar icat ettiler. Bunları, gerçek dışı oldukları hemen ortaya çıktığı halde, yani yalan olduklarını bile bile, anlatmaya devam ettiler.

Aslında ‘darbe’ sözüyle, eğer Türk Ceza Kanunu’nda yazılı olduğu gibi ‘cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını –kısmen veya tamamen- engellemeye teşebbüs etmek’ kastediliyorsa, o ‘teşebbüs’ suçunun oluşması için belirli koşulların var olması gerekir. Bunların en önemlisi de, o suçun şüphelilerinin, o suçu işlemek için elverişli vasıtalara sahip olmalarıdır.

İstanbul’daki gezi olaylarına katılanların, o vasıtalara sahip olmaları mümkün müydü? O suçun, (‘hükümeti ortadan kaldırmaya veya engellemeye teşebbüs’ suçunun) İstanbul’da Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı önündeki zemine oturup gösteri yapmakla gerçekleştirilemeyeceği belliydi.

Gezi gösterilerinin daha sonraki günlerinde polisin orantısız müdahalesinin etkisiyle tırmanan gösterilerdeki durum da öyleydi. Bazı göstericilerin ellerine taş ve sopa almaları, o ‘darbeye teşebbüs’ imkânını elde etmelerine elbette yetmezdi.

Taşla, sopayla, başka araçlarla insanlara, binalara, eşyaya zarar vermek, elbette Türk Ceza Kanunu’a göre, belirli cezaları gerektiren suçlardandır. Ama o suçlardan hiçbiri, Türk Ceza Kanunu’nun ‘darbe’yle ilgili maddelerine girmez. Başka maddelerine girer. Şüpheliler hakkında açılan davalar da o maddelere göre açılır.

Ceza kanunumuzda her suç için olduğu gibi, toplumsal olaylarda işlenebilecek suçlar için de, yeterli cezalar var. Kamu mallarına zarar vermekten, başkalarına şiddet uygulamaya, ulaşım araçlarının hareket etmesini önlemeye, başkasının hayatını tehlike altına sokmaya kadar...

Ancak hiçbir demokratik ülkede, şehrin bir meydanında toplanıp gösteri özgürlüklerini kullananlar, bizdekine benzer ‘darbe suçlamaları’yla karşı karşıya kalmaz. Polisin müdahalelerine karşı, belirttiğimiz diğer suçları işledikleri sabit olsa bile, ciddi ve kesin kanıt olmaksızın, ‘darbeye teşebbüs’ ettiler diye mahkeme önüne çıkarılamaz.

Bizde ise, işte, son örneği dün yaşandı. Beşiktaş’ın 35 taraftarı, gezi olayları sırasında hükümete karşı protesto eylemi yaptıkları için, ‘hükümeti devirmeye teşebbüs ettiler’ suçundan yargılandılar. Haklarında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.

İçlerinden birinin mahkemedeki ifadesi ilginçti. Dedi ki:

“Bizim öyle bir gücümüz olsaydı Beşiktaş’ı şampiyon yapardık.”

***

Evet, artık tam bir saçmalıklar kumkuması haline gelmiş olan bu ‘darbe’ iddialarının gülünecek yanları da çok. Ama bunları ciddiye alıp komplo teorileri üretmeye devam edenler de hâlâ eksik değil. O ‘üretici’lerin büyük kısmı da iktidar kadrolarında...

Ve o üretilen teorilerle, insanları ‘darbecidir’, ‘darbe yapacak’ diye gözaltına almak, hapse sokmak, iftiralar karşısında bırakmak, bugünkü iktidarın 6-7 yıldan beri, hem ‘siyaseten’, hem de ‘hukuken’ sorumlusu olduğu fiillerdir. Asıl o fiillerdir ki, basın özgürlüğü başta olmak üzere, yargı bağımsızlığı dahil, kuvvetler ayrılığı dahil, demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ ilkelerine ‘darbe’ oluşturuyor.